Kutu


Cumartesinin biri, uzun ya da kısa olmayan gözlüklü bir adam evinin salonunda pencereye dönük, oturuyordu.  Tek başınaydı. Amacı yaslanıp dinlenmek, canı isterse biraz kitap okumaktı. Gerçi son günlerde canı pek bir şey istemez olmuştu. Sebebi nedir bilinmez bir iç sıkıntısı vardı. Bir türlü rahata eremiyor, durmaksızın onu kemiren hislerden kurtulamıyordu. Artık neyi düşünse katlanılamayacak kadar tiksinç geliyordu ona. Sanki içindeki kara bulutlar etrafını da ele geçirmişti. İstemiyordu. Tek bildiği buydu. Ve bu onu devasa bir yalnızlığa itiyordu. Çünkü bir müddet sonra ne kimsenin ona ne de onun kimseye söyleyebileceği bir şey kalmıyordu. İnsanlar sıkılmanın ne büyük dert olduğunu bilmiyordu, anlamıyordu. Hem anlasalar ne olacaktı sanki? Hiçbir şey istemediğinden emin olan biri için ne yapılabilirdi?

Adam kitabı eline aldı. Üç beş sayfa okudu ve umutsuzca bıraktı. Odaklanamıyordu. Gözleri satır aralarına kayıyor, ne kadar istemediğini düşünüyordu ve nasıl yavaş yavaş çürüdüğünü.  Kendine baktı. Sandalyesinde oturan bir ölüydü aslında. İçten dışa bozuluyor, yok oluyordu. Kitabı hemen yanındaki aynanın büfesine tokat atar gibi bırakıp iyice uzağa itti. Biraz sonra tekrar canlıydı. Kalktı. Etrafına baktı. Eski moda iki koltuk, bir tüplü televizyon. Camın önündeki sandalye ve yanındaki aynalı büfe olmasa ömrünü burada geçirmeye dayanamazdı.

 Dikkatini dağıtıp, her şey normalmiş gibi hissedebilmek için televizyonu açtı. Kanalları tek tek geçerken her biri onu biraz daha öfkelendiriyor, öte yandan durulmaya çalışan parçasını da umutsuzluğa itiyordu. Nitekim sonuç, umuduyla birlikte yok olan sakinleşme arzusu oldu. Artık sinirinden dişlerini sıkıyor, odada volta atıp içindeki şiddete bir muhatap arıyordu. Nitekim buldu da. Televizyonu kucaklayıp yere fırlattığı anda artık onun içindeydi. Doğrusu, odadaki kutuyu yok etmek, odayı dünyanın içindeki bir kutu yapmıştı onun gözünde. Bu fikir boğazına yapıştı, onu öldüresiye sıktı sıktı sıktı. Dışarıda koca bir dünya vardı. Hiç geçmediği, adını bilmediği sokaklar, bu sokakların kendine özel ve onun hiç duymadığı ağızları… Dahası, insanlar vardı. Dizlerinin üzerine düştü. Canı yanıyordu. “Neden kendimize kutular inşa edip, perdelerimizi sımsıkı kapıyoruz ki?” diye düşündü. Eğer biraz iyi hissedebilseydi kalkıp bütün perdeleri sökecekti yerinden. Dünyayı görmeliydi. Ama nefes alamıyordu. İçi sıkılıyordu adamın, nefes alamazdı ki. Ve insanlık bunun ne büyük dert olduğunu hala bilmiyordu.

Tam duvarların, üzerine doğru koştuğu anda gözlüklerini çıkardı. Şimdi her şey daha da karmaşıktı. Bir atılımla ayağa kalktı, çevresinin daralmasına karşın ortadan yukarı fırlayacak gibi bir hali vardı. Ancak saniyenin onda biri gibi bir süre aynadaki yıkıcı yansımasına tanık oldu. O da neydi öyle? Kendisi bile ona sırt çevirmişti. İşte, ensesi, taralı saçları, bahsi geçen sırtı! Midesi bulandı. Ne olacaktı ya? Kendi de etten kemikten bir insan değil miydi nihayetinde? Herkes gibi anlamadığı yerde, o da uzaklaşacaktı. Alnından, boynundan soğuk terler damlıyordu. Kendini ölüme bıraktı.

Birazdan adam yine ölmemişti, uyandı. Daha iyiydi. Ne yapacağını biliyordu. Perdelerini tek tek çıkardı. Cama dönük sandalyesine oturdu. Buranın perdesini genelde açık tutardı. Bu yüzden ona dokunmadı. Kitap bıraktığı yerde duruyordu. Başka ne olacaktı sanki? Kalkıp dans edecek hali yoktu ya. Eline alıp almamak arasında kaldı. Tekrar kötüleşmekten korkuyordu. Korkunç yansımasını anımsadı. Acaba onun baktığı yerde de bir ayna var mıydı, arkasını dönmüş bir kendi daha? Birden kahkaha atmaya başladı. Bu ufak gülme krizinden sonra düşünceleri büfeden uzaklaşmıştı.

 “O kadar komik ki bir de bu duvarları renk renk boyuyoruz.” Gözleri yaşarana dek güldü. “Mobilyalar seçiyoruz, halılar uyduruyoruz. Ne için? Kendimize küçük kutular inşa ediyoruz. Sadece biz varmışız gibi hissetmek istiyoruz. Karşı evin balkonundakilerden rahatsız oluyoruz. Sahipleniyoruz. Parayı verdik mi bu ev bizim sanıyoruz. Bu toprak bizim. Nasıl da toprakların sahibi olabileceği fikrine kapılıyorsak! Bir de kat kat istifliyoruz kendimizi. Üst üste yaşıyoruz. Ama tanışmıyoruz, anlaşamıyoruz bile.”

Aniden ayaklandı. En son ne zaman konuştuğunu hatırlamaya çalıştı. En aşağı iki gün olmuştu.

 “Haydi bakalım, dışarıya.” dedi sesli bir şekilde. Sesinde az sonra gerçekleştireceği büyük planlarının mutluluğu vardı. Daire kapısından çorapsız ayaklarıyla çıktı. Yangın alarmını çalıştırdı. Hızla kutusuna dönüp dünyanın da aslında bir kutu olduğunu idrak etmesini sağlayacak hareketi yaptı: Kendini perdeli tek camından dünyaya fırlattı.


Like it? Share with your friends!

Betül Nisa Genç
İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend