Pessoa’nın Huzursuzluğu


18. yüzyılda doğup 19. Yüzyıla değişik kişiliğiyle damga vuran Fernando Pessoa bir Portekizli şair, yazar ve ressamdır. Beş yaşındayken müzik eleştirmeni olan babası ölünce annesi Durban konsolosuyla evlenir. Pessoa böylece Güney Afrika Cumhuriyetinde yaşamaya başlar.

1905 yılında geri döndüğü Lizbon şehrinde yalnızlığı seçer. Geçimini sağlamak için Fransızca ve İngilizce iş mektupları yazar. Portekiz modernizm yazımı öncülerindendir. Bu akımı seçenler geleneksel romancıların aksine kişilerin iç dünyalarını romanlarına katmayı ve “dün-bugün-yarın”dan oluşan zaman zincirini kırmayı hedeflerler. Artık yolculukları “dış”a değil “iç”e yöneliktir. Karakterlerin anılarını ve bilgilerini, kafalarından neler geçtiğini, dillerinden dökülmeyip kalplerine gömdüklerini okuyucuya aktarabilmek için bilinç akışı, iç konuşma ve iç diyalog gibi teknikler kullanırlar.

Pessoa yazılarında çeşitli kimlikler kullandı ve kahramanlarıyla adeta iç içe yaşadı. Kullandığı kimliklere örnekler: Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa.

Pessoa’yı, Türkiye’de çok satan kitaplar arasına giren iki çevirmeninden birisi olduğum HUZURSUZLUĞUN KİTABI üzerinden kısaca inceleyeceğim.

Bu kitabı çevirmek üzere ilk elime aldığım zaman ünlü film yönetmeni Haneke’nin bir seslenişini hemen anımsadım: Londra’daki bir festivalde yer alan filmlerini, “Size huzursuz seyirler dilerim” diyerek sunmuştu. Giriş cümleme de o, esin kaynağı oldu. Elimdeki kitap da herhalde huzursuz okumalar vaat ediyordu. Kitabı okudukça huzursuzluk denizinde yüzen Pessoa’nın Haneke’den çok Kafka’ya benzediğini gördüm. Burada tarzdan bahsetmiyorum. Yani tarzı Kafka’dan çok farklıydı. Ancak Haneke gibi dışsal huzursuzluğu göz önüne serip bizi ciddiyete çağırmaktan çok Kafka gibi iç huzursuzluğunu dışarı vuruyordu. Portekizli bir yazar ve felsefeci olan Profesör Eduardo Lourenço da benimle aynı fikirdeydi ve benzer bir şey söylemişti: “Pessoa, zaten Kafka gibi, kıdemli bir yalnız olup umutsuzluk burcunda yer alır ve varoluşun acılarına adanmış olarak tanınmaktan acı çeker.” 

İtiraf etmem gerekir ki başlarda Pessoa sanki Nietzche’den etkilenmiş gibi düşündüm. Eserde onu anımsatan bölümler olsa da bence Nietzche’nin ulaşamadığı veya ulaşmak istemediği bir nihilizme ulaşıyor. Nietzche değerlere hücum ederken yine de bir über mensch ideali kuruyordu. Bir filmin sonunu baştan anlatmak gibi olacak ama yeri geldiği için söylemeden duramayacağım, Pessoa’nın çevirdiğim kitabı (derlenmiş notları) okuyucuya hitap eden şu cümlelerle bitiyor: “Gerçeğin bu olup olmadığından ve hala orada olup olmadığımdan, bütün bunların sahte olup olmadığından emin değilim- sizinle yaptığım konuşma dahil. Hem siz de kimsiniz? Açıklayamayacağınız bir saçmalık daha….” Kısaca, gördüklerinin, düşündüklerinin, düşlediklerinin, yazdıklarının, kendisinin, hatta okuyucularının bile gerçek olmadığını ileri sürecek kadar nihilist.

Huzursuzluğun kitabı puslar ve sisler arasında bir benlik arayışı gibidir. Dikkat ederseniz “gibidir” diyorum ve arayışıdır diye kesin bir ifade kullanmak istemiyorum. Kitapta kesinlik hiç yoktur. Gerçekliğe yakın bir pusluluk belki düşlerde vardır, uyku halinde vardır. Öte yandan hep sıkıntı vardır. Kitapta sıkıntı kelimesi o kadar sık geçer ki, neredeyse yaşamla eş değerdedir. Kafka soyut öykü ve romanlarında bir kimlik ararken, Pessoa soyut anlatımlarda soyut bir kimliği belki aramaktadır, belki de aramamaktadır. Kimlikler içi içe girmiştir, anlatanla anlatılan birbirine karışmıştır, hatta tek bir kimlik yakalandığında bile o kimlik tek başına tek bir kimlik değildir. Yazar Rakaella Asal bloğunda onun için “Kendi varlığına yetişemeyen şair” başlığı atmış. Yetişemiyor mu, yetişip de aşıyor mu, yetişip de parçalıyor mu, yetişip de altında mı kalıyor buna kitabı okuyanlar karar versinler diyorum.

Ayrıca “ben”i kim biliyor ki? Pessoa’da bunu bir kez daha gözümüze sokuyor. Bırakın derin felsefi varlık/varoluş karmaşasındaki “ben”i, bir şiirimde aşağıda belirttiğim gibi yalın ve anlaşılır biçimde bile “ben”i tam bilmek olanaksız.

Hani fırtınalarım nerde?

Nerde fışkıran sevgilerim?

Şurada derinde bir yerde,

Onu belki ben bilirim.

Son söz: Pessoa Portekiz dilinde kişi anlamına geliyor ve bence Fernonda Pessoa’nın kimliğinde bu kelime aynı anda çoğaltılmış ve yoğaltılmış (tüketilmiş) kişilik anlamına dönüşüyor.

Not: Bu yazımda Çivi yayınlarından çıkan Huzursuzluğun kitabına yazmış olduğum önsözden büyük ölçüde yararlandım.

Orhan TUNCAY


Like it? Share with your friends!

Orhan Tuncay
Öykü, roman, şiir, inceleme, deneme yazıyorum, çeviri yapıyorum. Lisede kompozisyondan sıfır almıştım, açığı kapatmaya çalışıyorum. Basılı çeviri sayısı elliyi, özgün eser sayısı on adedi geçti. Edebiyat ve felsefe ruhun gıdasıdır derler, ben de inanıyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir