Deli Mavi


Maviydi benim adım. Deli MAVİ. Beethoven’in dokuzuncu senfonisiRenk körlüğü yaşıyordum, gaflet içinde. Her şey gibi tükeniyordum ben de. Bazen unutuluyordum bir köşede, bazen baş tacı ediliyordum.

Lacivert diyorlardı zaman zaman,   karanlıklarda susuyordum. Çivit mavisi oluyor, sufilerle takılıyordum.  İndigo mavisi oluyor,  en çok yaz mevsimine yakışıyordum. Okyanus mavisine dönüp göz kamaştırıyordum. Özgürlüğün rengiydim, sonsuzluğun, gökyüzünün. Picasso, melankolik halini tanımlıyordu benimle. İngilizcede “blues” hüzünlü olmak anlamına geliyordu.  Müziğin rengini görüyor, rengin müziğini duyuyordum. Rengin ve ritmin büyülü dünyasından mor bir hüzne doğru evriliyordum.

O gece hava berbattı, kar ve yağmur birlikte yağıyordu. Aklıma eskilerden karmaşık melodiler takılıyordu. Gitgide daha seyrek görüşür olmuştuk onunla, sonunda tamamen uzaklaşmıştık. Aslında o beni çoktan silmişti ama ben anlayamamıştım. Kendimi sıfırlayana kadar bekledim. Öyle bir noktaya gelmiştim ki sonunda hiçbir konu üzerine yoğunlaşamıyordum. Soluğum kesiliyordu, bunalıyor, sıkılıyordum. Yaşamla ölüm arasında bir dönemeçteydim. Kendime çeki düzen vermeye çalışıyor ama hâkim olamıyordum, dizlerim titriyordu. Vücudum, çektiğim acılardan bitkin düşmüştü. Oracıkta ölmek istiyordum. Temiz havaya fırladım, soğuğun yüzümü ürperten dalgasıyla kendime geldim. Damlalar son hızla yüzüme vuruyordu. Kendi kendimden saklanmak istiyordum. Rıhtımın korkuluklarına dayandım. Karar verilmişti. Atladım, arkama bile bakmadan var gücümle yürümeye başladım. Bütün sezgilerim baştan sona haklıydı. Her şey çok tuhaf geliyordu gözüme.  Duygularımın karmaşıklığından serseme dönmüştüm. Gururum öylesine incinmişti ki Siyah’a bakıyordum gözümü kırpmadan. Tüm sorumluluklarımdan kurtulmak istiyordum. Kulaklarımı sağır eden sesler ve beynimi yağmalayan imgelerle haykırıyordum. Kendi kendime diyordum ki;’’ Geçti, geçti, bitti’’ Bariyerlerde meraklı bir kalabalık toplanmıştı. Her şey çok silikti. Işık giderek azalıyordu bu ölümcül saniyelerde. Her şey hareketsizleşiyordu. Çarmıha gerilmiş gibiydi bedenim. Sanki sonsuzluğa çakılmıştım. Bitti sanıyordum, bitmiyordu. Karanlığın içinde birden ışığın, Beyaz’ın sesini duydum. ‘’Geri gel’ ’diyordu,‘’ uzaklaşma’’. ‘’Hey! Yaşıyorum, buradayım’’ demek istiyordum karşı kıyılardan, sesim çıkmıyordu. Kendime geldiğimde bir hastane odasındaydım. İçinde bulunduğum durumu değerlendirmeye çalışıyordum. ‘’Bütün gece yanımda mıydın?’’ dedim Beyaz’a. ‘’Evet, bir uçan halıda, cam bir fanusta getirdim seni,  düşürmeden, kırmadan, bir kızıl gonca gibi,  uzaklardan geldin, şimdi uyu, dinlen biraz’’ Parmenides’in karşıtlıkları çalışıp duruyordu; Aydınlık-karanlık, hafiflik-ağırlık, incelik-kabalık, sıcak-soğuk, varlık-yokluk

Tüm bu çoklukta aslında bir siyah, bir beyaz vardı. Vivaldi’nin dört mevsimi durmadan akıyordu ardı ardına. Her dönem yeni bir döneme karışıyor, haller değişiyor, telvinden temkine yolculuk başlıyor, renkler kayboluyordu.  Güneş saklansa da hiç terk etmiyordu beni. Altın sarısı ışıkları parlıyordu içimde. Mevlevi dervişleri odada dönmeye başlamadan önce, üzerlerindeki siyah pelerinleri çıkarıp atarak, gerçeği, yeniden doğuşu simgeleyen beyaz giysileriyle göründü, semaya başladılar. Yeniden doğuyordum. BEYAZ, tüm masumiyetiyle gülümsüyordu. 


Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

Gülgün Bilgiç

Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisiyim. Yazmak anlamın melodisi, edebiyat bitmeyen senfoni... Dileğim çığlıklara tercüman olmak, şeffaf bir aralıkta yüreklere dokunabilmek...

22 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Muhteşem !
    Yazmayı sevmek , kendi içinde biryerlerde plansız yolculuklara çıkmak gibi ve kalemin yolculuğu kelamın dilinden anlayan için kıymetli …
    Emeğinize sağlık …
    Sevgiler ..

Send this to a friend