Topraklanmak


En iyi terapi doğa ile baş başa kalmaktır. Dağlara bakmak, yeşile, ormana, ağaçlara bakmaktır. Kuş seslerini, kumru, serçe, kırlangıç seslerini dinlemek, cır cır böceklerinin seslerini ileriden gelen kurbağa sesleri ile birleştirebilmektir. Arada sırada sivrisinekler bu terapinizin keyfini kaçırabilecek gibi olsalar da, içinize çektiğiniz oksijen çabucak keyfinizi yerine getirebilir. Hele bir de uçsuz bucaksız denizi görebiliyorsanız! O zaman değmeyin keyfinize, nerelere yelken açarsınız, nerelere alıp başınızı gidersiniz öyle. Dalgaların küçüklüğü ya da büyüklüğü önemsiz kalır, her dalgada, her köpükte, kıyıya vuran her dalga sesinde bir damla gözyaşınız daha akar, ama bu sefer içinize değil dışarıya akıtırsınız gözyaşlarınızı, ağladıkça rahatlarsınız, dağları, ormanları, denizleri gördükçe rahatlarsınız, kanınızın yavaş yavaş değiştiğini hissedersiniz günler geçtikçe…

Neden dersiniz? Neden diye sorarsınız kendinize, neden bu kadar uzak kaldım doğaya? Neden her şeyimi gömdüm büyük şehirlere, zamanımı, duygumu, aşkımı, mutluluğumu. Boşu boşuna kürek çektiğinizi anlarsınız, o kocaman şehirde, milyonlarca kürek mahkûmu ile beraber yaşamaya çalışmanız size ne büyük eziyetler vermiş meğerse. Neler neler… Şimdi bu güzel dağlara bakarken aklınıza bile getirmek istemezsiniz bunları, geçti… Dağların arkasında kaldı büyük şehirler, büyük depresyonlar, bu taraf temiz, bu taraf huzurlu, bu taraf ömür uzatıyor adeta, havası güzel, suyu güzel, sesleri güzel, keyif kahvesi içmek bile daha güzel burada, inanın buna.

İyi bir terapiye mi ihtiyacınız var? Çok sağlam, çok güvenilir bir doktor mu arıyorsunuz? Tam üstüne bastınız, şu anda okuyorsunuz reçeteyi;

Öyle bir kaç günlüğüne değil, biraz uzun zaman için geleceksiniz buralara. En azından bir domatesin yetişme zamanı olacak. Bir hafta, on günde domates yetiştiğini gördünüz mü siz? On günde ne anlayacak ki beyniniz, bedeniniz ve ruhunuz? O kadar karışık ve bulanıksınız ki, o devasa koşuşturmacanın içinde o kadar fokurduyorsunuz ki. Bir domates yetiştirme zamanı ancak fokurdamanızı dinginleştirecektir. Ancak durulabileceksiniz, ancak görmeye başlayacaksınız o dağları, ağaçları, denizleri, dalgaları. Ancak… Unutma sakın, bir domates yetişme zamanı…

Her zaman duyduğunuz, bildiğiniz şeyler değil mi? Evet, bu kadar basit. Bilmek yetmiyor ama, zaman ayırmanız gerekiyor, kendinizi bulmaya çalışmanız gerekiyor, paslanmış çivileri önce bulmak, sonra acı çeke çeke çıkarmaya çalışmak gerekiyor, sonra bırakın o paslı çivilerin çıktıkları yerlerdeki yaraları dağlar, denizler iyileştirsin. Hiç bir şey yapmayın ama… Onlar en güzel, en iyi doktorlardır, öyle bir terapi yaparlar, öyle bir iyileştirirler ki sizi. Hadi be… Hala mı inanmıyorsun?

Dağlara gidebiliyorsan eğer, bakmak ile elde ettiğin tatminin on mislini, yüz mislini elde edersin. Üç dört saatini geçirebiliyorsan o kocaman, o yüce, o milyarlarca yıldır yerinde olan ve tüm canlılara dağlarca enerjisini veren dağların içinde. Dokunabiliyorsan o çam ağaçlarına, zeytin ağaçlarına. Ayakkabını hala çıkarmadın mı yoksa? Fırlat çorabını, gir şu narin hemşire gibi akan derenin içine, soğuğunu hissetsin önce ayakların sonra bütün bedenin. Öylece kala kalacaksın biliyorum. Öylece, mum gibi, ayakta…

Ağlama ama, neden ağlıyorsun? İşte dağların kucağındasın. Her şeyin başladığı yerdesin, hayatın başladığı yerdesin, topraklanmaya geldin, o küçücük bedenindeki tüm olumsuz enerji ve stresi bıraktıkça, dağlar ellerini koyacaktır omzuna, saracaktır seni bir anne-baba şefkatinde.

Ne büyük aptallık etmişiz değil mi? Doğadan uzaklaştıkça erozyon misali kaybetmişiz bedenimizden, aklımızdan, ruhumuzdan. Akıl buralarda geçmiyor biliyor musun? Her şey içten geliyor, her şey doğal. Artık bitti o akıl oyunları, artık bitti o aklın yarattığı stres, depresyon, akıl para etmiyor, ne dağların içinde, ne de dağların karşısında.

Denizler de kucaklıyor seni, hem de ne kucaklama! Teninin, bedeninin tüm desimetrekarelerine etki ediyor, her tarafın sevgi denizi ile çevriliyor. Öyle on gün falan gelmişsen hiç bir şey anlayamıyorsun, kendini kasıyorsun denizin kucağında bile. Ancak kendini kasmamayı öğrendiğinde denizi hissedebiliyorsun. Ben de denizden bir parçayım artık diyebiliyorsun, kâinatın içinde yüzüyorsun sanki. Ben de atomlardan oluşuyorum, aslında bu kâinatın bir parçası da benim diyorsun. Ah ne geç diyorsun bunu bir bilsen. Denizlerde mi yüzüyorsun yoksa kendi içinde mi? Balıkların yüzmesi de neymiş. Öyle huzurlu, öyle mutlu, uyur gibi adeta, kendinden geçmiş gibi, kendini teslim ediyorsun denize. Al götür beni deniz, al bütün benliğimi, al her zerre atomum senin zaten, haydi beraber kulaç atalım seninle, yüzmeyi öğret bana deniz diyorsunuz. Yüzmeyi öğret, yaşamayı öğret…

Kendinizi bırakabildiğiniz zaman, işte o zaman kendinizi yakalayabilirsiniz…

Konuşmak bile istemiyorsunuz, çevrenizde hiç kimse olmasın. Her gördüğünüz ev, her gördüğünüz sokak, insan size depresyonunuzu hatırlatıyor adeta. Beyniniz, zihniniz, artık her nereniz ise… Susmuyor ki… Kimseleri görmeden ve duymadan, sadece kendi boşluğunuzu bulmaya çalışan, elinde kova ve küreği eksik çocuk gibi hissediyorsunuz. Ah çocukluğum… Ah be çocuğum…

Domatesleri sakın unutmayın ama. Bakım isterler, sulanmak isterler. Arada bir çıplak ayakla aralarına girip Gulliver Devler Ülkesinde misali onların arasında kaybetmelisiniz cüce benliğinizi. Dokun, bakmaya çalış, sevgini vermek de ne demek? Öğrenebiliyor musun? Bir domates kaç günde yetişir?   Becerebilecek misiniz? Bir domatesi yetiştirebilecek misiniz? O domates ile birlikte kendinizi de yetiştirebilecek misiniz? O domatesin topraktan aldığı enerji gibi siz de topraktan, doğadan, yaşamdan, evrenden alabiliyor musunuz enerjinizi? Lütfen alıcılarınızın ayarı ile oynamaya başlayın. Gerçek buradaymış, ömür burada, yaşam burada, enerji burada, sürekli mutluluklar burada, doğanın kucağında, o demin söylediğimiz, içine çıplak ayakla girip korkuluk misali şoklandığımız dağ deresinin içinde… Bütün hücreleriniz ile içine girebildiğiniz denizin içinde. İçinize doldurduğunuz oksijenin, temiz havanın içinde. Doğaya bıraktıkça kendinizi, siz de doğa gibi güzel oluyorsunuz. O yapması gerekeni bilir, her şeyin en güzelini yapar, birazcık da olsa bilinç ile yapmaktan vazgeçtiğiniz an, bir bebeğin becerisi ile bulabildiğinizde doğanın enerji uçlarını, artık beslenme zamanınız gelmiştir…

Yazacak o kadar güzel şeyler var ki şu masada. Nereye baksam kalın ciltler dolusu mutluluk var. Hani yurt dışında ölülerin küllerini savururlar ya sağa sola… Ölmeden savurabiliyorum tüm benliğimi doğanın ortasına. Ölmeden ölebiliyorum bu güzelliklerin içinde. Aynalara bakmadıkça ama… Şu aynaları kırsak mı ne yapsak?

Toprağa basmayı unutmuş milletlerin bir gün basacak toprakları olmayacaktır…

İş bu kadar ciddi demek. Elbette ciddi. Şimdiye kadar okuduğunuz rüya değil gerçek. Sadece zaman ayırmanız gerekiyor. Ama nerde bizde o zaman. Zenginlerin fabrikalarında modern köleler olarak gönüllü çalışmak zorunda bırakılmış, işin kötüsü bağımlılık derecesinde alıştırılmış bizler. Yarın işten çıkarsam aç kalırım, çoluk çocuk ortada kalırız stresi ile bir ömür, koskocaman bir ömür geçirmiş veya geçirecek olan bizler. Depresif akıl oyunları ile kendine bırakılmayan, ipleri devamlı boynunda kuklalar cumhuriyeti olan bizler. Gözümüzün görmediği, aklımızın alamayacağı her dakikası farklı yorumlar içinde girdaplar içinde nefes almaya çalışan bizler. Sadece sen ve ben değil, hepimizden bahsediyoruz. Topraktan, topraklanmaktan uzaklaştırılmış, toprağı satılmış, toprağını ekip biçmeye gücü kuvveti yetemez hale getirilmiş, doğadan kopartılmış bizlerden bahsediyoruz, dedenizden, ninenizden, anne-babanızdan, eşinizden, çocuklarınızdan. Kapitalist düzene kurban edilen milyonlardan bahsediyoruz. Sömürülen, sağılan, kuzu kuzu takip eden milyonlardan, karnı ve beyni aç bırakılmış milyonlardan bahsediyoruz. Ruhu tatmin edilememişlerden, inancı ameliyat edilmişlerden, evet evet en önemlisi de bu, inancı ameliyat edilmiş hepimizden bahsediyoruz.

Teknolojik gelişmeler doğanın ve insanlığın faydasına kullanıldığında güzeldir. Aksi durum önce doğayı sonra insanı bitirir…

Çaresizlik içinde terapist bir lider bekleyen milyonlara önerilebilecek en kestirme yol doğaya kavuşun demektir. Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri… der gibi. İlk hedefimiz dağlar, denizlerdir. Dağlarımıza ve denizlerimize sahip çıkarsak belki biz de bizden sonraki nesillerimiz gibi az da olsa dağların öbür tarafındaki kapitalist dünyadan birazcık uzakta yaşayabiliriz.

Her şey çalışmak ile başlar. Terlemeden olmaz. Ekmeden, biçmeden, bakmadan, sulamadan, budamadan olmaz. Öyle bayram tatillerinde on günlüğüne köyünüze gitmek ile olmaz, kendi toprağına, dedenin babanın ter akıttığı toprağına uzak kalmak ile olmaz…

Unutmayın topraklanmazsak, toprak kalmaz…

Bu arada, ne oldu öğrenebildiniz mi domatesin kaç günde yetiştiğini?


Like it? Share with your friends!

Ahmet Gencal
İngilizce öğretmeni. Psikolojik denemeler ve öyküler ustası. Zamanla tıpkı bir çaykara gibi arıtılıp gün yüzüne çıkan damıtılmış yaşanmışlıklarını eserlerinde kullanıyor.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend