Kulak ile Dudak


Bir eşyamızı kaybettiğimizde nasıl da ararız yana yakıla. Düşünür dururuz, geçmişi hatırlamaya çalışırız, yoğunlaşırız. Aramalarımız sonuç vermezse ne kadar üzülürüz, maddi değeri oranında içimiz yanar. Manevi değerler maddi değerlerden daha yüksektir çoğu zaman. Kaybedilen eşyaya üzüldüğümüz kadar, kaybediyor olduğumuz yaşamlarımıza üzülüyor muyuz?

Yaşınız kaç olursa olsun kaybediyorsunuz. Bu satırları okurken bile an be an kaybediyorsunuz. Zaman hızla akıp gidiyor değil mi? Geri gelmemek üzere, elveda bile demeden, keskin giyotinlerin altında çembere konmuş başlar gibi bekliyoruz. Ve geçmişe bakıyoruz, iki üç saniye sonrasının endişesinde geçmişimize ağlıyoruz.

Yaşayamaz olsaydık beynimizin sağ üst lobunun santra noktasında. Topu bilinçli olarak kornere atabilseydik, zaman kazanmak babında. Kırmızı kartla dışarı atsalardı bizi de geçmiş zaman maçlarında penaltı kurtarmalıyım diye olduğumuz yerde donup kalmasaydık. Ele güne madara olmasaydık.

Yaşadığımız her saniyenin bilmem kaçta kaçını ayırmasaydık geçmişe ve keşkelere. Enerjimizin en milimetrik pılını pırtısını bile koyabilseydik bugüne. Bugün çok güzel, bugün çok verimli, bugün… Bugün var ya bugün.

Kimilerinin umurunda değil, vur patlasın çal oynasın. Kimileri şimdiki zamana o kadar geçmiş durumda ki, koparamazsınız gelecekten geçmişe durul durul işleyen matkap acısı tadında, üzerine mayonez yerine hıçkırıklarımızı mı koyduk yoksa.

Gel güzelim, geçmiş ile uğraşmayalım, bakalım şimdiki halimize, ne kadar yansak da geçmişe, aradığımızı bulamayız, kaybettik bir kere. Belki bilinçli, belki yanlışlıkla ama yine de kayıp eşyalar bürosunun yılda bir kere yaptığı açık artırmaya gitmeye değmez mi diyorsun şimdi değil mi? Değmez, değmez elbette. Son sözümüzü söyledik nasıl olsa. Tarihin kayıtlarına geçti altın harflerle. Yıllar sonra gezegenler arası kapsül yolculuklarında radyo programlarına konu olacaksınız nasıl olsa. Tarihteki bir kişi olacaksınız. Geçmişine en çok pişman olmuş şahsiyet olarak.

Keşkeler ile keşke yaşamasaydık. Keşke öğretmeselerdi bize keşke demenin ne olduğunu. Düşünmeyebilseydik geçmişi, karşılaştırmalı dilbilgisi derslerimizden sınıfta kalsaydık. Geçmiş zaman kavramını anlayamaz bir başkalıkta hissediyorum nedense.

Pamuk ipliğine kaynaklı halatlar koptu sanki geçmiş ile aramdaki. Güle güle. Ya da boynum mu tutuldu demeliyim, çevirip bakamıyorum arkama artık. Önüme de bakmayacağım, kafamı eğmeyeceğim, eğilmiyor zaten, boynum tutuldu dedim ya.

Dümdüz bakıyorum artık, robot misali değil ama, dümdüz, ileriye, bugünün iki adım ilerisine. Adım adım görüş mesafemiz de artacak, kalkacak o sisli, puslu karamsar bulutlar, geçmişin kokusu geçemeyecek önümüze, korkusu mu deseydik yoksa? Önüm arkam sağım solum sobe, arkamdakilerin hepsi ebe.

Donuk bakışlar ile yıllardan beri aynı çatı altında çalıştığımız birisi yanınızdan geçtiğinde ona karşı yapmacık ta olsa küçücük bir gülümsemeniz ne kadar zor gelecektir ilk başlarda. Hele onun da size aynı yapmacık haliyle gülücük atması. Bugün herkesin yüzüne gözüne bakmalı ve gülümsemeliyim. Konuşmaya takatiniz kalmamış olsa da fırçalanmamış dişlerimi gösterebilirim herhalde.

Üşüyorum, hem de çok üşüyorum…

O kadar fazla sıkmışız ki kendimizi. O kadar fazla kasmışız, kasılmışız ki. Etlerimiz, kemiklerimiz hepsi birbirine geçmiş halde üşüyorlar. Tir tir titriyorlar, sıcacık bir el bekliyorlar, ayağa kaldırmak için büzüştüğü yerden. Ya da sıcacık bir ses, boyun tutulmamızı güzelce ovalayabilecek bir ses bekliyorlar. İster en yakınımızdan olsun, ister ruhumuzun derinliklerinde en çetin komando savaşlarını vermekten yorulmuş küçücük savunmasız içimizdeki bizden.

Kolay değil elbet, insan en mutlu zamanlarında, en huzurlu zamanlarında bırakmak ister kendini. İçindeki kafesleri azıcık olsun açmaya, aralamaya çalışır. Oradan artık ne çıkarsa. Kimininkinden çağlayanlar gibi gözyaşı boşalır, kimininkinden yedi kat gökleri sızlatan kahkaha.

Ben nerden bilebilirim ki senden ne çıkacağını? Daha önce yaşamadın mı? Aralayamadın mı? Hep içinde biriktiriyorsun sen de benim gibi demek ki. Çok kötü, çok zor gerçekten. Bir an evvel kan vermen lazım, kanını canını vermen lazım. Araman, bulman lazım, kimin ile kanamalı birliktelikler yaşayacaksın?

Kanka demiyorum yanlış anlama, kanma ama sakın kanamalı gözyaşlarına. Timsah göremedim şimdiye kadar ama timsah gözyaşları denen şeyi çok kez duydu bu kulaklar. Kulakların gıdası nedir?  Kulaklar dudaklardan çıkan iki çift güzel söze mi muhtaç?

Kulak ile dudak…

Dünyanın en büyük aşkı bu olsa gerek…


Like it? Share with your friends!

Ahmet Gencal
İngilizce öğretmeni. Psikolojik denemeler ve öyküler ustası. Zamanla tıpkı bir çaykara gibi arıtılıp gün yüzüne çıkan damıtılmış yaşanmışlıklarını eserlerinde kullanıyor.

3 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Kayıp eşyalar, kayıp zamanlar, kayıp yaşamlar, kayıp insanlar, kelamın değeri , tekrar tekrar okunası bir deneme. Kaleminize sağlık.

  2. Ahmet bey ,,
    Güzel yazınız ilham olsun okurlara. Nicelerine …

    Kaybederken,
    kazananlardan olmak dileklerimizle ..

Send this to a friend