Halhal


Kıraathanenin kapısı açıldı, içerideki sigara dumanına bir ok gibi temiz hava saplandı. Dumanı ikiye bölen temiz havanın ardında masaları yoklayan Ercüment belirdi. Beni görünce heyecanla koşuşturup masaya oturdu.

“Geliyorlar birazdan. Evrakları imzalayıp bu işi bugün bitireceğiz.”

Yüzünde beliren gülümsemeyle ocağın başındaki çıraktan çay istedi.

Ercüment, mahallede kendi halinde bir esnaf. Dede yadigârı bir konağın bodrum katında saatleri tamir etmekle geçiriyor günlerini. Söylediğine göre bu konakta zamanında kimler kalmamış ki? Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın inşa ettirdiği bu konakta nice sadrazamlar, paşalar, beyler, elçiler kalmış ve ne hikmetse konak bir şekilde Ercümentlere geçmiş. Paşa soyundanız biz oğlum ne sandın, diye söyleniyor. Mahalleli alıştı zaten dediklerine. Sevip sayarlar.

Ercüment ile çocukluğu birlikte geçirdik. İlk kavgaya birlikte girişmedik belki ama çoğunda sırt sırtaydık. Evlerde yatılara kaldık, salçalı ekmeklere abanıp atari salonlarında akşam ezanını bekledik.

Beklediğimiz kişi bir müteahhitti. Ercüment yıllardır saat tamiriyle uğraşıyor ama artık işler kesat. Saati bozulan da tamir etmek yerine yenisini alıyor. Kullan at dünyası işte. Yıldı artık o da. Koca konakta üvey annesi, eşi ve çocuklarıyla yaşamaktan da yorulmuş gibi. Eşi Handan’ın, üvey annesini bir bakım evine yollamayı dillendirmesini canı sıkılarak anlatırdı. Başlarda Ercüment bu olaya sıcak baksa da yıllardır gerçek bir anneden farksız gördüğü üvey annesini bir bakım merkezine yerleştirmeye gönlü el vermedi. Hem ne derdi mahalleli? Koca paşa soyundan gelen adamın yaptığına bak! İnsanların ne diyeceği üzerine kurulu bir hayat için gayet makul bir endişe.

Geçenlerde dükkânda saatlerin takırtılarıyla kafası meşgulken içeri iki kişi dalıyor. Giyimlerine bakınca ballı müşteriler geldiğini sanıp heyecanlanıyor ama oturup konuşunca gelenlerin gözlerini konağa kestirdiğini anlıyor. Müteahhit Yaşar ve eşi Esma olarak tanıtıyorlar kendilerini. Yıllardır inşaat sektöründe olan hatırı sayılır bir şirketleri varmış. Konağı yıkıp yerine iki blok apartman dikeceklermiş. Bizim paşa soyundan gelen Ercüment’in milli duyguları kabarmış tabii. Başlamış mahalleliye anlattığı o paşa hikâyelerini anlatmaya. Hem böyle değerli bir konağı ne için satsın ki? Satmazmış. Tabi Yaşar’ın dört daire ile iki dükkân teklifini duyunca o paşa kanı damarlarından çekilivermiş. Oturup bir süre düşündükten sonra iş kafasına yatmış ama teklifi az görmüş kendince. Sıkı bir pazarlığa girerek dairenin sayısını beşe çıkartmayı talep etmiş. Yaşar, bu teklife sıcak bakmamış ama Esma daha fazla diretmemesini, böyle soylu geçmişe sahip biri için az bile olduğunu belirterek kabul ettirmiş. Ercüment son bir şartının olduğunu söylemiş. Karı koca birbirlerine bakıp iç çekmişler.

“Benim mahalleden bir ahbabım var. Ahbap dediğime bakmayın ha kardeşim gibidir. Hem ne gibisi, kardeşim işte. İş arıyor uzun zamandır. Ama kim iş bulmuş da bu garibim bulsun. Okudu da para etmedi. Neyse, onu inşaatın bekçiliğine alırsanız kabul ederim. Hırsızı, uğursuzu yanaştırmaz inşaata. Ne diyorsunuz?”

Karı koca birbirlerine bakıp bu teklifi de gülümseyerek kabul etmişler. İşte şimdi burada oturmuş gelmelerini bekliyoruz. Ercüment hararetle inşaat bitince evlerden birini üvey annesine vereceğini birinde kendilerinin kalacağını ötekileri ise kiraya vereceğini anlatıp durdu. Dükkânlar konusunda ise kararsız. Belki saatçi yerine bir kuruyemiş dükkânı açabilirmiş.

“Ne anlarsın lan kuruyemişten!” diye tersledim.

“Neyini anlayacam oğlum? Kaç kilo istiyorsa dolduracam işte. Hem yoruldum artık günlerce bir saatin zilyon tane parçasını toparlamaktan. Gözlerim yoruldu yeterince. Zaten para ettiği de yok. Açacağım kuruyemişçiyi, çekeceğim iskemleleri kapıya oturup çayımı kahvemi içip geleni geçeni izleyeceğim.”

Gülümsedim. Haksız da değildi. Çay bardağından son yudumu alırken telefonu çaldı.

“Alo… Evet sizi bekliyoruz… Evet yanımda… Eve mi geçtiniz? Biz sizi kahvede bekliyorduk ama… Tamam… Tamam hemen geliyoruz.”

“Direkt eve geçmişler bunlar. Hadi biz de gidiyoruz.”

Konak hemen kıraathanenin sokağının bitimindeydi. Konağın önünde son model kırmızı bir spor araba duruyordu. Yaklaşınca markasını bile bilmediğimi fark ettim.

“Ulan ne arabalara biniyor bu adamlar.” diye söylendim Ercüment’e.

“Sallanma hadi. Bizi bekliyorlar.”

Konağın avlusunda çam kozalaklarıyla dolu yolu geçip arka bahçeye geçtik. Handan yenge, çaydanlığı ve geceden yaptığı çörekleri kapıp bahçeye inmiş, misafirlerle ilgileniyordu. Yaşar ve eşi Esma’yı Ercüment’in anlattığı kadarıyla tanımıştım. Orta yaşlarda, hafif kilolu ve kel bir adam ile yanındakine göre oldukça genç ve alımlı bir kadın. Ama bahçenin öbür tarafında, akasyaların gölgesinde pinekleyen, tanımadığım iki kişi daha vardı. Gri bir takım elbiseli, geniş omuzlu bir erkek ve yakalı kırmızı bluzunun üzerinde düşmüş bukleli kumral saçlarını çekiştiren, dizlerinin üstünde biten, yırtmaçlı siyah eteğiyle bir kadın. Geldiğimizi görünce bize katıldılar.

Yaşar ve Selma ile selamlaştık. Ercüment beni tanıttı. Yaşar, iri yarı adamı avukatı olarak tanıttı. Kadın ise birkaç adım daha yaklaşıp elini uzattı.

“Merhaba. Ben de Süveyda.”

Adını duyduğum an yüreğimdeki o siyah nokta yok olup gitti. Avuçlarındaki ıslaklık avuçlarıma işledi. Yüzündeki akşam güneşi güzelliğiyle utancımdan başımı eğdim. Sağ ayak bileğinde, beyaz tenindeki ince damarlarını çevreleyen kırmızı bir çift kirazın ışıldadığı gümüş bir halhal duruyordu. Hayatı bir resme dökmemi isteselerdi gökyüzüne bu halhalı asardım. Ah Süveyda, kendimi henüz bulamadığım bu dünyada sana ulaşma arayışına atma beni. Zaman tedavülden çıkmış gibiydi. Çevremde olup bitenlerden bihaberdim. Güneş’e ellerimi siper etmişim de avuç içimden başka bir şey göremiyor gibiydim. Yaşar’ın kızıymış. Müteahhittin mimar kızı. Herhalde son görüşmemiz değildir diye düşünmeden edemedim. Ercüment avukatla birlikte birkaç dosyaya imza atmış, benim sigorta girişim için gerekli belgeler teslim edilmiş ve gün ben anlamadan bitmişti.

Süveyda arabaya binerken gözlerim bileğindeki halhalda sallanan kirazlardan bacaklarına, oradan da eteğindeki yırtmaca kayınca bir an utandım. Süveyda ile göz göze gelince yakalandığımı fark ettim. Gülümsedi. Gülümsedim.

İki hafta sonra iş makineleri gelip konağı yıktı. Konak yıkılırken gözleri doldu, çenesi titredi Ercüment’in. Ama kimseler fark etmedi. Ne de olsa tonla para kaldıracaktı, diye bakıyordu herkes. Molozları koca kamyonlarla taşıdılar. İnşaatın etrafını brandalarla kapattılar. Küçük bir konteyner getirdiler güvenlik kulübesi için. İçinde bir elektrikli soba, orta boyda bir masa, elektrikli semaver, spotçudan temiz lacivert bir çekyat ve iki küçük iskemle vardı.

Yıkım sürecinde Yaşar ayrılmıyordu buradan. Ama Süveyda, zarfını görüp okuyamadığım bir mektup gibi gitmişti. Herhalde inşaatın yapımıyla birlikte geri dönerdi. Ben de o günün hayalini, hayaller kurarak bekleyecektim.

***

Koca arsayı çevreleyen branda yetmezmiş gibi konağın temel alanını da brandalarla çevirdiler. O günden sonra ne bir iş makinesi ne de ustalar gözüktü. Ercüment ikide bir gelip “Olacak olacak… Çok güzel olacak oğlum!” deyip inşaat alanını bir süre izleyip gidiyordu. Kuruyemiş dükkânı için kavurma makineleri almış, malzemeleri ucuza temin etmek için de birkaç kişiyi devreye koymuştu. Eksiklikleri yavaş yavaş giderecekti.

Brandalar çekildikten iki gün sonra Süveyda yeni açmış begonyalar gibi karşıma çıktı. Kulübede oturmuş spotçudan getirilen masanın çekmecesinden çıkan, Ayfer Tunç ile tanışmama vesile olan kitabı Aziz Bey Hadisesi’ni okuyordum. Hikâyenin girdabından sıyrılıp dışarıda bir hareketlilik var mı diye bakarken Süveyda’nın kumral, kıvırcık saçları penceremin manzarası oluverdi. Ah be Süveyda! Ayfer Tunç gibi seninle de geç tanıştık. Olsun, bir önemi yok. Öyle de kolay kapıldım girdabına. 

Yaşar’ın kulağına eğilip bir şeyler fısıldayarak yanlarından ayrıldı. Herhalde gider diye düşününce kulübeye doğru salına salına yürüdüğünü gördüm. Her adımında içimdeki heyecanı dilime dolayan bir tedirginlik kapladı benliğimi. Ne için geliyor olabilirdi ki? Acaba susamış mıydı? Arkamı dönüp birkaç gün önce evdeki bodrumdan getirdiğim, bir gün lazım olur diye dip köşede uzun zamandır bekleyen sararmış sebile baktım. Yeşil ışık yanıyordu. Ama belki de susamamıştı. Helayı soramaz mıydı? Sorar elbet, niye soramasın. Kıraathaneye götürmek olmaz. Neyse, olmadı ablamlara götürürüm. İçimdeki bu anlamsız muhasebe, pencerenin önünden geçen Süveyda’nın bana gülümsemesiyle son buldu. Kalbimdeki ritmik atışlar, dışarıdan gelen gürültüyü bastırdı. Kapı aralandı, siyah bluzunun altında bileklerine kadar uzanan kot pantolonuyla içeri girdi.

“Hoş geldiniz.” diyerek dilimin dizginlerini elimle sıkıca kavradım.

“Hoş buldum.” dedi cana yakın bir edayla.

Etrafı kolaçan etti. Ne için geldiğini sormak istesem de soramadım. Yoldan gelen her misafire ikram edildiği üzere arkamdaki sebilden bir bardak su doldurdum. Suyun soğukluğu parmak uçlarımdaki sıcaklığa galip gelmeye çalışıyordu. Öyle de oldu. Burnuma daha önce merdiven altı üretilen parfümcülerde en çok rağbet gören o hiç de yabancı olmadığım koku geldi. Koku, bir kedinin yumakla oynadığı gibi oynadı benimle. Dönüp su bardağını uzattığımda, kitabı eline alıp çekyata oturmuştu.

“Sever misin okumayı?” diye sordu sayfaları karıştırırken.

“Severim.”

Su bardağına uzanırken bacak bacak üzerine atarken fark ettim bileğindeki o bir çift kirazlı halhalı.

Su içerken görmeliydin kendini Süveyda. Yutkunurken âdemelmasındaki dalgalanmayı… Dudağındaki çatlaklara tutunan su damlasının, bir çöle dökülen yağmur suları gibi süzülüşünü görmeliydin. Belki de şimdiye kadar, yutkunduktan sonra derin bir nefes alıp kabaran göğsünün bir mevsimin başlangıcı olduğunu da görmedi kimseler. Ben gördüm Süveyda. Ben gördüm.

Oturuyorum karşına ve neler okuduğumu soruyorsun. Elime geçen her kitabı okuduğumu, seçici bir okur olmadığımı söylüyorum. Pek okumadığımı, elindeki kitabı bile şu masadan çıkarttığımı ve zaman geçirmek için okuduğumu söylemeye cesaret edemiyorum. Gülüyorsun. Resime, tarihe, mitolojiye, sanata olan ilgimi soruyorsun. Sana iyi görünmek adına ilgi duyduğum yalanını söylüyorum. Oysa Mona Lisa’dan başkasını bilmem. Gülümseyişi de sinirlerimi bozar zaten. Bir de Zeus’u çokça duymuşluğum vardı. Sen ise Velanquez’in Nedimeler’indeki ışık oyunlarını, fotoğrafik bir açıyı nasıl yakaladığını, rastgele kullanılmayan figürleri, duvardaki tabloları, aynadaki kral ve kraliçeyi, Velanquez’in bakışlarının her seferinde izleniyormuş hissiyatı vererek seni nasıl ürküttüğünü ve aklımda yer edinemeyen yığınla detayları büyük bir sabır ve heyecanla anlatmaya başlıyorsun. Tabloyu görmüşlüğüm yoktu ama öyle bir anlatışın vardı ki içinde bulmuştum kendimi. Sen gözümde tablodaki prenses kadar ihtişamlı ve ilgi doluydun. Ben ise bu tablonun cücesiydim.

Ardından Borges, Pessoa, Camus, Neruda, Furuğ… Oğuz Atay’da duruyorsun. Sadece yirmi sayfa okumaya tahammül edip duvara fırlattığım Tutunamanlar’dan söz ediyorsun. Okuyup okumadığımı soruyorsun. Bitiremediğimi söylüyorum. Bitirmekle bitmediğini söylüyorsun. Susuyorum.

Ne bileyim Süveyda, böyle düşlememiştim ki seni. Aslına bakarsan her şekilde düşlemiştim. Sevişken alnında biriken teri elinin tersiyle silerken ki şehvetini, yediğin şeftalinin alerji yapıp boynunda oluşturduğu kızarıklıklara merhem sürüşünü, ev işlerinde sana yardım etmeyişimdeki sitemlerini, çocuk yapma fikrinin korkunçluğunu parktaki kaydıraktan kayan çocuklarda yitirişini…

Eve geldiğimde elindeki projelerin niteliklerinden söz ettikten sonra pazardaki fiyatlardan dem vuruyorsun. Patatesin kilosu kaç lira olmuş biliyor musun? diye soruyorsun. Ben ise günün yorgunluğuyla uzanmış, televizyon izliyorum. Bir kulağım sende. Sorularına karşılık geveliyorum. O ilk evlilik aylarının heyecanı kalmamış. Soru sormayı bırakarak televizyona dalıp uyuyakalıyoruz. Zaten evliliğin amacı da bu değil mi? Beraber bir televizyon karşısında uyuyakalma.

Sen konuşmaya devam ettikçe hayret ediyorum. Mimiklerimden anlamadığımı seziyor, daha anlamadığım yerleri tane tane yeniden açıyorsun. Gece gibi parlıyor gözlerin. Karanlığında uyumak istiyorum.

Kapı hiç tıklatılmadan ansızın açıldı, Yaşar ciddi bir tavırla “Gidiyoruz.” diyerek kapıyı aralık bırakıp gitti.

Gitmek zorunda değildin ama neden geldiğini bile hâlâ bilmiyordum. Baban bulabilirdi evi nasıl olsa. Kaldı ki annenin de sana ihtiyacı yoktu muhtemelen.

“Her şey için teşekkür ederim.”

Her şey bir bardak su ve biraz muhabbetten ibaretti. Çok şeye bedeldi.

Ayağa kalkıp elini uzattı. Elleri ellerime değince, bir bulutla tokalaşıyor gibi hissettim.

Kapı aralığındayken “Bekle!” diye bir haykırış ateşlendi içimden. Ne diyeceğimi bilemedim. Korkmuştu. Anlam veremeyip kaşlarını çattı. Gözüm kitaba takıldı.

“Şey… kitap… Kitabı alabilirsin. Hediyem olsun.”

Gülümseyerek kitabı alıp bir kez daha teşekkür etti.

Kitabı henüz bitirmemiştim. Kitap gibi Süveyda da yarım kalarak gitti.

***

Gece yarısı bir kamyonet gürültüyle inşaatın girişine geldi. Kulübeden çıkıp feneri şoförün yüzüne tuttum. Elini gözlerine siper etti. Tanıdık bir ses yandaki koltuktan seslendi.

“Biziz biz.”

Ses Yaşar’dan başkasına ait değildi.

“Hayırdır bu saate Yaşar Bey? Bir sıkıntı yoktur inşallah?”

“Çocuklar malzeme yükleyecek. Bir şey yok.” Şoförü dürttü. Kamyonet ardında toz bulutu bırakarak inşaat alanına girdi. 

O geceden sonra inşaat sahasında hiçbir hareketlilik olmadı. Ne bir usta ne gelen malzemeler ne iş makineleri ne Yaşar ne de Süveyda. Birkaç gün sonra olağan dışı bir durum olduğunun farkına varabildik. Ercüment ilk birkaç gün cenaze ya da hastalık olabileceğini düşünmüştü.

“Oğlum Ercüment adamlar ortada yok. Telefonlara ulaşılmıyor. Şu şirketin varlığı da yokluğu da belli değil. Polise gitmek gerek, olmaz böyle.” dediysem de dinletemedim. Beşinci gün baktı olacak gibi değil emniyetin yolunu tuttuk. İfadeleri verip davacı olduk.

Ercüment hem evinden hem de işinden olmuştu. Handan’a ne diyecekti? İdareten kaldıkları kiralık evin kirasını nasıl çıkartacaktı? Kuruyemiş dükkânı için aldığı malzemelerden bazılarını satardı belki. Bir süre de olsa idare ederdi de ya sonra? Ercüment, bir imzayla varlığını yokluğa çevirmişti.

Günlerce emniyete gidip geldi. Baktı ki ses seda yok, oturup beklemeye başladı. Kuruyemiş dükkânı için aldığı malzemelerin hepsini sattı. Yer fıstığı kavurma makinesini kıraathane sahibi Enver Abi’ye sattı. Enver Abi’nin sabahtan kavurduğu yer fıstıklarının kokusu sokağa yayılıyordu. Herkeste iştah açan bu koku Ercüment için dert tasa doğuruyordu. Bu kesif kokuyu soluduğumuz bir sabah televizyondaki haberle sarsıldık. Ercüment önce buz kesildi, ardından ayaklanıp kasadaki kumandayı alarak televizyonun sesini açtı.

“Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, kaçak yollarla yurt dışına çıkartılmaya çalışılan, Bizans ve Osmanlı dönemine ait olduğu saptanan birçok altın, gümüş, sikke ve çeşitli tarihi objelerin de aralarında bulunduğu 324 parça tarihi eser ele geçirdi. Yapılan açıklamada değeri paha biçilemeyen, Yusuf Kâmil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım’a eski Mısır valisi olan babası Mehmet Ali Paşa tarafından hediye edilen kolyenin de olduğu belirtildi. Kolyenin, antik Mısır döneminde firavun ailesine ait olduğu düşünülüyor. Kolyenin varlığı uzun yıllar bir efsane olarak anlatılıyorken, Mehmet Ali Paşa’ya nasıl ulaştığı henüz bilinmiyor.”

Ercüment diğer masadakileri süzdü.

“İnanmıyordunuz bana değil mi? Alın size o zaman! Paşa konağı mıymış değil miymiş he!”

Ercüment’in bu haberi gördükten sonra ilk olarak bu tepkiyi vermesi beni oldukça şaşırtmıştı.

“Hadi lan hadi gidiyoruz!”

Tam çıkmak üzereyken adliye sarayından ikişer polis nezaretinde çıkartılan Yaşar’ı gördüm. Ceketinin yakasıyla yüzünü gizlemeye çalışıyordu. Gözüm Süveyda’yı arıyordu. Oradaydı. Araca bindirilirken görmüştüm. Başını eğmiş, saçları yüzünü örtüyordu. Araca adımını atarken pantolonu bileklerine kadar çekildi. Bileğinde bir çift kiraz tanesinin sallandığı halhal duruyordu.

Ferhat BİRLİK


Like it? Share with your friends!

Ferhat Birlik
Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.