Ruhun ve Bedenin Savaşı


Fonda, Pergolesi: Stabat Mater XII. Quando Corpus Morietur çalarken ruhumun kulak tırmalayan son çığlığı duyuldu derinden…

Ruhum bedenimin saçlarından çekiştirip onu yerlerde sürüklemeye başlarken bir şimşek ile aydınlanan odamda bu sonsuz savaşı dışarıdan izleyen bir göz gibi seyre daldım. Ruhum bedenimin boğazını sıktıkça bedenim düşüncelere dalarak ona karşılık veriyordu…

Hayatımda birçok şeye yetişemediğim gibi yetiştiklerime de tam olarak konsantre olamıyordum. Okumak istediğim kitaplar kitaplıkta okunmayı, çamaşırlarım kirli sepetinde yıkanmayı bekliyor, ev temizlenmek istiyor, ailem, başta annem babam ve bütün akrabalarım hepsi aramamı bekliyor. Soruyorlar hep bir ağızdan “Neredesin?” Dostlarım aramıyorum diye kızıyor. Soruyorlar “Neredesin?” komşularım “Hiç gözükmüyorsun,” diyorlar. Sevdiklerim bekliyor, soruyor “Neredesin?”, kızım tepeme çıkıp saçlarımı yoluyor, beni sarsıyor “Anneee! Neredesin?” Cevap veremiyorum bilmiyorum ki neredeyim, bir bilsem avazım çıktığı kadar “Buradayım” diye bağıracağım ama sesim çıkmıyor. Sessizliğim kulaklarımı sağır ediyor. Görüntüm de gitgide siliniyor sanki görünmezlik ilacı yutmuş gibiyim.

Hiçbir yerdeyim, hiçbir işe yetişemeyen beynimdeki işlerle hiçbir yerdeyim, bedenim dünyada ama ruhum arafta sanki. Nerede olduğundan habersiz cenin pozisyonunda uyuyorum geceleri. Annemin karnındaki o sulu ve huzurlu mağaraya dönmek istiyorum…

İnsanlarla konuşurken ellerim sürekli içe dönmek ister gibi sımsıkı kapalı, bakışlarım donuk. Benzim soluk. Sanki ruh ölümüm gerçekleşiyor, bedenim can çekişiyor ya da bir annenin doğum yaparken çektiği acı gibi ben ruhumu doğuruyorum. Tüm bunları hissetmeme sebep ne, onu da bilmiyorum.

İçimden fısıltılar duyuyorum bedenim can çekişirken ruhuma, onu hiç sevmediğini söylüyor. O da: “Ben de seni sevmezdim zaten.” diye karşılık veriyor. Karakterimle uyuşmayan hisler ortaya çıkıyor, ruhumu daha çok sıkıyor. Bedenim ruhuma: “Sana inanmıyorum artık” diyor. “Sen çok değiştin” deyip biraz daha sıkıyor. Sonra ruhum ve bedenim daha şiddetli  kavgaya tutuşuyor, ruhum aşırı sevgi eksikliğinden ölecek. İlgisizlikten can çekişiyorken kalpten sevilmeye sarıp sarmalanmaya ihtiyaç duyarak bedenimi terk etmek istemiyor.

Ne yaşamışlarsa yaşasınlar ruhum bedenimden ayrılmaya dayanamıyor, direniyor. Bedenimin en gizli silahı olan içime attığım duygu mermilerim, patlarcasına koca koca öksürüklerle ruhuma ateş açıyor . Ruhum can çekişirken bedenim hasta oluyor şimdi. Hali yok hiçbir şeye, hep bundan geç kalıyor her şeye… Aslında ne âşık ne mutsuz ne huzursuz, sadece uykusuz… Yorgun… Pes ediyor, Uyumak istiyor, hiç uyanmadan sonsuza kadar uyumak. O çok güçlü karakteri ve kendine güveniyle ayakları yere sapasağlam basarak etrafını gürlete gürlete yürüyen beden, şimdi tırnaklarının kenarını kemiriyor, kendi içini kemiriyor. Tamamen bitirmeden de rahatlamayacak gibi. Kendine acımasız davranıyor ve onu gerçekten sevenleri de kırıyor; sevmeyenleri de. Ruhu fısıldıyor can çekişirken : “Önce kendini sevmeli insan ki etrafına verebilecek sevgisi olsun kendinde olmayanı nasıl versin ki başkasına?

Bedenim bir an durup düşünüyor: “Ruhum ile ne zaman başladı bu savaşım ve neden bu savaş? Kazanan kim olacak sonuç ne olacak? Sanırım bu savaşta ikimiz de kaybedeceğiz.”

Ruhu, savaşı bitirmek için onu ikna etmeye çalışıyor: “Etrafına bir bak! Aslında etrafımızdaki herkes ikimize de aynı değeri veriyor sevdiğin herkes senin içindeki beni görüyor ve seni daha çok seviyor senin gözünün içine bakıyorlar. İş arkadaşlarımız, çevremizdeki herkes bize inanıyor, ailemiz bizimle gurur duyuyor sen işine beni kattığın için hep başarılı oluyorsun ve insanlar bunu hissediyor. Benim güzelliğim senin yüzünde beliriyor bu yüzden çok makyaj yapmana da gerek kalmıyor.

Her şeyin daha iyisini yapmak istiyorsun, daha iyi bir insan, daha iyi bir eş sevgili, daha iyi bir evlat, daha iyi… Her şeyi daha iyisi olamadığın için bıraktın. Bunları yaparken beni hiç düşünmedin.

Bir ben kaldım içinde şimdi de daha iyi bir ruh olamadım diye beni bırakmaya çalışıyorsun ama buna izin vermeyeceğim. Sen beni bıraksan bile ben seni bırakmayacağım. Şimdi anladın mı neden savaş halindeyiz?

Dur artık… Yavaşla, sakin ol..

Her şeyin daha iyisi olamayabilirsin. Daha iyisi olunca daha mutlu olacağını mı sanıyorsun? Ben azla da mutluyum, daha iyisi olmak yerine bırak daha azı olsun, yavaş olsun, ben de eşlik edeyim sana. Bırak yarım olsun…

Her zaman kendinden daha iyiye değil; daha azına bak ki mutlu olabilesin…

Âşık mı oldun, bırak çarptırayım kalbini dört nala…

İçinden geldiği gibi yaşa, tadını çıkar, sorgulama…

Doğaya çık, mis gibi havayı ciğerlerine doldur, doğanın sesine bırak kendini… Ben de dinleyeyim, sonbahar yapraklarının yürürken çıkardığı çıtırtıları.

Daha çoğunu arama, senin elinde olanlar beni mutlu etmeye yetiyor. Onların değerini bilirsen ben huzura kavuşacağım.

Benimle savaşma sen!

Yavaşla, kendini bana bırak.

Acele etme, yavaşça iç suyunu, suyun damarlarından akışını hisset…

Yağmurun sesini dinle ve meditasyon yap, yüksek sesle şükret ve bolca dua et…

Hiçbir öfkeni de duygunu da içine atma, haykır karşı tarafa…

Beni özgür bırak artık, barış imzalayalım.

Sev önce beni, sonra kendini… 

Sağlığına iyi bak.

Sadece kendine değil; başkalarına da iyi bak…

Aslı GÖKMEN


Like it? Share with your friends!

Aslı Gökmen
“İnsan, kalbinde yaşadıklarını bir kitap gibi gözlerinde taşır ve bir insanı tanımak, kitabını okumak ile başlar.” Türkçe öğretmeni ve yazarımsı.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir