Maç


Sizin de eminim ki benim gibi bazı saplantılarınız vardır. Mesela maçlarda bir taraftar olarak elinizden geleni yaparsınız. Bağırırsınız, çağırırsınız, ayakta sesiniz kısılana kadar tuttuğunuz takım için tezahürat edersiniz. Benim bir saplantım var, evet ama artık sizlerden çok farklıyım. Ben bağıramıyorum!

Saha da birisi beni görmezlikten geldi mesela… Ben yokmuşum gibi üzerimden geçmeye çalıştı, önümde ki adama vurmak için. Hani uçma yeteneğini O’na verseler bir kartal gibi uçaçak, adamı pençesine takıp götürecek, yemek için…

Neyse ben bu hikayenin ta başından anlatayım size. Nasıl görünmez olduğumu anlarsınız böylece…

Bir zamanlar ki ben hatırlamıyorum bunu, belleğim iflas etmiş… Zaman akıp gitmiş ama ben olduğum yerde kalmışım. Hep eski de kalan yada bugünüm olan saplantımda kalmışım. Hala da kalmaktayım gerçi…

Evimizin önünde çocuklarla hep top oynardık. Kızlarla oynanan oyunları oyun saymazdık. Büyüklerimiz bize kızardı, tabiki de her ay yeni pabuçlar aldıklarından. Çocuğa ayakkabı dayanırmış, hele de top peşinden koşuyorsa. Neyse evimizin önünden ayrılamazdık uzaklaşak bize yasaktı. Bir yerden bir yere gidemezdik. Nah şurada kahvehane vardı. Sanki babalarımız bizimle ilgilenirdi de hep onların gözü önünde olmamızı isterdi. Gözlerinin önünden ayrılıversek bu hergeleler nereye gittiler diye o çok sevdikleri oyunlarından kopmak zorunda kalacaklardı. Canını alsınlar ama oyunlarından koparmayalımdı onları. Bizde babalarımızın erkek çocukları olarak aynı onların gibi oyunlarımıza dalar, top peşinde koşardık. Koşturmak dediysem işte üç evi geçmeyecek şekilde. Sınırlarımız vardı bizim, belki de saplantılarımız.

Aklımı derslerime veremez oldum. Ve bir gün öğretmenimden dayak yedim. İlk başta ne olduğunu anlayamamıştım. Sıranın altında meğersem küçük bir top ile ayaklarımın altında oynuyormuşum. Bu top ne zaman geldi de benim ayaklarımın altına dolanıverdi, anlayamadım. Yanağıma vuran her tokatta ben kendime geliyordum. Bizde baba dayağı meşhurdur, hiç gocunmadım nedense atılan tokatlara. Öğretmenimden yediğim her tokat babamı hatırlatır, sesimi bu yüzden çıkaramazdım. Gerçi Öğretmen denildiği zaman adından olsa gerek saygımız sonsuz, Öğretmenimiz ne derse o kabulümüzdü.

Neden bu kadar dayak yediğimi anlayamamıştım. Meğersem – sonradan öğrenmiştim – ayağımdaki o küçücük top öğretmenimin bebeğine aitmiş. Alt tarafı bir top yüzündendi bütün hikaye…

Bizim kadınlarımız her akşam dedikodu yapmak için kapının önüne çıkar. Kız çocuklarının biraz nefes almasını sağlamak için. Kız çocukları bir nevi evin ikinci hanımıydılar. Onlar daha küçük yaştan ev kadınlığına hazırlanır, gerçi kaderleri mi hazırlar bilinmez ama onlardan sorulurdu herşey. Evin her ihtiyacını karşılardılar. Öğretmenimizin hanımı da bizim analarımız gibi hiç gocunmadan kapının önünde oturur, hanımlarımızı bilinçlendirmek için kendinden geçerdi. Bir yaşındaki erkek çocuğun elindeki top düşüp sokağa doğru yol almasaydı, işte o top benim ayaklarımın altında bir o yana bir bu yana doğru hareket etmeyecekti… Ve ben o top’u almak için can atmayacaktım. O küçücük top bir hayatı nasıl değiştirdiyse, işte saplantılarımda hayatımda böylesine yer edindi. O bir yaşındaki bebek nedeni belirsiz – ki aslında biliyorduk – yüksek ateşten dolayı öldü. Elindeki o küçücük top elinden düştü… Tıpkı ev kadınlığın o beceriksiz halindeki gibi… Bebeğin nasıl uyutulacağını öğrenmek isteyen -­ ki acaba gerçekten de ister miydi? – ve bunu ilk deneyiminde beceremeyip hayatı boyunca vicdan azabı çekeceği bir ev kadını işte o bebeği düşürdü. Kimselere ne yaptığını söylemedi. Doğruca anasının koynuna verdi anası bebeğini önce sakinleştirdi sonra da onu uykuya teslim etti. Yüksek ateşten öldü. O küçücük bebeğin bedeninde kapkara bir benek oluştu ve gözlerini açmamacasına uyudu. Bize anlatılan o bambaşka dünyalar kapanır oldu. Yeni demediğimiz aslında babalarımızdan bildiğimiz o eski kapı yeniden açılıverdi. Elimizdeki kitapları bırakır olduk. Babamızın yerine yine oradan oraya koşturmaya başladık. Gizlice arada kitap okurduk. Okullar erken kapandığı halde hergün okula kaçardık. Öğretmenimiz okulu bıraktı. Çok sonradan öğrendik ki yeniden bir bebekleri olmuş. Fakat bu sefer kızdı işte… Kızı büyüyecek ve kim bilir başına neler gelecekti. Bunun korkusunu her zaman yüreğinde taşıyacaktı. Kendinden kaçtığı gibi bizden de kaçmıştı öğretmenimiz. Bir şey diyemezdik ki zaten. Bırakmak isteyeceğimiz anılarımıza doğru gitti…

Ben o dayağı unutamam. Ben o küçücük topu unutamam. Sakladım, bir kutuya koydum. Arada özledikçe bakar oldum… Babama inat bir hayalim vardı benim. Büyüyünce iyi bir futbolcu olmak… Top peşinde koşacaktım. Küçük top yüreğimde koşacaktı. Bir sokağa sığmayacaktı. Peşinden koştuğum top ise bana bambaşka dünyalar açacaktı. Çok çalışacaktım. Ve bir gün sokağımızdaki üç evi aşacaktım….

Çalıştım didindim, saplantılarıma kendimi ortak ettim. Elimdeki küçük top benimle her yerdeydi. Bu küçücük topun ne gizemi vardı ki beni ona karşı büyülüyordu, kendine hapsediyordu. Öğretmenimi bulmaya çalıştım. Askerliğim biter bitmez çok uğraştım onu bulmak için. Önümde artık bir engel yoktu. Bizim burada erkek çocukları erken askerliğe gider ve de erken evlendirilirdi. Benim bir sevdiğim bile yoktu. Varsa yoksa küçük bir top peşindeydim. Öğretmenimi bulamadım. Sonraki yıllarda onu bile unuttum. Sadece… Neyse…

Klüplerde oynamaya başladım, iyide oynuyordum hani J İçimdeki yangını ancak top peşinde koşturarak söndürüyordum. Artık bir topu kaçırdığımda küfür etmesini de öğrenmiştim. Bizde saygı çok önemlidir küfür edilmezdi, küfür nedir bile bilmezdik biz! Bazen utanarak söyleniyordum bazen de tüm hırsımla haykırarak…

Çok para kazanmaya başlamıştım. Kızlar peşimdeydi. Ben ise işime konsantre olmuş durumdaydım. Gece çıkmalara başlamıştım mesela… En büyük değişikliğim bu gece çıkmalarımdı. Bizde eskiden yani erken yatılır ve daha güneş doğmadan kalkılırdı. Ne kadar erken yatarsak yatalım geceler bizimdi. Kimse karışamaz, duyamaz ve göremez… Bizimdi hayallerimiz, bizimdi dünyamız. Bazen kardeşlerimle birlikte gecenin kaçı olursa olsun kalkar, gökyüzünü seyre dalardık. O yıldızlar bizi alır götürür, biz babamın ayak seslerini duymazdık. Bağırmasını ancak tokat yediğimizde anlardık. Yatağa yattımığımızda ağlamazdık bile, o yıldızlar bizi alıp götürmüştü ya, yeterdi… Fısıldaşarak hayellerimizi konuşurduk. Küçük kardeşim doktor olacaktı mesela… Büyük abim polis ve ben ise futbolcu… Benimle dalga geçerlerdi ama en çok da beni kıskanırlardı sanırım. Benim hala çocukluğumu yaşadığımdan dolayı… Abim; babam gibi insanları yakalamak isterdi. Kadınlarını dövdükleri için… Canım Abim nurlar içinde yatsın anama çok düşkündü. Kıyamazdı o’nun dayak yemesine… Hem kaç kez kurtarmıştır dayak yemesin diye. Küçücük bedenini babama sunmuştur. Babamın bıraktığı izler yüzünden abim polis olamadı, askerliğini bile yapamadı. Babamın sarhoş kafasıyla birlikte saplanıp kaldı. Belki polis olamadı ama o insanları hep korudu elinden geldiğince… Benim babamdı, Abim… Emeği çoktur üzerimde… Bir gün ben maça çıkacakken sarhoş olan babam önümü kesti, gidemezmişim, çalışmalıymışım, bu eve para getirmeliymişim, mişim, mişim, mişim… Ne olduysa işte o zaman oldu, ben babamı kaybettim. Bir şeyler oluverdi, anlayamadım, kavrayamadım. O parlak metal parçası neydi ve o’nun üzerindeki kırmızı boya da neyin nesiydi? Elimdeki küçücük topu sıkıyorum. Ne kadar sıkarsam sıkayım içindeki gazı söndüremiyorum. Babam yerde iki büklümken, abimin yüzündeki tebessüm ‘ işte oldu’ der gibiydi. Ben birini kurtardım bu zalim adamın elinden diye…

Etrafımdaki kalabalık sesleri, yine mi küfür ediyorlar? Beni neden görmüyorlar? Eziyorlar beni, ne oldu, bu sandalyeler ne zamandan beri stadın içinde? Bu sesler, bu insanlar, bu bağırış çağırışlar… Bu küfürler? Oyuncular nerede? Ya hakem? Dur diyemedi mi? Bu maç böyle bitmemeliydi… Oğlum nerede?

Oturuyorum, sessizce, gözlerim doluyor birden. Elimdeki küçük topu sıkıyorum, canımı sıktığım gibi. Nefes alamıyorum… Her yerde duman var, sis var, gözyaşı var…

Oturuyorum, Sandalyemle birlikte şu manzaraya bakıyorum. Şaşkınım ve bir o kadar da korkuyorum. İnsanlar kaçışıyor, insanlar kovalıyor. İnsanlar acımadan vuruyor! Ve acıyan o bedenler birer birer ölüyor, kimileri yaralanıyor. Bir çocuk ağlamaklı şimdi… İçimdeki çocuk kaçmak istiyor… Birden babamı o stadın içinde görür gibi oluyorum. Cüssesi büyük, her zaman sarhoş olan babam neden o stadın içinde diye düşünmekten acizim. O hayaldeyim işte… Babamın hayaleti bırakmadı peşimi. Abim hapishaneye düşerken… Küçük kardeşim gözümün önünde şimdi… Babam yerdeyken ona suni teneffüs yapmıştı oysa ki o daha çok küçüktü. Babamı mı iyileştirmek isterdi yoksa annemin yaralarını mı? Yada abisini kurtarmak mı istemişti? Bunu hiç öğrenemedim. Babam öldükten sonra her şey değişmişti. Ben yine gece gündüz top peşindeydim. Abim ise hapiste yatmakta ve ona yakışmayan insanlarla yaşamaktaydı. Hayalleri tam tersi olmuştu. O hırsızları yakalayacakken, hapise atacakken şimdi kendi hapisteydi. Azimliydi, çok okudu, çalıştı. Hapisteyken okulundan mezun oldu. Ama hapis arkadaşları o’nu rahat bırakmadı. Bir insan başkalarını koruyabilirken neden kendisini koruyamaz işte o zaman bunu sormuştum kendime. Abimi morgda teşhis ederken bir cevap bulamamıştım bile. Cevapsız bir ölümdü abiminkisi… Bir daha gidemedim, onu mezarında ziyaret etmedim. Abim hapishanedeyken bile onu görmeye gitmedim. Gidemedim, gözlerine bakmaktan korktum. Alıp başımı büyük şehirlere gittim, büyük kulüplerde oynadım, çok ciddi paralar kazandım… Kardeşimi okuttum. Kardeşimde benden kaçmaya başladı. Kardeşim şehir değilde ülke değiştirdi. O ülkeler zaten bambaşkaydı ya neyse… O benim bile hayal edemediğim ülkelere gitti ve bir daha da gelmedi. Görevi gereği hasta olan insanları kurtarması gerekiyordu. Ve çok ciddi bir hastalığın peşindeydi. Araştırmaları vardı, o’nun ayrı bir dünyası vardı. Benim ise saplantılarım…

Annem üzüntülere gelemedi tabiki de, en küçük oğlu zaten bu yüzden gitmemiş miydi? Annem de, babam da, abimde, kardeşimde saplantıları yüzünden gidivermişti… Ben ise saplantılarımın esiriydim…

Ben saplantılarım yüzünden burada bu maçı izlemekteyim. Saplantılarım yüzünden etrafımda olan biteni göremiyorum. Başkaları da beni görmüyor zaten… Hep bir topun peşinden koştum. Şuanda oturmuş olabilirim, etrafımdaki insanlar oturmuş olabilir, oğlumu stadın içinde görmüş olabilirim, sevdiğim kadın yanımda şu maçı izliyor olabilir. Ama şuanda her şey tam tersi… Bir ben olduğum yerde oturmaktayım.

O hareketli gecelerin birindeydi, gününü hatırlamıyorum çünkü bende babam gibi sarhoştum. Futbolcu içki içmez ayaklarına karşı çok direndim. Ama ben en çok geceleri eğlenebiliyordum ve ancak geceleri top koşturmuyordum. O yeşil gözlü kız hemen de ilgimi çekmişti, beni çarpmıştı. Beni parçalamıştı, beni sarsmıştı ve beni çok korkutmuştu. Aşk kelimesi nedir bilmem ama ben onundum artık… Tılsımına girmiştim bir kere, kopmak istememiştim. Yanına gittim, normalde gitmezdim ya, neyse… Aklım yerinde değil, kalbim hızlı hızlı atmakta… Yarın önemli bir maçım var kimin umurunda? Yanına gider gitmez evlenme teklifi ettim. Nedense gülümsedi, umursamadı, sonra gözlerimin içine baktı. Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ciddileşti, dudakları dümdüz bir çizgi ve o sözcük. Tamam evlenelim. Bu kadar basitti işte…

Mahallemdeki kadınlara benzettim onu. Herşeye evet diyen bir yapısı olmasa da evet diyordu en azından bana… Beklentisi vardı, tabikide olacaktı. Beklentileri bende fazlasıyla vardı zaten. Bir haftaya kadar herşeyi tamamladık, nikahımızı kıydık. Ben eşimi deli gibi seviyordum, kıskanıyordum ve bu kıskançlıklar her geçen gün artıyordu. Top koşturmaktan bıkmıştım, zaten içkiden dolayı da pek iyi koşamıyordum. Aklım fikrim eşimdeydi. Ne yapıyordu? Kimler ile görüşüyor, konuşuyor merak ediyordum. Yakın takibe aldım her gün o’nu izliyordum. Tabiki de yakalandım, büyük bir tartışma yaşandı. Çekip gidemezdi evden, bunu biliyordum. İşte bizim kadınların bir yönü daha… Gidemezdi, çünkü gururu daha ağır basıyordu. Kaldı. Biraz yatıştıktan sonra psikoloğa gitmeye başladım. Karımı kıskanmadığımı anlatmak için çeşit çeşit hikayeler anlatıyordum. İnanan var mıydı? Bunu bütün cümle alem bilir, tabiki de kimse bana inanmadı. İnanmalarını zaten hiç istemedim. Elimde o küçücük top ve her zaman ki gibi dayanıklıydı. Sıktım, sıktım, sıktım ve patlamadı…

Sonraki yıllarda ise hep yurt dışındaydık. Kardeşimi bile gördüm. Bir Kafede kahvelerimizi yudumladık, oradan buradan konuştuk da çocukluğumuza dönemedik. Bana pis pis sırıtırdı eskiden. Çocuk musun abi der gibi yine sırıttı o buluşmamızda ve her buluşmamızda aynı sırıtmayla beni karşılıyordu. Nedense bende sırıttım. Evet aslanım hala çocuğum dercesine… Omuzlarımdan yük kalkmıştı. Artık daha sık görüşür olmuştuk. O’nun dünyasında yer almayı başarmıştım. Tabi o da benim başarılarımı gördükçe, yuvamda da mutlu olduğumu anlayınca daha da bütünleştik. Bir ailenin gerisinden geriye sadece ikimiz kalmıştık. Geçmişimizden sıyrıldık geleceğe gidiyorduk. Umutlarımıza, düşlerimize doğru yol alıyorduk.

Bu düdük sesi, bu ambulans sesi, bu kargaşa, bu insan çığlıkları nereden geliyor? Önümde duran bu adam kim? Bana ne anlatıyor? Duymuyorum bile… Gözlerim dalmış, gözlerimden yaş akmış, dişlerimi sıkıyorum, yüreğimi sıkıyorum… Elimdeki küçük Topu sıkıyorum!

Önümde yeni kuşak vardı ve benden öğrenecekleri çok şey vardı. Futbol hayatım güzel geçti de yaşlanmaya yüz tutmuş bedenim artık koşamaz oldu. Antrenörlüğe soyundum. Abim gibi koruyacaktım başında olduğum takımı, yükselecektik hep beraber, nice kupalar kazanacaktık, hep koşacaktık… Zorlu maçlarımız oldu, yenildik, yendik, kazandık, kupayı kaçırdık vb… Benim oğlum oldu da bu başında olduğum takımın futbolcusu oldu. Ne kadar üzgün olduğumu hatırladım şimdi. Ben hiçbir zaman istemedim futbolcu olmasını ama baskıda yapmamıştım. Sevdiğim kadın doktor olsun, mühendis olsun, avukat olsun isterdi de bu kerata kime çektiyse artık bizi dinlemedi futbolcu oldu ve top peşinde koşturdu. O da top peşinde koşacak, sonra aşık olacak, ilerki yaşlarında koşamayınca benim gibi antrenör olacak… Belki babasından dayak yemedi ama işte sahada oynamak zordur. Tekmelenecek, düşecek, kalkacak, sakatlanacak, belki ciddi bir hasar açacak bedenine. Zordur bizim meslek, koşmak lazım ardına hiç bakmadan. Anında harcanırsın üstelik. Tribünlerde onca insanlar bir yandan senin yanındayken bir yandan da karşındadırlar. Yuuhhhlanırsın, kafanda şişeler patlar, koltukları saymıyorum, bıçakları çeşitli aletleri… Hınçla yenilirsin belki de onlara karşı. Yılmak yok dersinde bir zaman sonra da bıkarsın. Sende onlara benzersen işte sen kendini ve de top’unu kaybedersin. Napacaksın işte sabredeceksin. İşte bunu da öğreniyorsun. Başkaldırmak ise al işte benim gibi şu sandalyede mıhlanıp kalırsın. Korkaklıktan dolayı değil şaşkınlıktan dolayı. Benim maçımda bunlar mı oluyor diye kendine hesap sorar bulursun…

Şimdi babamı özledim… Hani bana bisiklet aldığındaki halini… O bisikleti kullanamadım ben, düştüm de kızmıştı babam, başka birine vermişti. Ben bisikleti sürmeye çalışırken o küçücük bebeğe çarpmıştım. Kaçmıştım, ardıma bakmadan koşmuştum… Elindeki küçük top yere düşmüş peşimden gelmişti. Avuçlarıma almıştım topu sıkmıştım, atmıştım, tekrardan bulup saklamıştım kutuma… Sonra ise hep yanımda taşımıştım… Kimse görmemişti de sadece babam görmüştü işte… Yere düşen bebeği kucaklayan o küçük kadın alıp yatıştırma çalışmıştı da başaramayınca anasının kucağına teslim etmişti… Bebeğin vücudundaki kara leke ateşini çıkartmış ve rüyasında bilinmeyen dünyalara gidivermişti… Benim dünyamdan farklı bir yere yani… Benim bilmediğim, görmediğim… O bebeği unutamadım. Oğlum oldu ve ben oğlumu o bebeğin yerine koydum. Hep kolladım birşey olmasın diye. Üzülmesin, sıkılmasın, saplantısı olmasın diye… Oğlum benim gibi olmak istiyordu ve oldu da. Benim gibi top peşinden koştu…

Bu ambulans sesi beni çıldırtıyor. Dayanamıyorum, koşuyorum sahaya doğru… Yerde yatan benim oğlum, görüyorum!

Babamın hayaleti de orada. Meğer babam beni korumak istemiş, şimdi anladım. Belki sarhoştu, eli para tutmuyordu, anamı kardeşlerimi dövüyordu ama halden anlamıştı, korumak istemişti baba içgüdüsüyle… Sonsuza dek vedalaştık babamla o statta… Bana birşeyler anlatan, soran kardeşim miydi? Evet karşımda duran kardeşim… Benim saplantılarıma çözüm aramakta… Ya eşim nerede? Hareket etmeye çalışan ambulansın içindeymiş. Oğlumun üzüntüsüne dayanamadı demek! Oğlum yerde, oğlumun başına taş yağmış, taşlar kanatmış, sandalyeler uçmuş bedenine… Oysaki bizim yıldızlarımız vardı gökyüzünde… Hayallerimiz vardı, evet saplantılarımız da vardı doğru… Ama hayat devam ediyordu işte! Bir olay olur ve o’nun etkisinden kopamazsınız, hayatınıza indexlersiniz. Bir gün bırakırsınız saplantılarınızı, korkularınızı, belki de hayallerinizi…

Dayan Aslanım, dayan yiğidim, dayan oğlum…

Böyle şeyleri çok gördük, yaşadık biz… Bu koskoca saha dayandıysa böyle çılgınca vahşete, elbet sende dayanırsın. Yaşama sımsıkı sarılırsın. İzin vermezsin böylelerine… Aslanlar gibi topun peşinden koşarsında çocukluğunu ezdirmezsin. Ne yaşandıysa geçmişte, Önüne bakarsın! Yeni dünyalara açılır hayallerin…

Gözlerini açan oğluma, gözyaşlarımla cevap verdim. Dayanmıştı işte, savaşmıştı ve yenmişti… Yaşıyor şimdi. Ayağa kalktım, artık görünmez değildim. Ve olabildiğince haykırdım. Ağladım. Oğlumu bana bağışladığı için Allah’a şükrettim…

Benim cezam kaderin içinde keder olmakmış. Hep yurt dışındaydık ya J Aslında ben olduğum yerde kaldım eşim ve oğlum yurt dışındaydı. Hapiste yattığım zamanlar bahçeye çıktığımızda maç yapardık, olabildiğince koşardım. Ben üç evi geçemedim tam tersi bir kafese kapanmıştım. Çıktığım zaman eşimle yeniden evlendik, çünkü oğlum bana aşıktı… Ben bir futbolcuydum…

O küçük topa ne mi oldu?

Sizce dayanabilmiş midir? Hayır tabii ki de.

Saplantılarımdan kurtuldum ve o küçücük top elimde sönük vaziyette…

Sandalyeleri sahaya atanlara bir cevabımdı.

Yeni bir hayat ve yeni bir maç bizi bekliyor şimdi.

Didem TÜRKKAN


Like it? Share with your friends!

İncetezat Edebiyat
Kişisel yazılarınızı bize göndererek sitemizde yer almasını ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. https://www.incetezat.com/misafir-yazarlik/

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir