Sessizlik Çerçevesi


Topallayan bir geceydi. Her şey umutsuz başlamıştı bir kere. Siperler kan dolu, havada hafif bir alacalık ve eksik mühimmat. Bütün gece boş şarjörlere bakarak, bir yandan da düşman durumu sezmesin diye kayıt cihazından çalan sahte silah seslerini dinleyerek geçirdik. Ben ise ruhumun mühimmatına dayandım. Yazdım bütün gece. Titreyen ellerim yağmurun nemine dayanamamış kalemi sıkıca tutmaya çalışıyordu. Şaşıyordum kendime. Bütün şartlar aleyhimize işlerken, belki de hiç şansımız yokken, ben olumsuz hissetmiyordum. Hatta bir çeşit huzur vardı içimde. Eskilerin dediği bir “ölümü kabullenme huzuru” vardır. Acaba hislerim buna mı delalet? Bilemeden, düşünemeden üzerime düşen seher serinliğini kucaklıyorum. Koca bir sessizlik var siperde kayıt cihazından patlayan sese inat eder gibi.

Bütün askerler, kardeşlerim, hepsi bana bakıyor. Beklentileri bir emir ya da sonumuzun haberi. Anlamamazlıktan geliyorum, zira verecek cevabım yok. Ne olduğunu bilemediğim karmaşanın varlığını kabullenmiş, uzak ufuklardaki hareketliliğe gözüm takılır halde sadece susuyorum. Suskunluğuma ne mana verdiklerine emin değilim. Yüzümün gülmesini belki alaycılık olarak görüyorlar. Belki de onların canını hiçe sayıp hiçbir şey yapmamandan şikayetçiler. Fakat an itibariyle ne yapabilirim ki… Barutsuz hücum emri olmaz, kaçmaksa mevkime yakışmaz. Şu an yaptığım bana yakışıyor mu emin değilim. Başımdan aşağıya süzülen yağmur tanelerinin izini sürüyorum, derste canı sıkılmış çocuklar gibi. Şu yaşadığım da büyük ihtimalle bir ders ama can sıkıntısı yerine koca bir boşluk var. Ne iyiye alamet gösterilebilecek ne de kötüye sığdırılabilecek.

Gözüm sürekli yolda. Mühimmat haberini bekliyorum. Gelir gelmez askerlerime edebileceğim lafım olacak çünkü. Benim şaşılası huzurumun aksine onlar karanlığa gömülmüş gibiler ve ne yazık ki gömüldükleri yerden ancak ben kurtarabilirim onları. Yorgunluklarını öylesine derinden hissediyorum ki… Buna rağmen şu an “saldırın” desem çıplak elleriyle düşmana koşacak kadar da gözü pekler. Ama ben onları ölüme gönderemem ki. Gelecek o mühimmat. Başka çaresi yok. Bu kadar beklentinin karşılığını alacağız diye aklımdan geçirirken karşı tarafta birden sesler kesildi.  Ne olduğunu dahi anlamadan başımı kaldırıp bakmak istedim ama cesaret edemedim. Bütün siperde bir ses kalabalığı oluştu birden. İşte şimdi içimi bir huzursuzluk sarmıştı. Birdenbire ne olmuş olabilirdi ki.

Zaman öğle saatlerine yaklaşmıştı. Yanımdaki askerden ses kaydını kapatmasını istedim.  Patlayan sesin aniden kesilmesi ile kulağımın sağır olduğunu hissettim. Ama hayır bu sağırlık değildi. Bu bütün vadiyi kaplayan tamamıyla bir sessizlikti. Bu sefer dayanamadım ve çıktım siperden.  Etrafa göz gezdirdim. Kimsecikler yok. “Nasıl bir taktik bu” diye geçirdim içimden. Nereden saldıracaklar?  Deli gibi dört bir yanımı dönüyordum her an başıma isabet edebilecek bir kurşun darbesi beklentisi içerisinde. Ama kimseler yok. Koca vadi çırılçıplak bir sessizlik giyinmiş. Ta ki bu sessizliği ileriden gelen atlılar kesene kadar.

Yüreğim yerinde değildi artık. Tek yaptığım öyle dikilmek. Donup kalmıştım. Birkaç dakika önce yaşadığım huzur şu an kendisini ölüm korkusuna bırakmıştı. Ölüm korkusu ise; atlıların elinde taşıdığı sancağı görünce yeniden huzura terk etti yerini. “Geldi işte, mühimmat geldi.” Diye düşünmeden atlılara koşarken ister istemez bu seferde sırtımdan yiyebileceğim bir kurşun aklımdan geçti. Yine de ömründe hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Süzülerek yetiştim atlılara. “Mühimmat? Mühimmat getirdiniz değil mi?” “Hayır, komutanım mühimmat yok.” Dünyam başıma yıkıldı o anda. Bütün gecenin beklentisi, üzerimde taşıdığım ağırlıklar… Şimdi ben askerlerime ne derim? Her an nereden çıkacağı belli olmayan düşmana karşı artık hiç şansımız kalmadı. Gözümden iki damla yaş akıttım o anda. “Komutanım, sakinleşin. Düşman ülkesine döndü. Çıkan iç savaşı bastırmak için geri çekildiler.”

Düşman… Geri çekilen düşman… Bütün gece çektiklerim… Yağmur… Nemden mürekkebini yitirmiş kalemim. Gözümün içine bakan askerler… Bitti… Hem de süreçteki uzun sancımalar gibi değil. Bir anda bitti. Bir cenaze merasimine bürünmüş olan siper bir anda şenlik havasına döndü. Yağan yağmura nispet edercesine sırtımdaki bütün yüklerden, tüm o ağır giysilerden kurtuldum bir anda. Güzel sesli bir asker en arkalardan bir halk türküsü tutturdu. Boş tüfekleri bir anda halay mendiline çevirdik. Buz gibi hava aniden ağustosa döndü. Tüm gece yüreğimin derinliklerinde var olan huzur bana göz kırptı birden. 


Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

Tuğba Beyca

Öz arayışını sürdürüyorken, yazma sevdasına tutulmuş; edebiyat ile felsefe arasında gidip gelen, sırtı doğuya dayalı-yüzü batıya dönük, bir filolog, edebiyat tutkunu, çırak filozof.

0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend