Ofis


Saatin sesiyle uyandı. Yorgun olarak geldiği dünyaya yorgun olarak devam ediyordu. 24 yaşında bir zat olarak çektiği
maddi sıkıntılar, hayatta hiçbir şekilde yolunda gitmeyen işleri, erken dökülen saçları,mütemadiyen ağrıyan sağ ayağı onu erken yormuştu. Yatağından kalktı. İçerideki kirli havayı daha fazla teneffüs etmemek için boyası dökülmüş penceresini açtı.

Odanın içine, ciğerlerine doldurmak için taarruza kalkan temiz havayı içine çekti. Yüzünü yıkadı. Dişçisinin iki küçük müdahalesinden sonra muntazam hale gelen dişlerini özenle fırçaladı. Dün giydiği elbiselerini üzerine geçirdi.Kapıyı kilitlemeden önce üç saniye durakladı, herhangi bir hırsızın zorlanmadan açacağı bu kapıyı niye her seferinde kilitliyordu.. Bu sefer kapıyı kilitlemedi, Allah’a tevekkül etti, anahtarı sol cebine koydu. Karadenizli bir müteahhittin elinden çıktığı belli olan eğri merdivenlerden muvazenesini bozmadan hızlı bir şekilde indi. Aklında geçen düşüncelerle uyumlu bir şekilde seri adımlarla yürüyordu.Ahmet amca bugün ofise ”er” gelecekti.Gerçi bu
onun her zaman söylediği yalanlardan biriydi.Evde yapacak bir işi olmadığından ofiste çay içmeyi tercih etti.

Ofise gittiğinde kimse yoktu.Çaydanlığa suyu koydu.Bilgisayardan güzel bir müzik açtı. Dolaptan peynir,zeytin ve çilek reçelini çıkardı.Sıcak simidi ve çayını her zaman ona sıkıntı veren midesine indirdi.

Ahmet amca da masayı topladıktan hemen sonra gelmişti. Karakterimiz Ahmet amcanın itiyad halini alan bu geç gelmelerine ziyadesiyle alışmıştı. Ahmet amca 40 yılı aşkın avukatlık yapmış,yaşı 65 dayanmış bir adamdı.
Yere yakın boyu, muttasıl kaşları, muvazenesini bozan göbeği, çukur gözleriyle yaşlanmış bir hobbiti andırıyordu. Ahmet amca dindar bir insandı. Mütemadiyen umreye gider, günahlarını orada sıfırlar, kendi devreleriyle mutad mesken haline getirdikleri ofisinde toplanır karşılıkla menkıbeler anlatıp imanlarını tazelerdi. Zaman zaman adliyedeki kadınlardan söz açılsa da hızır gibi onlara yetişir cennetteki hurilerden dem açmalarına vesile olurdu. Ekseriya nasihat veren Ahmet amcadan hukuka dair bir şey de öğrenmemişti. Hal, ahval ve hareketleriyle bir avukattan çok köy muhtarını andırıyordu. Ahmet amcanın öğretme istidadından uzak olduğunu öğrenmesi 1 haftasını almıştı. İki aydır burada durmasının sebebi ise hakim olması için yardımcı olacağına söz vermişti.

Bu menfaat durumu ne kadar canını sıksa da hayatının yoluna girmesi için buna ihtiyacı vardı.
Ahmet amcanın müsaadesiyle dışarı çıktı. Kahverengi sütunları, güneş ışığını içeriye sızdıran mustatil şeklinde pencereleri olan ,adalet bahsinin mütemadiyen konuşulduğu,mahkumiyetin son kapısı,müebbetler diyarı adliyeye girdi. Bugünün pazartesi olması adliyeyi onun için özel kılıyordu. Sebebini karakterimiz müsaade buyurursa ilerleyen zamanlarda anlatırım. Avukat kimliğini göstererek içeri girdi. Kimliğini göstererek girmekten farklı
bir haz alıyordu. Sırada bekleyen, detektörlerin içinden geçen,üstü aranan zevata bakarken yanağı hafif seğiriyor, simasında manasız bir tebessüm beliriyordu.Bu onun hayata karşı zaferlerinden sadece biriydi. Kömürü altına çeviren simyacı edasıyla merdivenlere doğru yürüdü. Bermutat, çaycıya selamını verdi. Ağır ceza odalarından birine girdi. Ön sıralara baktı. Yine doluydu. Mübaşire ön sıranın stajyerlere ait olduğunu söyledikten sonra orayı mesken edinmiş zatların öfke dolu bakışlarına istihza dolu bakışlarıyla cevap verdi. Dava cinayet davasıydı.İnsanoğlu kendini kaybetmiş başka bir insanın hayatını alması için azraili vazifelendirmişti. Suçlu kaderdi!! Fakat sanık kürsüsünde kanlı canlı bir adam duruyordu. Kaderi yazan yine ceza almadan kurtulmuştu… Davanın sona ermesini beklemeden
duruşmadan ayrıldı.

Abdi ipekçi parkına doğru aheste aheste sağ ayağının ağrıyan mafsal yerlerini incitmeden yürüdü.Kendisiyle aynı kaldırımı paylaşan hilkat garibelerine bakarak. istihfaf dolu bakışlarını onlara doğru savurdu. Hepsi isabet etse de giydikleri cahillik zırhları onları korumuştu. Aldırmadı atına bindi. Önce yelesini okşadığı atını dört nala koşturdu. Okunu evde unutmuştu. Kesinlikle bir hakanın yapmaması gereken bir hataydı; kılıcını çıkarttı. Üzerine doğru gelen sakalları birbirine karışmış, saçları pislikten yapışmış,korkudan ayakları dolaşmış düşmanlara doğru kılıcını salladı. Tam o sırada bankta yanında oturan adamın dürtmesiyle uyandı. Aldığı dürtme darbesiyle iç organları zarar görmüştü. Üçüncü bir göz olarak karakterimizin duygu, düşünce ve hissiyatlarını görebildiğimiz gibi iç organlarını da görebiliyoruz. Karakterimiz sigara ve içkiyi çok az tüketir.Siz diyin günah olduğu için kullanmıyor ama bana
kalırsa parası olmadığı için… Bu sebeple böbrek ve ciğerleri gayet sağlamlar.Mide için aynı durum geçerli değil. Çok fazla yemese de düzensiz yemek yiyor. Ekseriya bulgur pilavı, makarna, bisküvi, çekirdek yani ucuz olan ne varsa yiyebilme istidatı var.

Kasları zayıf ,güçsüz ve kuvvetten uzak, kendisini ayakta zor tutuyor. Kahverengi gözleri,en fazla beş yıl daha onunla birlikte olacak küçükken sarı olduğunu iddia ettiği ama şu an kahverengimsi saçları, sert, sık, ekseriya kızıla çalan sakalları, çukur ve küçük gözleri, zarif burnu, hafif büyük kulakları ve orta boyuyla içtimai hayatta fark edilmeden yanınızda geçip gidebilirdi. Yanı başınızdan geçen bu adamın muhayyilesinde neler canlandırdığını asla bilemezsiniz.

Vakar, aklıselim ve latif bir insandı. Lüzumsuz konuşmaz bazen lüzumu olsa da konuşmazdı. Mesai saatinin sona ermesiyle ofisten çıktı. Muvakkat, gayri samimi, lakayt,saygıdan uzak ilişkilerin olduğu iş hayatı dimağını yoruyor, havsalasını zayıflatıyordu. İnsanların az olduğu, tenha sokaklardan yürümeye başladı. Açlık hissi olmadığı için, doğrudan, uğrak yeri olan çaycı Kazım’ın kahvesine gitti. Çaycı Kazım’ın yeri küçük en fazla yedi masa alabilen,sokak arasında, eski bir apartmanın altındaki kahvehaneydi. Buraya gelen simalar hep aynıydı. Mütemadiyen ülkeyi kurtarır, milletin refahını sağlar, çayına kumar oynar,sonu olmayan muhabbetler yaparlardı. Karakterimiz bu konuşmaları büyük bir iştah ile dinlemese de onlarla olmaktan farklı bir haz alırdı. Beş yıl sonra
bu insanların çoğu ölecekti. Ama bu çaycı asla boş kalmayacak onların yerini başka halk kahramanları alacak, onların hamaset hikayeleri bu duvarları yankılanacaktı. Bu insanlar bayramdan bayrama gelen torunlarını sürur içinde karşılar onlara bu kasvetli, sıkıcı, tekdüze hayatlarını göstermezlerdi. Emekli olmuş, eli ayağı tutan, kimseye muhtaç olmayan ve bunların hepsini Türkiye’de başarmış olan birinin dert sahibi olması hoş karşılanmazdı. Kahramanımız bu insanları dinleyerek zaman zaman kitap okur, müzik dinler bazen kafasını dinler, behemehal bir faaliyette bulunurdu.

Kahvenin sahibi Kazım hoca emekli edebiyat öğretmeniydi. Karakterimizin uğrak yerinin bu çaycı olmasının sebebi
ise işte bu Kazım hocaydı.Kazım hoca eşini ve çocuklarını kaybetmişti.Oda kahvenin dışındaki tüm zamanını edebiyata vakfetmiş, onu çocuğu olarak benimsemişti. Kazım hoca şehir hayatından mümkün olduğunca uzaklaşmış,inzivaya çekilmişti.Kazım hocayı tek bir kelime ile ifade etmek istersek bu kelime ”merdümgiriz” olurdu.
Kazım hoca ile bizim zatı muhteremin derdi,kaynar suya atılmış bir buz tanesi gibi eriyen,keyfiyetini yitiren edebiyattı. Edebiyatın yok olması demek milletin hafızasının yok olması demekti. Milletinin ferdini,insanını yazacak bir muharrir yoksa yaşananlar iki nesil öteye dahi gidemezdi.İkisi de bunun farkındaydı. Kazım hoca geceleri uykusuz kalıyor, birikimlerini yazıya, şiire,romana çevirmek için uğraşıyordu. Kazım hoca altmışını geçmişti. Yaşlılığın belirtileri olan kahverengi noktalar ellerinde, kafasında daha belirgin hale gelmeye başlamıştı. Onun heyecanına ayak uyduramayan bir kalbi vardı. İki kez kalp aksesi geçirmişti. Doktor üçüncünün olmaması için daha tedbirli davranmasını söylemişti. Ama ne mümkün batan bir güneş varken,edebiyat acı çekerken Kazım hoca dayanabilir mi?…

Karakterimiz Kazım hocanın edebiyat üzerine mülahazalarını dinledikten sonra evine gitti.Saat on bire geliyordu. Yataklık libasını giydi. Dişlerini fırçalayıp yattı. Sabah yine saatin sesiyle uyandı. Ofise gitti. Sabah saat onu geçerken telefonu çaldı. Kayıtlı olmayan numaraydı. Telefonu açtı. Kahveden Tahsin amcaydı. Konuşma yirmi saniye sürdü sürmedi. Hemen ofisten çıktı. Koşmaya başladı. Uzun süredir koşmadığı için ayakları ağrımaya başlamıştı. Bir yandan ağlıyor bir yandan kendini zorlayarak daha hızlı koşmaya çalışıyordu. Kahveye vardığında orada şu ana kadar görmediği bir kalabalık gördü. Kazım hocanın sevildiğini biliyordu. Ama hepsini bir arada görmemişti. Kazım hoca can kuşunu uçurmuştu! Ağlamasına engel olamıyor, akan gözyaşlarını da silemiyordu. Öylece kala kalmıştı.
Gözyaşlarının yüzünü kaşındırmasıyla kendine geldi. Öğle namazına müteakip cenazeyi defnettiler.O kadar insanın içinde bir tane akrabası yoktu.Ailenin tek çocuğuydu. Kendi eşi ve çocukları ondan çok önce ölmüştü. Ertesi gün avukat aradı. Vasiyetname ile ilgili bir mesele varmış. Buluştular. Kazım hoca evden, kahvehaneden ve kitaplarından mürekkep mirası ona bırakmıştı. Avukattan ayrıldıktan sonra Kazım hocanın evine gitti. Çalışma masasında yarım kalan yazıya baktı. Edebiyata hizmet etmiş bir hayat daha alınmıştı. Abdullah amcayı aradı, istifa etti. Yatağın baş ucunda duran henüz yirmi sayfası okunmuş kitabı okumaya başladı…


Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

1 share
Enes Hozatlı

Merhabalar ben Enes Hozatlı. Hayatımı avukat mesleğini icra ederek idame ettiriyorum. Bunun dışında edebiyat, müzik ve tiyatro ile uğraşıyorum.

0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend