Bir Buğdayın Türküsü


Rüzgâr tutup kulaklarınıza getirdi sözlerimi. Uğultu sandınız, oysa bin asırdır söylüyorduk bu türküyü. Başaktan buğdaya, buğdaydan başağa dek süren bir yolculuktur duyacaklarınız. Bir genç oturdu sığındığımız taşın üstüne, size o anlatsın yaşantımızı.

Toros’un güney yamacında, zirveye uzak mı uzak bir tepenin eteğinde filizlenmiş büyük büyük dedem. Bir çobanın pantolonundan düşmüş sözde buraya, öyle derlerdi ben babamın başağında küçücük bir tohumken. İki kuvvetli kayanın arasında yaşıyoruz, küçük bir mağaradaymışız gibi. Çok başak arkadaşım yok burada, güneşimiz ve suyumuz nadiren gelir yanımıza. Birçok tohum daha toprağa bile düşmeden kuruyup gider etrafa. Üç başak ve onlarca tohum, barınmaya çalışıyoruz her şeyden uzakta, bu sapsarı toprağın koynunda.

Taşlar bizimle ve insanlarla konuşur ara sıra, burada olduğumuz için şanslıymışız onlara göre. İnsan yokmuş, hayvan yokmuş, onlar yermiş bizi. Ama ben inanamıyorum pek. Bir derenin yanında olsaydım, saf bir sevgiyle tutunurdum her şeye. Seni ekmek yaparlar derdi taş kabaca. Bu karanlıkta çürümektense, ekmek olup dayanırım derdim ona.

Beni duymasalar, anlamasalar da severdim insanları. Taşın üzerindeki şu genç mesela, duysa türkümü, koparmadan sevse beni, eminim ki ben bu tepeyi kendi arkadaşlarımla doldururdum. Peki bundan sonra da beni sever miydi, yoksa dalımı mı kırardı? İnsanlar sevgiye sevgiyle mi karşılık veriyorlardı? Taşla bir şeyler konuşursa, onu anlardım bir ihtimal. Dinleyecektim sabırla.

Taşın söylediğine göre, insanlar kendilerinden olmayanlara karşı kötü duygular besliyormuş. Uçsuz bucaksız karanlıkta yaşamaya çalışan şu üç buğday başağı, insanlara ne zarar verebilirdi ki? Suyumuzu ve ışığımızı eksik etmeyin ki sizi sonsuza kadar, nesiller boyu sevelim.

 İnsanca öğreniyorduk bir süredir. “Özgürlük!” diye bağırdı taş. “O nedir?” diye sordum. “Sınırı olmadan yaşamak!” dedi. Yanlışsın diyecektim içimden, demedim. İnsanlar taşın dediklerine göre özgür değildi ki. Teller varmış buradan uzaklarda, bölermiş insanları ortadan ikiye. O tellerin bir sağında, bir solunda açmış iki buğday başağı geldi gözlerimin önüne. İkisi farklı insanlara mı ait oluyordu, buğdayların özgürlüğü yerlerine göre mi belirleniyordu? Hepsi bomboştu bana göre, özgürlük bakımından yoktu hiçbir fark, bir buğday tohumuyla insan arasında. Bağlıydı tohum başağa, bağlıydı insan sınırlara. Ve ikisi de toprak oluyordu en sonunda. Öyleyse toprağı, toprağın bile kabul etmediği metal çizgilerle bölmek nedendi? Bu ayrım, bu mülkiyet tutkusu ne zamana dek sürecekti?

İnsanlar bazen savaşırmış buralarda, diğer başak bahsetmişti bundan. Gerçekten böyle miydi, aynı türden iki canlı birbirini yok mu ediyordu? Onlardan ne kadar farklıydık! Ben arkadaşlarımı yaşatmak için, canımı acıtarak köklerimi güçlendiriyordum her gün su çekebileyim diye. Sapımı zorluyordum, eğilmeye çalışıyordum belki bir tohum dışarı çıkar da kurtulur diye. Oysa insanlar yapmıyormuş bunların hiçbirini. Çok daha kolaymış bir insanı yaşatmaktansa, bir buğdayı yaşatmak. Elimde olsa, çevirirdim bütün insanları buğdaya.

Küçük bir çiçek kardeşimiz de vardı burada, soldu bir süre önce. Fakat o kadar güzel yaşardık ki! Suyu paylaşırdık ihtiyacımıza göre, hatta o ışık alsın diye, üç başak birleşir, eğri kalırdık saatlerce! Burada üç insan ve bir çiçek kalsaymış, ilk başta çiçeği, sonra da birbirlerini yok ederlermiş, en fazla suyu almak adına! Ne acı!

Ve anladım ki; yok etmek insanın, var etmek buğdayın göreviymiş. Artık eğilmeyeceğim, sapımı boş yere zorlamayacağım tohumlarımı kurtarmak için. Aydınlık gözüken dışarıdaki karanlıkta yaşamaktansa, karanlık gözüken bu aydınlığımızda asırlar boyu huzur ve barış içinde yaşayacağız.

İşte gidiyor o genç salına salına, eğer duyduysan bizi, başkalarına anlatmayı unutma!

Ömer Dağlı


Like it? Share with your friends!

İnce Tezat
Kişisel yazılarınızı bize göndererek sitemizde yer almasını ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. https://www.incetezat.com/misafir-yazarlik/

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir