Kayıp Ruhların Şehri


Sevgiyi hiç yaşamamış bir kalp nasıldır bilir misiniz? Küf tutmuş, soğuk, nemli, karanlık duvarlara benzer. Rutubet tutar sevgisiz kalp. Tıpkı yosun tutmuş sert bir kaya gibi.

Bir gün, birinin çıkıp da, kalbimi çalkalayıp içinde ne var ne yoksa bütün tortularını söküp atacağını söyleselerdi, onlara bir güzel yumruk atıp doğduklarına pişman ederdim. Ama işler hiç de öyle değilmiş. Katran karası gözleri soğuk kalbimde öyle yangınlar çıkarmış ki, hala sönmek bilmeyen bir volkan gibi kaynıyor yüreğim.

O gün, her şeyin çok kötü gittiği bir gündü. Tıpkı diğer günler gibi. Ölüme öylesine yaklaşmıştım ki, Azrail’in nefesini omuzumda hissediyordum adeta. Hastaydım! Sebebini bilmiyordum hastalığımın. Doktorlar bile bilmiyordu ki. 2 ay sonra öleceksin demişti o huysuz, yaşlı doktor. Kapıyı çalmadan içeriye girdim diye ne çok söylenmişti bana. Sadece 2 ay ömrümün kaldığını söylediği gün, “Zamanın o kapıyı çalmayla kaybetmeyecek kadar azmış delikanlı. Bunun için üzgünüm!” demişti. O haberi duyduğumda, kaybedecek hiç bir şeyimin olmadığını düşündüm. Yani değişen bir şey olmayacaktı. Üzgün değildim, tam tersine mutlu olduğum bile söylenebilirdi. Bir ölüden farksız değildim zaten. Benim için kimse ağlamaz. Arkamdan gözyaşı dökecek kimsem yoktu sonuçta. 

Ailem hiç sevmedi beni. Aile bile denemezdi ki buna zaten. Sarhoş bir anneden, midesindekilerini bir bar tuvaletine  boşaltırken, doğmuşum. Ömrü boyunca beni ayak bağı gibi görmüştü. Babama çok aşıkmış zamanında ama babam başka bir kadınla evli olduğu için annemin hamile olduğunu öğrendiği zaman onu terkedip gitmiş. Annem, benden kaç kere kurtulmak istese de bir türlü başaramamış. Dediğine göre, ben olmasam babam onu her türlü kabul edermiş. Yüzünü bile hiç görmediğim babam.

Bazen, neden geldim bu dünyaya diye kendimizi sorgularız ya, sonra cevabını veririz “Benim bu dünyadaki amacım şu…” diye. İşte benim ona verecek cevabım bile yoktu. Büyük bir boşluktum dünyada. 55 kiloluk bir boşluk. Yani anlayacağınız köprüden önce son çıkışta, hayatın trafik ışıklarında kaybolmuştum.

Ve o ışıklarda onu gördüm. O köprünün en sonunda. Bu güzel şehrin ışıklarını sönük bırakan o katran karası gözlerini bana dikmiş öylece bakarken, kirpiğinin ucundaki gözyaşı damlası değerli bir elmas gibi parlıyordu. Hayat, orada iki anlığına durmuştu sanki. Yavaş çekimde yürür gibi ona doğru yürürken birden bire o büyülü sessizliği bozdu.

-Sakın daha fazla yaklaşma!

-Tamam sakin ol! dedim sakin olan sesimle.

Sesim sakindi ama kalbimde bir bomba patlıyordu adeta. Bu zamana kadar sadece kan pompalamaya yarayan bu şey ilk defa atıyordu sanki.

Karşımda kadar bitkin görünüyordu ki, uzun simsiyah saçları rüzgarda dağılıp yüzünü örterken bir an olsun elini saçına götürüp yüzünden çekmeye çalışmadı. Buna bile gücü yoktu sanki. Saçlarını düzeltmem için yavaş yavaş ona uzatırken elimi, tek omuzunu havaya kaldırdı. Ona dokunmamı istemedi ama ses de çıkarmadı. O kadar çok titriyordu ki, bir kuş gibi ürküp uçmasından korktum.

Ellerimi hızlıca geri çekip,
-Bak konuşmak ister misin? İstersen biraz geri çekilelim. Şu banka oturalım mı? Su ister misin?

Tanrım! Ne yapıyordum? Ardı arkasına bir sürü şey söyleyip onu belki de daha da uzaklaştırıyordum.

-Tamam istersen susarım. Ama sadece atlamayacağına dair sana güvenmem için izin ver ve şu elini uzat da seni biraz geri çekeyim.

-Benden ne istiyorsun? diye bağırdı. Bırak da kurtulayım. Nasıl olsa ne hayat beni kaybedecek ne de ben hayatı.

Aynı benim gibiydi…

-Evet hayat bir şey kaybetmeyecek aslında,  dedim. Kaybeden sadece tek taraf olur. Ve bu durumda da o sen olursun.

-Yalnız bırak beni, git başımdan!

-Gidemem! Aklım sende kalır. Acaba o kız atladı mı diye yer bitiririm kendimi. Hem sen olsan gider miydin?

Sustu. Kendi kendine bu sorunun cevabını düşünüyor gibiydi.

Pek emin olmayan bir ses tonuyla.
-Giderdim. Herkes kendi kararını kendi verebilir dimi?

-Tamam. Nasıl istersen öyle davran. Ama ya ölmezsen? Belki de sakatlanırsın ve bundan sonraki hayatını da başka türlü acılarla geçirirsin!

-Ne saçmalıyorsun sen?

Kaşlarını çatmıştı.

(Ne saçmalıyordum sahi ben?)

Sol cebimden çıkardığım sigaramı yakmaya çalıştım. Yüzlerce kez izlediğim bir film sahnesini izler gibi onu izliyordum.

-Ölümü hiç umursamayan biri olarak bir başkasını bu hayata bağlamaya çalışmak ne güç bir şeymiş? dedim gülerek.

Sinirlenmişti.

-Kimse senden böyle bir şey istemedi!

-Bak bence 2 ay ömrü kalmış biriyle hayat pazarlığı yapma!

O sırada gücünü toplamış gibi rüzgarda dağılan saçlarını yüzünden hızlıca çekerek bana baktı. Bunlar hayatımda gördüğüm en güzel gözlerdi. Dikkatlice yüzümü inceliyordu. Gamzelerimi görünce bakışları yumuşadı.

Hafifçe ona yaklaşıp bileğime taktığım lastiği saçlarını toplaması için ona uzattım.

-Seninle bir anlaşma yapalım mı? dedim.

-Ne anlaşması?

-İki ay daha nefes alabilecekmişim… Yaşlı doktor öyle söylüyor. Bu iki ayı hayatımda yapamadığım şeyleri yapmaya adayacağım. Bazen yaramaz bir çocuk gibi, bazen de başkaları için yardım etmeye çalışan bir yardım gönüllüsü gibi yaşayacağım hayatı.  Daha çok seveceğim, daha çok ağlayıp daha çok güleceğim. Mesela izlemediğim filmleri izleyeceğim. Önceden ağzıma bile sürmediğim yemekleri yiyeceğim. Bu zamana kadar yapamadığım her ne varsa işte.  Benimle sadece iki ay yaşamaya var mısın? Kaybedecek bir şeyinin olmadığını sen söyledin. Sonra istersen iki ay sonra senin için yine bu köprüde buluşuruz. O zaman söz veriyorum seni vazgeçirmeye çalışmayacağım. Hatta belki o gün ben olamam, yani zamanım kalmayabilir. O halde sen yalnız gelirsin. Ne dersin?

Gözlerindeki yaşları silerken bir yandan da gülümsüyordu.

-Dalga mı geçiyorsun sen? Hiç tanımadığım biriyle iki ay mı geçireceğim. Belki sende beni üzeceksin. Diğerleri gibi. Zaten bu zamana kadar yeterince incindim.

Haklıydı. Bana nasıl güvensin? O kadar incitmişler ki onu. Öylesine yorgun ve kayıp ki ruhu!

O sırada onun güvenini nasıl sağlayacağımı düşünürken sol yanımda, göğsümün biraz altında, alev alev yanan, çarpıntısından bedenimi titreten o şeyin varlığını hissettim. Kalbimin! Boğazıma kadar atıyordu sanki. Ağzımı açsam dışarıya kaçacak gibi. Daha önce hiç yaşamadığım bir duygu.

Bu güçle yavaşça ellerimi tekrar uzattım ona. Bu sefer daha cesurdum. Gözlerimin içine bakıyordu. O ateşi o da görmüştü sanki. İnanmak istiyordu bana. Tereddüt etmeden elini verdi. Ama titriyordu eller. Onları sıkıca tutup kalbime götürdüm. O kadar soğuktu ki. Üşümüştü. Üzerimdeki deri ceketimi çıkarıp omuzlarına bıraktım.

O gün orada bir mucize gerçekleşmişti. İyiydim. Hiç iyi olmadığım kadar. Bu mucizenin adı “Sevgi” oldu. Kalplerimiz orada birbirini buldu. Hayatımızın kesiştiği köprüde. Benim hastalığım orada bir şekilde son bulmuştu. Yani birbirimize şifa olduk. O yaşlı doktor yeni teşhisimi koymuştu, “Fevkalade Aşık”.

Sayısız iki ay geçip gitti ömrümüzden ve biz o köprüye bir daha hiç gitmedik. Hayat bizi kaybetmedi. Biz de hayatı.

Şimdi o katran karası gözleri hep gülümseyerek bakıyor. Ve ellerimi hiç bırakmadı.

Burcu YILMAZ


Like it? Share with your friends!

İncetezat Edebiyat
Kişisel yazılarınızı bize göndererek sitemizde yer almasını ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. https://www.incetezat.com/misafir-yazarlik/

1 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir