Üç Artı Bir Çocukları


Yaşadığınız bu zamanda çocukluğunuza dönmek istediğiniz oldu mu hiç? Şimdiki çocuklar çok şanslı, çocukluğumda onların sahip oldukları imkânlara sahip değildim, keşke annemden yirmi otuz yıl geç doğsaydım diye ah geçirdiniz mi içinizden? Belki siz de çokları gibi filmi başa sarmak isteyenlerdensinizdir. Sonuçları ne olursa olsun şu andaki hayatınızdan memnun olmayıp, hayatınızı kalıcı olarak değiştirmek isteyen ama madem değiştirmişken biraz da genç yaşta başlayalım diyenlerdensinizdir.

Yanılıyorsunuz. Çok yanılıyorsunuz hem de. Bu zamanda çocuk olmak kolay mı zannediyorsunuz? Her anları mutsuzlukla geçen bir nesil yetişiyor, biliyor musunuz?

Üç artı bir nesli; yani üç oda bir salon evlerinden başka yeri tanımayan bir nesil. Nasıl oluyor da bu kadar acı veren ev hapsine alabiliyoruz çocuklarımızı? Hiç çocuklarınızın yerine koyabiliyor musunuz kendinizi? Koyamazsınız tabi, siz de haklısınız. Ekmek parası kazanmak için o kadar çok çalışıyorsunuz ki, zaman sizin için o kadar hızlı ve yorucu akıyor ki, bir an durup düşünemiyorsunuz bile, ne kendinizi, ne eşinizi, ne de çocuklarınızı. Onlar da tabiat kuralları gereği bir bitki gibi büyüyorlar işte. Hayvan gibi büyüyorlar demeyeceğiz çünkü her hayvanın en büyük destekçisi, öğretmeni, belli bir yaşa gelinceye kadar yanındadır, yavrularını şefkatle akıllıca büyütebilirler. Bunu nasıl yaparlar anlamayız ama hepsinin hem de hepsinin eksiksiz yaptığı söylenebilir. Siz hiç yavrusunun geleceğini kendi elleriyle yok eden bir hayvan gördünüz mü? Siz hiç yavrusunu kapalı duvarlar ardında büyütmeye çalışan bir hayvan gördünüz mü? Nefes almasına bile izin vermeyen, konuşturmayan, oynamasına, istediğini yapmasına izin vermeyen hayvanlar yok…

Bizlerin çocukları üç oda bir salonda büyüyorlar. Baba çocuğunu görmeden, öpüp koklamadan işine gidiyor sabahın köründe. Çocuğu uyuduktan sonra gelebiliyor evine. İşinden erken çıktığı günler kahvehaneye ya da kendine ayırdığı zamanı kendi hesabına kullanmak amacıyla başka bir yerlere gitmeyip erken geliyorsa eve, ya televizyonda takip ettiği dizi için geliyordur, ya da cebinde parası kalmayıp gideceği yere gidemediği için.

Babaların çocuklarıyla geçirdikleri vakit çok önemlidir. Çocuklarımızın yüzüne bile bakmaz olduk artık, televizyonun önünden geçmelerine bile tahammül edemiyoruz. Çocuklarımızın varlıkları rahatsız ediyor sanki bizleri. Geçim sıkıntısından o kadar yılmış ki babalar, keşke evlenmeseydim, keşke çoluk çocuk sahibi olmasaydım da şimdi tek boğaz kendime rahat rahat bakabilseydim diyorlar.

Anneler gün boyu evdeler. Çalışan annelerin hali zaten içler acısı. Evde olsalar da, çalışsalar da değişmeyen bir tek ortak özellikleri var; ellerinden geldiğince ailelerine çeki düzen vermek. Ama bu çeki düzen verme telaşındaki anneler gün boyu evde olmanın veya hem çalışıp hem ev ile ilgilenmenin verdiği zorluklar altında eziliyor ve zamanla kendilerinden çok şey kaybediyorlar. Ruhsal çöküntü içine giriyorlar. Mutsuz oluyorlar, tatminsiz oluyorlar, hayatlarından beziyorlar. İşin içine bir de çocuklar girdi mi hepten ağır yükler hissediyorlar omuzlarında. Evin içinde mumya gibi saklıyorlar çocukları, yeter ki sabahtan akşama kadar canları çıkarak yaptıkları temizlik birkaç gün daha kalıcı olabilsin. Çocukların evde adım atma yerleri bile anneler tarafından belirleniyor. En uslu çocuk televizyon seyreden, bilgisayar oynayan çocuktur. Yeter ki yerinden kalkmasın, evi karıştırmasın.

Sokağa da çıkamazsınız. Allah korusun sokakta oynarken araba çarpabilir, kaçırılıp organ mafyasının elinde kobay faresi olabilirsiniz. Oranızı buranızı kırarsınız, kirletirsiniz üzerinizdeki cicileri. Ne parklar var ne de oyun alanları.

Sabah okula gidersiniz uykulu gözlerle. Hiçbir zaman doyamamışsınızdır ki uykunuza. Akşam ne kadar erken yatarsanız yatın sabah saatindeki uykunun tadını alamazsınız. Erken kalkmak olmasa okul sizin için iyi geçecek beş altı saattir aslında. Ne güzel tüm yaşıtlarınız da buraya gelmek zorunda. Yoksa nerede göreceksiniz onları, nerede konuşacaksınız? Okulda istediğiniz gibi oynayabilirsiniz arkadaşlarınızla, dersi dinlemeseniz de sorun değil. Nasılsa sınıfta kalmak da yok artık, öğretmenler de dövemiyorlar sizi. Keşke her gün okul olsa, tenefüsler kırk dakika, dersler on dakika olsa. Hatta her gün beden eğitimi dersi olsa…

Okuldan kolay kurtuluş yok ama. Yazılılar var, sözlüler var, ödevler var. Bir de yeni çıkan şu performans ödevleri ve proje ödevleri var. Evde anneniz okulda öğretmeniniz. Anne evi karıştırma der, öğretmen sınıfı karıştırma der. Yahu siz nereyi karıştırabileceksiniz? Şöyle rahat rahat, yavaş yavaş, karıştırma zevkine vara vara. Düzenli olduk da ne olduk, ya da ne olacağız?

Yine de okul daha iyi ama şimdi son ders zili çalacak, yine eve gideceğim. Annemiz kurulu saat gibi, yemeğimizi verecek, ders çalış diyecek. Bu ders çalış kelimesini kim icat etmiş? Ya da bu kelime nasıl olmuş da annelerin diline sakız olmuş? Niye ders çalışayım ki? Nasıl olsa sınıfta kalmak yok. Öyle de geçeceğim, böyle de. Zaten her günüm aynı, nefes alamıyorum artık, evde kalmak istemiyorum. Oynamak istiyorum, oynamak istiyorum. Üç gün, bir hafta, bir ay hiç dinlenmeden, gece gündüz oynamak istiyorum.

İyi ki bu bilgisayarı almış babam. Yoksa ne yapardım? Nasıl geçirirdim zamanımı? Nasıl can sıkıntımı atardım? Gerçi artık bilgisayar oyunlarından da zevk almamaya başladım, ama olsun. Ders çalışmaktan iyidir. Hem bak odamdan da çıkmıyorum. Sessiz sakin uslu bir çocuğum, annem rahat rahat seyredebiliyor televizyonunu, komşularıyla dedikodu yapabiliyor, ayak altında olmamalıyım anladım ama nerede kaldı şu annem? Neden çay ve pasta böreklerden getirmiyor hala…

Babam akşam gelirken istediğim yeni bilgisayar oyununu almış mıdır acaba? Matematik yazılısından beş alamadım diye almamazlık etmesin sakın! Kim beş alabiliyor ki zaten? Hep böyle yapıyor babam, onu yaparsan şunu alırım, bunu yaparsan bunu alırım. Ne bu yaaa… Hele bir unutmuş olsun, hele bir getirmesin ben yapacağımı bilirim. Perşembe günkü dizisini seyredemesin diye kumandanın pillerini saklarım valla.

Ne zaman gidecek bu teyzeler? Benim dizim başlayacak, annem de izin vermiyor ki onlar varken salonda oturup plazmada televizyon izlememe. Şimdi odamdaki küçük televizyondan izlemek zorunda kalacağım, offf yaaa, offff yaaaaaa! Neden hep onlar bize geliyor, annem neden gitmiyor onlara? Ne güzel evde yalnız kalırdım. Rahat rahat izlerdim dizimi, bak onların çocukları şu anda evlerinde keyif yapıyorlar.

Ve daha neler neler…

Bildiğiniz ama anlamak istemediğiniz ya da anlayıp da elinizden bir şey gelmeyen ne mutsuzluklar yaşıyor çocuklarımız…

Bizim çocuklarımız mutsuz büyüyorlar. Onlar için çoğu şeyin hiçbir anlamı ve önemi olamıyor çünkü çocuk gibi yaşayamıyorlar. Üç artı bir hapsinde yaşayan küçük mahkûmlar onlar. Bu günleri gibi, gelecekleri de mutsuzluk içinde geçecek onların. Nasıl mutlu olsunlar ki? Nasıl mutlu olabilsinler ki?

Ne o? Ne oldu? Neden okumayı yarıda kesiyorsunuz şimdi? Peki tamam tamam. Zararın neresinden dönerseniz, mutluluk için ne kadar çabuk adım atarsanız o kadar güzel olacak haklısınız.

Hadi şimdi daha fazla zaman kaybetmeyin bu yazıyı okuyarak. Hadi ama…

Çocuklarımızı mutlu etmek zamanıdır şimdi…


Like it? Share with your friends!

Ahmet Gencal
İngilizce öğretmeni. Psikolojik denemeler ve öyküler ustası. Zamanla tıpkı bir çaykara gibi arıtılıp gün yüzüne çıkan damıtılmış yaşanmışlıklarını eserlerinde kullanıyor.

4 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend