Gonca


Kadın var olmaya devam etti. Belki sigarasının havaya karışan dumanıyla biraz eksilmişti varlığı, ancak hatırı sayılır kadarı hala o kapının ardındaydı. Sol omzunu pervaza yaslamış, başı dik, düşünüyordu. Herhalde ki zihni, eksilişine aksi bir gelişme göstermeyi kendine borç bilmiş ve bu dertle fikirleri, yoğunlaştıkça yoğunlaşmıştı. Kadın önce neden orada olduğunu sordu kendine. Gerçekten de sokağı izlemek miydi amacı? Görüntünün en uzak noktasına dek derin derin baktı. İzlenecek ne vardı ya da bittiğinde o listedekiler, bu değişmeyen fotoğrafı terk etmesi gerektiğini hissedebilecek miydi?  Bir sigara daha yaktı. Yok yok, hiç biter miydi görülecek şeyler? İlk, bordo evin önünde oturan kıpkırmızı bank ve yuvarlak küçük masayı görmüştü mesela. Sonra çiçeklerini açabilmek için kış güneşine razı sarmaşıkları, bankın altında kıvrılmış uyuyan kediyi, daha uzaktaki renkleri… Ve yine de bunlar, manzarayı yeterince izledim demesine yetmezdi. Bordo evin kapısındaki örümcek ağlarını fark etmeliydi daha.

Bir dumanlık boşluğuna dolmuştu tüm bu düşünceler. Kadın heyecanlandı. Eksildikçe çoğalıyordu. Daha çok görmek, keşfetmek istedi. Adımlarca mesafe ilerde sivri çatılı siyah eve takıldı gözleri. Korkutucu, panjurları bir saniyeliğine açılsa içeriden periler fışkıracak tarzda bir köşktü bu. Yüksek bahçe duvarları, dikenli tellerle değilse de öfkeli sarmaşıklarla döşeliydi. Tüm bunların arasında genişçe bahçe kapısına asılmış masumane zil, sokaktan geçeni iliklerinde hissettiği ürpertiye rağmen, bu gizemli görünüşün davetine icabet ettirecek sıcaklıktaydı. Kadın bir an bu sokaktan Sait Faik’in geçtiğini gördü. Öyle ya, o da Burgazadalıydı. Sokağın başından dönüşünü izledi. Aklında sayısız kişinin hikayesiyle, perili köşkün yanından hiç ürkmeden yoluna devam etti. Kişilerin bir kısmı kendi arasında konuşuyor, kimisi ne konuşacak ne ardından hişt diyecek birini bulabiliyordu. Kadın, bunca ağırlığı bir zihinde taşımanın büyüklüğü karşısında Sait Faik’e derin bir saygı duydu.

12:10.

Çakmağını bir kez daha çaktı. Bir anda fotoğrafın içinde ne çok örümcek ağı olduğunu fark etti. İnsanlar neden böyle bir yerde yaşama imkanları varken çekip gider ve yıllarca geri dönmezdi ki?  Burada kendisi, yalnız doğanın notaları, bir anne elinin ilmek ilmek sıcaklığı, hiç acele etmeden içebildiği sigarasıyla böyle sarılıyken, gitmek fikrini tamamen anlamsız hatta büyük ölçüde ahmaklık olarak atfediyordu. Tam böyle düşündüğü anda hala bazı şeyleri yeterince algılayamadığını hissetti. Evet, duvarların içini görmemişti, insanların bu kapıları son kez kilitlemeden önce ne söylediklerini duymamıştı. Yaşamlar geçti gözlerinin önünden. Ölümler, aşklar, umutlar. Seyrettiği her saniyeyi yaşayan da oydu sanki. Bir uçurtmanın ipini hayatından vazgeçermiş gibi bırakan çocuğu izledi. Bavullar gitti sonra. Bir bir azaldı sokakta top oynayanların sayısı. Başka nesiller başka taşlar dizdi üst üste. Sonra o taşlar da yıkıldı.

Kadın öyle çok sahneye şahit oldu ki bu birkaç anda, ağırlaşan başını taşıyamadı, kapının pervazına yasladı. Artık belki de manzara bitmişti onun için. Gözleri doldu.

Peki kendisi neden buradaydı hala? Onu burada tutan neydi? Sokakta görülecek şey de kalmamıştı işte. Neydi derdi? Huzur mu? Ama huzur süregelen bir şey değildi ki. Az önceki hayatlardan öğrenmişti bunu. Şimdi böylesi bir sakinlikte, şehrin karmaşasından, kalabalığından uzakta kendini bir gülümsemenin ta kendisiymiş gibi hissediyor olabilirdi, evet. Ancak burada yaşamak, başkaydı. İnsan huzuru ait olmadığı yerde bulurdu çoğunlukla. Misal kapılarını çekip giden kişilerin huzuru belki de şehirdeydi. Yazık ki onun, takip ettiklerinde kaçacak bir şey olduğunu bilmiyorlardı da peşinden gittiler. Kadın, varış noktalarındaki hüznü de gördü bu esnada. Hatta içine doldu bu hüzün, ağırlaştı. 

Sonunda karar verdi ki burada kalma sebebi kesinlikle insan sevmeyen bu his olamazdı. Zaten göz yaşları da kadının buradaki huzurunun bavulu değil miydi?

Peki öyleyse sebep neydi?

Son sigarasını yaktı kadın. Ve kendinden kalan son parçalar da o koyu renkli dumana dönüşüp zihnimde belirdi.

Kadın, yok oldu. Kırmızı banktan kalktım. Adını Gonca koyacak ve onu üç yüz sayfalık romanımın baş kahramanı yapacaktım.


Like it? Share with your friends!

Betül Nisa Genç
İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend