Büyükusta


“Kalbi satranç tahtası, duyguları piyonlarıydı.
Büyükusta bu oyunu çok iyi oynardı.”

Zeynep

Soğuk kış günlerinde kirpiler gibi ısınmak için birbirimize sarıldık ancak dikenlerimiz battı. Fazla yakınlıktan acı çekmeye başladığımızda anladık ki doğru mesafeyi bulamamışız. Yakın temas canımızı yakmış, uzaklık ise üşütmüş… Doğru mesafeyi bulmakmış aşk, o zaman anladık…

Çok değil daha on gün önce: “Senden uzak kaldığımda daha yakınım aslında, ruhlar arasındaki mesafe, aslolandan kısadır unutma,” demişti. Beni terk ederken bile ona kızamıyordum. Sanırım artık bu durumu kanıksamıştım. Bu benden üçüncü gidişiydi. Gerçi o adına ‘ara vermek’ diyordu ya neyse. Duygu gemim su alıyor fakat batmıyordu artık. Gittikten sonra kimse acımı gözlerimden okumasın diye kestim saçlarımı, kâküllerimin arkasına gizledim yaşlarımı. Göz bebeklerimi susuz bıraktım. Gözlerimdeki seni göremeyenler çok beğendi bu yeni halimi. Bazıları ise eskisinin daha güzel olduğunu söyledi. Onlar genellikle ben mutsuzken mutlu olanlardı. Onu son gördüğümde aynıydı yalnızca duygu eksikliğinden zayıflamıştı sanki. Sürekli vücuduna yalan takviyesi yapsa da bir türlü hastalıktan kurtulamıyordu. Bu yalanların faydalı olmadığını anlamanın vakti gelmişti ama doktor, “Yalanı bırak,” diyene kadar bırakmayacaktı belli ki. Tabii insanın bağımlılıklarından vazgeçmesi o kadar kolay değildi. “Seni hatırlamak istemiyorum,” deyince bozuldum yalan değil ama belli etmedim. Sonra devam etti: “Seni hatırlamam için önce unutmam gerekir, ben seni hiç unutmadım ki… ” Ne diyeceğimi bilemedim. Yine sözleriyle içimdeki şeytanı imana getirmiş, kalbimdeki bütün taşları yerinden oynatmıştı. Şimdi de son hamleyi yapmayı bekliyordu Büyükusta! Topladım kendimi, şimdi kaybedemezdim. Bu oyunu o başlatmıştı ve sonuna kadar çok iyi oynamıştı inkâr edemem ama Büyükusta, bir satranç oyununa dönen ilişkimizde artık kazanamayacaktı izin vermeyeceğim. Siyahlarla beyazlarımı kardım, kapattım kapağımı şah da yoktu artık, mat da… Üzgünüm oyun bitti…

İki ay sonra…

“Zeynep ulaşamıyorum sana. Seninle mutlaka konuşmam gerekiyor çok önemli. Hayati bir konu beni ara lütfen…” diyordu mesajında nefes nefese Büyükusta. Kızdım. “Yine aynı şey, acaba bu sefer neyi bahane edecek?” dedim. Daha önce çokça kullandığı bir hamleydi ama sesini duyunca içimde kızgınlıkla karışık özlem oluştu ve peşlerinden gelen merakım, onu aramam için beni dürttü. Aradım. “İnsan, ölmeye yakın hissettiği anda en sevdiklerini yanında istermiş. Sana söylemem gerekenler var, telefonda olmaz. Ben seni çok kırdım biliyorum ama ne olur bu sefer sen beni kırma. Parktayım şu an senin gelmeni bekliyorum, ” dedi ve cevabımı beklemeden kapattı. Ne olabilirdi ki? Yine saçmalıyor diye düşündüm ama bu sefer sesi çok ciddi geliyordu. Hızlıca hazırlanıp Çeşmeli Park’a doğru yola çıktım. Her zaman oturduğumuz banka oturarak onu beklemeye başladım. Adımını attıkça paltosu bolluktan üzerinde dönüp duran, oldukça sıska biri bana doğru yaklaşınca gözlerindeki kederde kendimi gördüm. “Hakan…” dedim. Koşarak boynuma sarıldı. En son gördüğüm halinden daha da zayıftı. Kemikleri battı. Yalan değil, kokusunu özlemişim… Kafasında beresi vardı. Şaşırdım. Hakan bere takmaktan nefret ederdi. Gözlerime baktı. Zaten belirgin olan elmacık kemikleri iyice ortaya çıkmış, kaşları ve kirpikleri ise oldukça seyrelmişti. Bir anda elimi tutup “Gel buradan gidiyoruz,” dedi. Çektim elimi. “Ne oluyor bu ne saçmalık? Ben seninle hiçbir yere gelmiyorum,” dedim çekiştirdi beni “Bak şimdi bağırırım bırak!” dedim. “Gel, sessiz bir yere gidelim anlatacağım,” dedi. “Sana zarar verir miyim ben hiç? Neden korkuyorsun Zeynep? Benim ben, Hakan!” dedi. Güvendim. Bana hiçbir zaman zarar vermezdi biliyordum. Beni arabasına bindirdi…

Yirmi dört saat sonra…

Ağzımda kan tadı… Beynimde fillerin savaşı… Örselenmiş ruhumun altında kalan bedenimi hareket ettirmek için son gayretimde de başarısız oluyorum. Neredeyim? Kafamı toplamaya çalışırken bazı sesler duyuyorum ama gözlerimin üstündeki demir külçeleri kaldıramıyorum.

“Önceki gece getirilen Zeynep A… durumu stabil ama genç adamı kaybettik ne yazık ki… Kazanın detaylarını öğrenmek için Zeynep Hanım’ın uyanmasını bekliyor polisler.”

Duyduklarımdan sonra bir kuvvet geldi göz kapaklarıma. Açtım usulca. Doğru mu duymuştum? Yavaş yavaş görüntüler gözümde belirmeye başladı… Arabaya binmiştik, çok sessiz ve gergindi. “Seni bir yere götüreceğim, ” dedi. İtiraz edip inmek isterken gaza bastığını hatırlıyorum ve en son arabanın ön camında gördüğüm kocaman bir dal parçası… Bu bir kaza mıydı? Bana söylemeye çalıştığı şey neydi? Yoksa Büyükusta son hamlesini mi yapmıştı? Ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecek olsam da şimdi hastanenin büyük penceresinden gördüğüm ardıç ağacı gibi söndü, kül oldu kinim… Onsuz geçen zamanlarıma küstüm. “Ah be Büyükusta! Ben kaybetmeye razıyım, haydi gel, tekrar başlayalım artık ne siyahım ne beyaz… Doğru mesafe bu değil. Bütün taşlarımızı açık oynayalım bu sefer söz kazanmak için uğraşmayacağım. Sadece “Daha çok nasıl sevebilirim?” taktikleri geliştireceğim artık söz… Gel… Birlikte üşüyelim. Batsın dikenlerimiz. Acıtsın, kanatsın hatta karışsın kanlarımız… Sen kazan ben kaybedeyim… Yeter ki oyun bitmesin…”

Aslı GÖKMEN


Like it? Share with your friends!

Aslı Gökmen
“İnsan, kalbinde yaşadıklarını bir kitap gibi gözlerinde taşır ve bir insanı tanımak, kitabını okumak ile başlar.” Türkçe öğretmeni ve yazarımsı.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Ćok güzel bir öykü…. çok etkılıc

    Çok iyi bir öykü .Etkileyici. Teşekkürler. Aslı hanım. Ne olur daha çok yazın.