Kelimelerin Rengi


Bugün kapadım kulaklarımı, bin yıllık sesinin yankılandığı sokaklara. Duvardaki çiçekli takvim gittiğin günün akşamına çivilenmiş gibi öylece kalakaldı. Yüzüme güz ağaçlarının sarılığı mı düştü, göremedim.

Ve bir sabah alnımdaki terin soğukluğuyla uyandığımda; yazdıklarım, okuduklarım, çizdiklerim, her gün gördüğüm yüzler, içi dolu cümleler… Bunların hepsi bana anlamsız geldi. Penceresiz evlere sığındım. Bir ağacın gölgesine astım, silkelenmekten yıpranmış yakasız gömleğimi. Sebepsiz yere dönüp dolaştım, gökyüzüne açılacak bir kapı bulmak için. Bağdaş kurmuş anılarda uyukladım. Yağmur suları uyandırdı beni, kör bir sincabın oyduğu ağaç kovuğunda.

Yorgunum ama takvimlere küsmedim dönersin diye. Aynalardan sıyrılıp sokağında buldum kendimi. Işıklı perdeleri kucaklıyordu tedirgin yüzün. Bir incir ağacının altında baktım, beyhude geçen günleri yüzümde acı acı gülümseten fotoğraflarına. Şiirler yazdım gülüşündeki duruluğa. Binlerce kez saçlarını ördüm hiç dokunmadan. Bakışlarını çizdim bir kâğıda. Günleri aralayacak bir ayraç yaptım sana yazılmış kelimelerden. Kimseleri tanımadığım kalabalıklarda aradım seni. Yoktun. Sana yazdığım cümlelerin serinliğinde uyukladım. Ben uyuyunca çıkıyorsun gökyüzüne açılan merdivenlerden. Soluğunu yakalıyorum, basıp gittiğin reyhan yapraklarının çizgilerinde. Gökyüzü dudaklarının kızıllığına imreniyor. Kuşlar uçuşuyor baktığın uzak kentlerin saat kulelerinden. Bulutlar merhamet ediyor yeryüzüne, ellerini görünce. Ellerin ki parmak uçlarında bahar güneşinin uykusunu yer edinir. Ve tadamadım o uykunun damakta bıraktığı ekşi elma tadını. Bu yüzdendir ki içimde yabancılaşmış duyguları rutubet kaplıyor. Oysa dokunsan göğüme bir pencere açılacak.

Adının geçtiği bir takvim yaprağını iliştirdim saksıdaki fesleğenlere. Her birini adınla suladım. Sarardılar güneşin uğultulu soluğunda. Göremedin ki kokunda yeşerecek güzellikleri. Göremedim ki kokunda yeşerecek güzellikleri.

Su topladı anılarım, yanaklarına gövde olmuş çizgili dudaklarına mana yüklemekten. Gecenin serinliğine düşüyor çiy tanesi ellerin. Titreşen bir sonsuzluğa uzanıyoruz. Taşlar sekiyor düşlerimizin açık sularında.

Kabaran bulutlar altında ezilmiş ölü bir kedinin göğsünde yeşeren buğday tanesini sularken gördüm bir çocuğu. Korktu, sokak lambalarını aşındıran ayak seslerini duyunca. Gölgemi geceye ilikleyip kaldırımlarda oturdum. Bir karıncanın çekirdek tanesini çekiştirmesini izledim. Bahçelerdeki yeşil duvarlardan taşan kalabalıkta buldum yalnızlığımı. Yavrusunu taşıyan bir köpeği selamladım ayaklanarak. Bu gece de dilek tutabileceğim bir yıldıza rastlayamadım. Gökyüzü tıpkı ellerim gibi bomboştu.

Kabuk bağlamış bir hikâyenin ortasında bıraktın beni. Nerdesin ey gülüşünde susuzluğa su taşıyan çocuk tedirginliği.

Artık kollarımı göğsümde birleştirip günlerin bayatlığını tatmaktan başka ne yapabilirim? Zaman zaten hayattaki çaresizliği yüzümüze vurup çizmekten ibaret değil miydi?

Kötü şiirler yazan bir şairin defterindeki en güzel şiiri okumaktı, sana rastlamak. Kelimelerin kanatları olsa rengini senden alırlardı. Benim kelimelerim ise buruş buruş, körpe bir dal gibi kırılmak üzere.


Like it? Share with your friends!

Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

4 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir