Mahrumiyet ve Mahkûmiyet


Mahrum olduğunu düşündüğü her şeyin mahkûmuydu aslında insan…

             Hani genelde hikâyelerde, şehirlerin hareketli ve sahte dünyasından koparak kendini tamamen doğaya adamış, ruhani bir yaşam süren, söyledikleri, yaptıkları ve duruşuyla herkese örnek olan hayatınız boyunca içinizde yer etmiş bir bilge çıkar ya insanın karşısına, işte benim de Necla öğretmenim bu bilgenin şehirli olanıydı. Onun her gün, dersine başlamadan önce bizlere hayat dersi vermek için kurduğu, Türkçe defterimin son sayfasına yazdığım, yıllar sonra hayatımı derinden etkileyen şu cümleleri tam da ihtiyacım olduğu anda karşıma çıkmıştı:

           “Hayatta asla yapmam dediklerini yapmadan ölmeyen tek varlık insanoğludur. O yüzden  bir cümlenin önüne “asla” koymak içinden geliyorsa bir düşün ve kullanmadan önce cümleni şu şekilde değiştir: “Her şey insanlar için ve asla kelimesini kullandığım anda yapmayı istemediğim her şeyi kendime çekerim o yüzden asla yapmam diye düşündüğüm her şeyi birazdan yapabilirim.”  O zamanlar anlamını çok da fark edemediğim bu cümlelerin derin anlamını ve bunun gibi birçok cümlesinin hayatımın geri kalan kısmında beni nasıl etkileyeceğini bilemezdim.

             “Hayat insanlar için her an yeni bir mucize yaratır bu mucizeler bazen bir tesadüfle karşına çıkarak hayatını bir anda güzelleştirir, bazen de tam karşındadır ya da yanı başında ve senin fark etmeni bekliyordur. Belki de sen fark edemediğin için kendiliğinden yok olup gidecektir. Etrafına daha dikkatli bakarsan mucizenin sana göz kırptığını görebilirsin. Fark et, etrafındaki bütün güzellikleri… Bundan sonra yapmak istediğin, evet yanlış duymadın YAPMAK İSTEDİĞİN her işin önüne “asla” koy mesela: “Asla onu sevmeyeceğim, düşünmeyeceğim,”  de ve aksinin ne kadar  hızla gerçekleştiğini seyret. Bu kelimenin insan hayatında yaptıramayacağı hiçbir şey yoktur.”  Bunları okuduktan sonra da çok mutsuz olduğum bir gün konuştuklarımız kulağımda çınladı, cümlesi cümlesine:  

              “Asla kelimesi ile senin ismin arasında yalnızca bir harf fark var buna dikkat ettin mi hiç Aslı?” demişti.  “Aslı ve Asla” ne kadar doğru demiştim içimden ve bu kelimeye hayatımda ne kadar çok yer verdiğimi fark etmiştim o anda. “Acaba o yüzden mi bu kelimeyle aram bu kadar iyiydi?” diye düşündüm. Devam etti bilgeliğini konuşturmaya. Farklı bir noktadan devam etmişti, şaşırdım. “Bilir misin?” dedi. “Neyi?” dedim “İbranicede ‘yalnız’ ve ‘birlikte’ sözcükleri sadece tek bir harf ile ayrılır. Yalnız: yahid, birlikte: yahad. Bu şu demektir: Birbirimize görünmeyen bağlarla bağlıyızdır aslında… Düşün bakalım bunun gibi birçok Türkçe kelimemiz de var. “Kendimi sözlüde gibi hissetmiştim. “Bulursam geçen ders aldığım eksimi artı yapacak mısınız, öğretmenim? ” deyivermiştim. Güldü ve önemli olan insanın hatalarını fark edip bundan bir ders çıkarması, sen de eksilerine üzüldüğüne göre bundan bir ders çıkarmışsın kendi kendine, eksini artıya çevirmişsin demek ki. Önemli olan da bu, bir ara da hayatımızdaki eksiler ve artılar konusunda konuşalım biz en iyisi” demişti. Ben de gülüp konumuza dönmüştüm. Düşünmeye başladım sonra. ‘özlem’ ve ‘ölüm’ kelimeleri geldi aklıma. Özlem kelimesinde ‘z’ harfini çıkarırsak bir harf farklı öğretmenim, demiş, düz mantık akıl yürütüp eklemiştim: “Acaba özlem ölümden daha beter olduğu için mi bir harf fazlası var?” demiştim, çok beğenmişti.  “Tebrik ederim, ne güzel kelimeler buldun. Yorum yapmaya da başladın, doğru yoldasın. Ne güzel bir noktaya değindin. ‘Özlem’ her zaman kalpten seven için ölümden beterdir kızım,” demişti. “Bu kelimeler nereden geldi aklına?” diye sordu sonra. “Birini mi özlüyorsun?” dedi. “Çok sevdiği birini kaybedince insan, belki de bilinçaltı bazı kelimeleri çıkarıveriyor kuyusundan.” dedim. Gözlerim yağmur damlaları ile dolup taşmaya yakın dere gibiydi, tuttum kendimi… Anlatıp anlatmama konusunda kararsız kaldım ağzımdan: “Onu öyle çok özledim ki…Yerine hiçbir şey koyamıyorum. Koca bir boşluk oldu içimde, o yokken akrep ve yelkovanımı da kaybettim, uykum da terk ederken beni, ben uykumu çağıran ilaçlarla uyumaya çalışıyorum ki onunla birlikte yaşadığımız en güzel zamanlarımız, düşümde ete kemiğe bürünsün. Ne çok isterdim bilseniz mis gibi kokusunu içime çekerek uykuya dalmayı, en çok da kokuyu özlermiş insan, en çok da kokusu gelir otururmuş sol yanına… Yanımdayken o hissettiğim güven duygusu, Gözlerimiz buluştuğunda içimdeki sıcaklık, beni sarmaladığında sol yanımı sol yanıyla tamamlayan… ”  derken tutamadım çağladım… Kafamı kaldırıp öğretmenime baktığımda bir damla gözyaşının onun da gözlerinden süzüldüğünü görünce devam edemedim… Sanırım onun da yarasına dokunmuştum. Onu o kadar çok seviyordum ki üzülmesini hiç istemiyordum. Üzülmesini istemediğimi ve ne kadar üzüldüğümü anladığında aramızda bir sessizlik oldu. “Kim diye sormayacağım, istersen devamını anlatmayabilirsin,” dedi. Sonra devam etti. Ağzından çıkacak hiçbir kelimeyi kaçırmamaya özen gösteriyordum. Bu yüzden gözyaşlarımı bir çırpıda sildim ve dikkat kesildim. “Şimdi de ben sana sadece bir harfle ayrılan iki kelime söyleyeceğim ama üzerinde uzun uzun düşünüp yorum yapmanı istiyorum, Arapça kökenli bu sözcükler: ‘Mahrumiyet’ ve ‘mahkûmiyet.’  Sana bir gün süre veriyorum, düşünüp güzel bir yorum yaparsan eksini artıya çevireceğim.” deyip hüzünle karışık gülümsemiş ve gitmişti…

             Kafamda soru işaretleriyle duygu karmaşası yaşayarak eve gitmiştim,  önce bu kelimelerin anlamlarını öğrenmiştim.  “mahkûmiyet” sözlük anlamıyla hüküm giymiş olma durumuymuş. “mahrumiyet” ise yoksunlukmuş. Uzun uzun düşündüm. “İnsan nelerden mahrum olup nelere mahkûm olabilir?” diye. O zaman anladım: Mahrum olduğunu düşündüğü her şeyin mahkumuydu aslında insan ve öğretmenimin neden bu konuya değindiğini daha iyi idrak etmiştim… Mesela birine ceza vermek istediğimizde ya kendimizi ondan mahrum bırakırız ya da en sevdiği şeyi elinden alırız. Aslında mahrum bıraktığımız şeye daha çok bağlanmasını sağlarız farkında olmadan. Kilo vermek istediğimiz için kendimizi tatlıdan uzak tutarız, tatlı gözümüzün önünde eskisinden daha çok canlanır. İçimizde ona sahip olmaya karşı daha büyük bir istek duyarız. Bizim değildir çünkü… Sahip olamadığımız şeylere karşı daha çok arzu duyar, onu elde edene kadar daha çok çalışırız. Her şeyin elimizde olanından daha fazlasını isteriz. Daha çok başarı, daha çok para, daha çok eşya, daha çok ne varsa… İnsanlar mahrum oldukları şeyleri isterler ve özlerler bu yüzdendir ki aşklarda kaçan hep kovalanır, kovalayanın aklı ve kalbi sürekli kaçanla meşgul olduğu için onun esaretinden bir türlü kurtulamaz sonsuza kadar ona mahkûm olur. Aşk, mahrumiyetin mahkûmiyete dönüşmüş halidir. Bu yüzden uzaklıklar büyük sevgileri daha da yüceltir. Kavuştuğumuz anda kalbimizdeki mahkûmiyet biter yıllarca hapis yatmış azılı bir suçlunun sevincini yaşarız. Zamanla da bu sevinç içimizde mumun sönmesi gibi sönüp gider. En çok da kavuşma ihtimali hiç olmayanlar müebbetten kurtulamaz. Ölüm gibi… Ölmek sonsuzluktur. Ölen kişiye, sonsuza kadar ondan mahrum olduğumuz için mahkûm oluruz aslında. Yokluğu bizi esir almıştır. Bundandır ki ölen asla unutulmaz, hep yaşar kalbimizde, Ata’mız gibi… Mahrum olduğumuz her ne varsa içimizde sonsuza kadar kalmaya mahkûmdur. Yani mahrumiyet ve mahkûmiyet tek harfle birbirinden ayrılan ama aslında birbirine âşık iki kavramdır hiç ayrılmazlar. Her mahrumiyet bir mahkûmiyet doğurur. O mahrum olduğunuzu düşündüğünüz şey bir türlü aklınızdan çıkmaz bir yandan onu istersiniz elde edemedikçe de ona hapsolur ondan kurtulamazsınız… Bırakmak istediğiniz her şey gelir sizin boynunuza sarılır… Hayatımın dersini vermişti öğretmenim…

            Ertesi gün koşarak okula gitmiştim. Öğretmenime bütün bu düşündüklerimi anlatacaktım ama oğlu hasta olduğu için o gün okula gelememiş. Bekledim… Diğer gün yine gelmedi, merak ettim… Bir hafta oldu, Necla öğretmenim okula gelmedi… Oğlunun hastanede yattığını öğrenince yanına gittim. Geç kalmıştım. Anladım ki Necla öğretmenim de benim sonsuza kadar anneme mahkûm olduğum gibi oğluna mahkûmdu artık…


Like it? Share with your friends!

Aslı Gökmen
“İnsan, kalbinde yaşadıklarını bir kitap gibi gözlerinde taşır ve bir insanı tanımak, kitabını okumak ile başlar.” Türkçe öğretmeni ve yazarımsı.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir