İnceleme | İnce Tezat https://www.incetezat.com Sun, 30 May 2021 08:31:21 +0000 tr hourly 1 https://www.incetezat.com/wp-content/uploads/2018/09/thumbnail_favicon.png İnceleme | İnce Tezat https://www.incetezat.com 32 32 Simyacı-İnceleme https://www.incetezat.com/inceleme/simyaci-inceleme/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=simyaci-inceleme https://www.incetezat.com/inceleme/simyaci-inceleme/#comments Sun, 30 May 2021 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=6086 “Kendi Kişisel Menkıbesini yaşayan kimse neye ihtiyacı varsa hepsini bilir. Bir düşün gerçekleşmesini tek şey olanaksız kılar: Başarısızlığa uğrama korkusu.” Paulo Coelho Yazarın Adı: Paulo Coelho Yayınevi: Can Yayınevi 143.Baskı: Mart 2018 Çeviri: Özdemir İnce Sayfa Sayısı: 184 Kitabın incelenme sebebi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin ölümsüz eseri Mesnevi’deki hikâyeden esinlenerek yazılan ve bir nasihatname özelliği...

The post Simyacı-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>

“Kendi Kişisel Menkıbesini yaşayan kimse neye ihtiyacı varsa hepsini bilir. Bir düşün gerçekleşmesini tek şey olanaksız kılar: Başarısızlığa uğrama korkusu.”

Paulo Coelho

Yazarın Adı: Paulo Coelho

Yayınevi: Can Yayınevi

143.Baskı: Mart 2018

Çeviri: Özdemir İnce

Sayfa Sayısı: 184

Kitabın incelenme sebebi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin ölümsüz eseri Mesnevi’deki hikâyeden esinlenerek yazılan ve bir nasihatname özelliği taşıyan bu eserin incelenme sebebi: siz değerli okuyucularımıza çok kısa ve faydalı bir şekilde, geniş bir bakış açısıyla sunma isteğimdir. Böylelikle Doğu klasiği olan ve dünyaca tanınan alim Mevlana’nın eserine az da olsa (en azından ismimin geçmesini sağlayarak) iltifatta bulunmakta güzel bir sebep olur diye düşünüyorum. Kendi Kişisel Menkıbemizi gerçekleştirme amacı ile hayatımıza bakmamızı sağlamaya çalışan bir eserdir Simyacı ve bu yönden de incelenmesinin çok faydalı olacağını düşünüyorum.

Kitabın Konusu: Rüyasında Mısır Piramitleri yakınında bir hazinenin olduğunu gören Endülüslü çoban Santiago’nun hazineyi ararken yaptığı yolculuk diyebilirim kısaca. Ama bana göre kitabın vurgulamaya çalıştığı en önemli konu: “Kişisel Menkıbenin peşinden gidilmesi ve onun gerçekleştirilmesi.” 

Kitabın kendi alanı içindeki yeri ve önemi: Dünya klasikleri arasına girmiş bu eserin kendi alanından ziyade dünya alanındaki öneminden bahsetmek zannedersem daha doğru olacaktır. Kitabın yazarı Paulo Coelho’nun bu kitabı yazarken ilham aldığı kaynak şahsımca kitabın yerini ve önemini başlı başına artırmış çünkü Doğu klasiği olan, en önemli eserlerden sayılan ve yazarı alim olanMevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin kalemiyle ortaya çıkmış “Mesnevinin” hikayesinden alınan ilhamla “Simyacı” yazılmış. Mevlâna ilham alınan hikayesinde “kişinin kendisinin bir hazine olduğunu” vurgulamıştır. Kitapta da aynı sonuca varmak mümkün.

Yazarın Hayatı: Paulo Coelho yazarlığa başlamadan önce ülkesinde tanınan bir şarkı sözü yazarıydı. Bir süre gazetecilik de yapan Paulo Coelho, 1986 yılında Hıristiyanların Batı Avrupa’dan başlayıp İspanya’da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı. Bu deneyimini Hac (özgün adı: “The Pilgrimage”) adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı, Coelho’yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. 42 ülkede yayınlanan, 26 dile çevrilen Simyacı, benzersiz bir başarıya ulaştı ve bu kitap sayesinde Gabriel Garcia Marquez’den sonra en çok okunan Latin Amerikalı yazar oldu. Paulo Coelho’nun kurduğu Paulo Coelho Enstitüsü, ülkesindeki yoksul çocuk ve yaşlılara yardım etmektedir. Coelho, UNESCO’nun Kültürlerarası Diyaloglar programında danışman olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda İsviçre’nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu’nu düzenleyen Schwab Vakfı’nın yönetim kurulundadır. Paulo Coelho pek çok saygın ödülün sahibi oldu; bunlar arasında Dünya Ekonomik Forumu’nun verdiği Crystal Award ve Fransız Légion d’Honneur nişanı da vardır. Yazar 2002 yılında Brezilya Edebiyat Akademisi’ne kabul edildi. Coelho, ayrıca pek çok saygın basın kuruluşu için haftalık köşe yazıları yazmaktadır. Paulo Coelho Rio de Janerio’da yaşamaktadır.

Son romanı Elif, Portekizceden sonra ilk olarak Türkçeye çevrildi ve Mart 2011’de yayınlandı. Romanda, yazar ve yetenekli bir keman virtüözü, sıra dışı genç bir Türk kızı Hilal’in Sibirya’yı baştan başa geçecekleri bir yolculuk sırasında, kendileri, birbirleri ve varoluşları ile yüzleşmeleri anlatılmaktadır. Kitabın tanıtımı için açtığı yarışmayı Aleph by Raif Kurt videosuyla, Türk sanatçı Raif Kurt kazanmıştır.

Özet: Kahramanımız Santiago, babası her ne kadar rahip olmasını istese de dünyayı dolaşma hayalinden dolayı çoban olmayı tercih eder çünkü çobanlar rahatlıkla gezebilir. Çobanlık yaptığı sırada koyunlarının ona çoğu şeyi öğrettiğini inanan Santiago yaşayacağı olaylarla hayatının ve bakış açısının değişeceğinden habersizdir. Uykusunda gördüğü düşlerden dolayı kahramanımız uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Üst üste gördüğü düşlerde Mısır’da piramitlerin yakınında bir hazine görür ve bunu yorumlamak için bir Çingeneye gider. Çingeneye gördüğü düşleri anlattıktan sonra çingene ondan para istemeyeceğini ancak hazineyi bulduktan sonra hazinenin onda birini kendisine vereceği konusunda söz ister. Kahramanımız Endülüslü çoban Santiago bu duruma şaşırsa da hayatını aynı şekilde idame ettirmeyi düşünmektedir çünkü yaklaşık 1 sene önce gördüğü tüccarın kızını, koyunlarını kırkma bahanesiyle tekrar görmeyi düşünür. Ayrıca koyunları hakkında da her şeyi öğrenen çoban hayatını da değiştirmek istemez. Santiago şehirde kendi halinde kitap okurken yanına yaşlı bir amca gelir ve sohbet ederken yaşlı amcanın aslında Şalem Kralı Melkisedek olduğunu öğrenir. Ancak Melkisedek, kral olsa da onu farklı yapan Endülüslü çobanın gördüğü düşten bahsetmesidir. Santiago bu duruma çok şaşırır ve Melkisedek ona “kişisel menkıbeden” bahseder. Santiago’ya kendisinin kişisel menkıbesini gerçekleştirmesi gerektiğini, kendisinin çobanlığı seçmesiyle zaten bunu yapabileceğini belirtir. Santiago ikilem arasına düşse de hazineyi almak için bu düşün peşinden gitmeye karar verir. Melkisedek, Santiago’ya işaretler ile hazinenin yerini bulacağından bahseder ve ayrılmadan önce kendisine Urim ile Tummim adında iki taş verip işaretleri yorumlayamazsa bunları kullanmasını öğütler. Böylelikle kahramanımız koyunlarıyla beraber yola çıkar. Mısıra ulaşmak için Afrika’ya geçer ve gittiği şehirde herkesin Arapça konuştuğunu fark eder. Kendi dilinden anlayan birini bulur ve ondan yardım ister. Ancak yardım istediği kişi parasını çalıp ortadan kaybolunca Santiago beş parasız kalıp dilini bilmediği, insanlarını tanımadığı bir yerde adeta hapsolur. İçine bir pişmanlık duygusu düşen Santiago, kişisel menkıbesini gerçekleştirmek için çıktığı bu yolculukta adeta kendisini sorgular hale gelir ve koyunlarını, parasını kaybetmiş bir adam olarak bir iş bulup kendi topraklarına dönmeye çalışır. Bir billuriyeci dükkanında iş bulur ve fikirleriyle eski günlerini arayan billuriye dükkanının sahibini çok memnun eder. Kristal camları temizlemek, bu camlarla müşterilere içecek servisi yapmak billuriye dükkanına iyi para kazandırır. Yaklaşık 11 ay bu dükkânda çalıştıktan sonra kişisel menkıbesinin peşine gitmeye karar verir. Billuriye dükkanında kazandığı parayla Mısır’a gidecektir. Önce çölü geçmesi gereken kahramanımız burada Simyacı’yı arayan bir İngiliz’le karşılaşır. “Simyanın ne demek?” olduğunu soran kahramanımız “kurşunu altına çevirmek (madeni altına çevirmek)” cevabını alır. Aslında Santiago ve İngiliz kendi kişisel menkıbesini aramaya çıkmıştır. Çölde yollarına devam ederken Santiago iki kuşun birbirine saldırdığını, bu olayın savaşın habercisi olduğunu gezdikleri kervandaki yetkiliye bildirir ve silahlı adamlarla bir tuzak kurulduğu böylece ortaya çıkar. Böylelikle çölün ve evrenin dilini anlamaya başlayan Santiago, Simyacı ile tanışır ve Simendülüslyayı öğrenir. Simyacı da kral gibi ona kendi kişisel menkıbesini yerine getirmesini, eğer gerçekleştirmezse ileride pişman olacağını söyler. Simyacı ile çıktıkları yolculukta, çölde kabileler arası savaş çıktığı için askerler ile karşılaşırlar. Hatta Santiago, bir gün Rüzgar’a dönüşmesi şartıyla hayatının bağışlanacağı tehdidi ile karşılaşır. Simyacı ’ya nasıl dönüşeceğini bilmediğini, eğer dönüşemezse ikisinin de öldürüleceğini söylese de “Seni öldürürler. Ben rüzgâra dönüşmeyi biliyorum.” cevabı ile karşılaşır. Güneş ve rüzgârın yardımıyla rüzgâra dönüşür çünkü evrenin dilini konuşabilir duruma gelir. Artık kurşuna altına dönüştürmeyi de öğrenmiştir. Çoban olarak başladığı bu yolculukta gördüğü düş sayesinde Mısır’a yolculuk etmiş, parası çalınmış, billuriye dükkanında çalışmış, rüzgâra dönüşmüş, simyacı olmuştur. Hepsinden de önemlisi kişisel menkıbesinin peşinden gitmiştir. Çölü aşan Santiago’nun karşısında şimdi Mısır Piramitleri vardır. Ama hazineyi bulmak için yüreğinin sesini dinlemesi gerekmektedir. Yüreğini dinler ve kazacağı yeri bulduktan sonra sürekli kazmaya başlar. Kazarken savaş mültecileri onu görür ve ne yaptığını sorar. Başta cevap vermese de Santiago’yu döverek altınını alırlar ve en sonunda kahramanımız, düşünde bir hazine gördüğünü ve burada olduğunu söyler. Bunun üzerine savaş mültecilerinin reisi “insanın bu kadar budala olmaya hakkı olmadığını öğreneceğini, iki yıl kadar önce kendisinin de üst üste aynı düşü gördüğünü ve düşünde İspanya’ya gitmesi gerektiğini, çobanların koyunlarıyla birlikte içinde uyudukları, ayin eşyalarının konulduğu, yerde büyümüş bir firavuninciri bulunan yıkık bir köy kilisesi araması gerektiğini ve bu firavunincirinin dibini kazarsa gizli bir hazine bulacak olduğunu söyler.” Ve Endülüslü çoban Santiago bunun üzerine gülümserve aradığı hazineyi böylelikle bulmuş olur.

Kitabın bölümlerinde işlenen konular: Mevlana’nın Mesnevisindeki ana temanın işlenen konu olduğunu, asıl mesajın (kişinin kendisinin hazine olduğu kıssası) vurgulandığını söyleyebilirim. Endülüslü çoban Santiago’nun yolculuğundan çıkarmamız gereken “kişisel menkıbemizin peşinden gitmek ve onu gerçekleştirmek” konusunun da vurgulandığını söyleyebilirim.

Önemli ve ilgi çekici yerlerden alıntılar: Henüz sahip olmadığın bir şeyi vaat ederek gidecek olursan, onu ele geçirme arzusunu yitirirsin. (Sayfa 41)

“Bir an önce koyunlarıma kavuşmak istiyorum. Talih bizden yanayken bundan yararlanmalıyız; talihin bize yardımcı olması için biz de ona yardımcı olacak şekilde davranmalıyız, gereken ne varsa yapmalıyız. Buna ‘lütuf kuralı’ derler. Ya da acemi talihi.” (Sayfa 71)

“Bir şeyi gerçekleştirmek istersen,” demişti yaşlı adam ona, “onu gerçekleştirmek için bütün Evren iş birliği yapar.” (Sayfa 56)

“Yüreğimizi neden dinlemeliyiz?” diye sordu, mola verdikleri akşam. “Çünkü yüreğin neredeyse hazinen de oradadır.” (Sayfa 151)

Kitabın Hedef Kitlesi: Kendini arayıp bulmak isteyen, içindeki hazinenin farkında olup da kendini hatırlamak isteyen, Mesnevi okuyan ya da okumak isteyen herkese yazılmış bir kitap diyebilirim. En önemlisi de kendi kişisel menkıbesini gerçekleştirmek isteyen herkese yazılmış olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta Kullanılan Dil: Dil konusuna gelecek olursam, kitaptaki dil çevirmenin başarısıyla ustaca bir şekilde okuyucuya aktarılmıştır. Kendi açımdan söylemem gerekirse hiçbir kelimeyi ikiletmeden rahatlıkla anlayabildiğimi söyleyebilirim. Okuyunca siz de “ne kadar rahat anlaşıldığını fark edeceksiniz.” diye düşünüyorum.  Bu sebeple akıcılık ve üslup da çok başarılı.

Kitap Dışı Kapak Tasarımı: Gönül isterdi ki 25. Yıl baskısı elimde olsaydı. Ancak eski baskısı da gayet başarılı ve Kahramanımız Santiago’nun kişisel menkıbesini gerçekleştirmek için gittiği Mısır’daki piramit resmedilmiş. Böylelikle ana temayı da dış kapak tasarımında görerek olayın kafamızda daha da bir canlanma ihtimalinin arttığını söyleyebilirim, en azından kendi açımdan.

Batuhan ULAŞ

The post Simyacı-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/simyaci-inceleme/feed/ 1
Murakami’nin Masası https://www.incetezat.com/inceleme/murakaminin-masasi/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=murakaminin-masasi https://www.incetezat.com/inceleme/murakaminin-masasi/#respond Wed, 12 May 2021 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=6028 Bazen o çok sevdiğiniz yazarları tanımak için eserlerini okumak yetmez. Yazdığı eve girmek, masasına bakmak gerekir. Edip CANSEVER’in “Masa da Masaymış Ha” şiirinde de söylediği gibi… “…Adam masayaAklında olup bitenleri koyduNe yapmak istiyordu hayattaİşte onu koyduKimi seviyordu kimi sevmiyorduAdam masaya onları da koyduÜç kere üç dokuz ederdiAdam koydu masaya dokuzuPencere yanındaydı gökyüzü yanındaUzandı masaya sonsuzu...

The post Murakami’nin Masası first appeared on İnce Tezat.]]>
Bazen o çok sevdiğiniz yazarları tanımak için eserlerini okumak yetmez. Yazdığı eve girmek, masasına bakmak gerekir. Edip CANSEVER’in “Masa da Masaymış Ha” şiirinde de söylediği gibi…

“…
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu…”

İşte Murakami’nin daha önce “Monkey” adlı dergide bölüm bölüm yayımlanan yazılarından derlediği “Mesleğim Yazarlık” adlı kitabını okuduğunuzda onun masasında misafir oluyorsunuz. Roman yazmak isteyen sıradan bir insan olan Murakami Ricky Nelson’ın Garden Party’sini açarak size masasında eşsiz güzellikte kurduğu cümlelerinden kadeh kadeh ikram ederken siz de yavaş yavaş yazma sarhoşluğuna kapılıyorsunuz. Başarılı bir yazarın yazma konusundaki en özel sırlarını öğrenmenin keyfini sürüyorsunuz örneğin Sahilde Kafka’yı yazarken elli yaşını geçmiş olmasına rağmen kendisini on beş yaşında hissettiğini o zamanlarda gördüğü gökyüzünün onda uyandırdığı hisleri paylaşıyorsunuz. Yarattığı karakterlerin ayakkabı numarasına göre ayakkabı giyip ona göre hareket ettiğini öğrenerek onun karakterleri yaratmadığını karakterlerin onu yarattığını fark edip şaşırıyorsunuz. Değer verdiği yazarları ve eserlerini de bu masadan öğreniyorsunuz. Kim için yazdığını, yazmanın zor bir iş ama bir o kadar keyifli ve disiplin gerektiren bir iş olduğunu, neden yazmayı sevdiğini, okul yaşantısını, Okul hayatındaki başarısızlığına kadar anlıyorsunuz. Roman veya hikâye herhangi bir yazı yazmaya istekli olan herkesi masasına davet ediyor Murakami. Yazma konusundaki görüşlerimizde çok fazla orta nokta bularak keyifle okudum. Notlar aldım, okunacak kitaplar listesine eklemeler yaptım. Bu değerli kitabı Türkçemize kazandıran Ali Volkan Erdemir’e de sonsuz teşekkürler… Çok detay vermeden kitapta ele alınan başlıklara, altını çizdiğim bir iki cümle ile değinmek istiyorum:

1.Roman Yazarları Neden Hoşgörülü İnsanlardır?
Roman yazmak-ya da öykü yazmak-denilen eylem oldukça düşük hızda, küçük vitesle yapılan bir iştir. Gerçek düşüncemi söylersem bu iş, yürümekten biraz daha hızlı, bisiklete binmekten biraz daha yavaş yapılan bir iştir. Böylesine düşük hızdaki bir bilinç eylemine uyum sağlayan insanlar olduğu gibi uyum sağlamayı başaramayan insanlar da vardır.
2.Roman Yazarı Olduğum İlk Zamanlar:
İlk romanımı yazarken hissettiğim, yazma hissinin güzelliği ve eğlencesi şimdi de değişmedi. Her sabah erkenden uyanıp kahve demler, büyük bir kupaya kahve doldurur, kupamla birlikte masanın başına geçer, bilgisayarı açarım.
Roman, içinden taşıp geldiği gibi kolayca yazdığın bir şey değil midir ki?
3.Edebiyat Ödülleri Hakkında:
Gerçek bir yazar için ödülden çok daha önemli şeyler vardır.Bu çok daha önemli şeylerden biri anlamlı bir yaşam doğurması, bir diğeri ise anlamı doğru olarak değerlendiren okurun-sayıya bakmadan- tam olarak orada var olmasıdır.
4.Özgünlük Üzerine:
Eğer senin için önemli olduğunu düşündüğün bir amaca göre hareket ederken ortaya kendiliğinden doğal haliyle eğlence ve sevinç çıkmıyorsa bunu yaparken yüreğin heyecanla çarpmıyorsa orada bir sorun bir uyumsuzluk var demektir.
Kendi özünü ifade edemeyen insanlar sıradan bir yaşam sürdürürler.
5.Peki Ama Ne Hakkında Yazmalıyım?
Günlük basit materyallerden başka bir şey olmasa da sade ve yalın sözcüklerden başka bir şey kullanılmasa da eğer orada büyü varsa bizler bu şeyden şaşılacak denli arı bir değer ortaya çıkarabiliriz.
6.Zamanı Yanına Almak- Uzun Romanlar Yazmak:
Roman ne kadar uzun olursa olsun, yapısı ne kadar katmanlı olursa olsun, en başta bir plan yapmada, gelişme ve sonucu bilmeden, gelişigüzel, aklıma estiği gibi, hızlıca, doğaçlama halinde hikâyeyi geliştirmişimdir. Bu şekilde yazmak, kesinlikle ilginçtir ama bu yazım tarzıyla roman içinde uyumsuz kısımlar, mantığa uymayan kısımlar da çokça çıkar. Karakterlerin etkileşimleri ve özellikleri yarı yolda beklenmedik şekilde değişiverir.
Bu yönüyle kendime çok benzetirim belki de bu sebepten seviyorum yazılarını. Hiçbir şeyde planlı olamadığım gibi yazarken de bir taslak oluşturmuyorum ben de onun gibi.
7.Tamamen Kişisel Fiziksel Aktivite:
Sabah erkenden uyanıp her gün beş ya da altı saat odaklanıp yazarım. Öğleden sonra öğle uykusuna yatar, müzik dinler kitap okurum. Böylesi bir yaşam sürünce ister istemez hareketsiz kalınır bu yüzden de her gün yaklaşık bir saat dışarı çıkar, spor yaparım.
8.Okul Hakkında:
Annem babam öğretmendi. Benim de ABD’de üniversitede birkaç ders vermişliğim oldu. Dürüst olursam okulla aram oldum olası iyi değildir.
Benim okullardan beklentim, hayal gücü olan çocukların hayal güçlerini öldürmemeleridir. Bu kadarı yeterlidir. Çocukların her birine kendilerine özgü şekilde yaşayacak bir yer vermelerini isterim.
9.Nasıl Karakterler Yaratalım?
…önceden verdiğim bir karar yoktur. Yazmaya devam ettikçe ortaya çıkan karakterlerin durumlarının ana hatları doğal olarak belirir. Sonra bu ana hatlara çeşitli ayrıntılar eklenir. Mıknatısın demiri çekmesi gibi. Bu şekilde bir insan imgesi oluşur.
10.Kime Yazarız?
“Kendim yazarken eğlenirsem okurken eğlenenler de mutlaka olacaktır,” diye düşünüyorum.
“Ne derlerse desinler. Nasıl olsa kötü bir şey söyleyeceklerse kendi istediğim şeyi istediğim gibi yazayım,” demiştir. Bu konuda da hemfikiriz.
11.Yurt Dışına Açılıyorum Yeni Sınırlara:
Ben önce Japonya’da bir yazar olarak kendime bir yer kurdum, sonra yurt dışına çevirdim gözümü. Okur kitlemi genişlettim ve sanırım bundan sonra da kendi içime doğru inip orayı daha derinlere en dibine kadar araştıracağım. Bu benim için yeni bir bilinmeyen yer, muhtemelen de son sınırım olacak.
Sonuç olarak Murakami’nin yazmayı seven ve nasıl yazdığını merak eden okurlarına cevap niteliğinde yazmış olduğu bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Yazamadığım zamanlarda ara ara açıp baktığım, sürekli elimin altında olan kitabı anlatmaya çalıştım kalemim yettiğince…
Edebiyatla kalın…

Aslı GÖKMEN

The post Murakami’nin Masası first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/murakaminin-masasi/feed/ 0
Kujo Kitap İncelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/kujo-kitap-incelemesi/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=kujo-kitap-incelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/kujo-kitap-incelemesi/#respond Mon, 29 Mar 2021 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5859 Orijinal İsim: CujoKitabın Yazarı: Stephen KingYayınevi: ALTIN KİTAPLAR8.Basım Nisan 2020Çevirmen: Oya Çakır Kujo adlı kitabı incelememin sebebi: Korku üstadı denilince akla gelen Stephen King’in karanlık ve gizem dolu dünyasına geç de olsa gelmek istemem diyebilirim. Evet, geç kaldım ama bütün kitaplarını okuyarak en azından yaşayan bir efsaneden feyz alıp ileride yazacağım kitabıma da bir katkıda...

The post Kujo Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>
Orijinal İsim: Cujo
Kitabın Yazarı: Stephen King
Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR
8.Basım Nisan 2020
Çevirmen: Oya Çakır

Kujo adlı kitabı incelememin sebebi: Korku üstadı denilince akla gelen Stephen King’in karanlık ve gizem dolu dünyasına geç de olsa gelmek istemem diyebilirim. Evet, geç kaldım ama bütün kitaplarını okuyarak en azından yaşayan bir efsaneden feyz alıp ileride yazacağım kitabıma da bir katkıda bulunur düşüncesini de göz ardı edemedim.

Kujo’nun konusuna gelecek olursam, Maine Eyaletindeki Castle Rock Kasabasında yaşayan Trenton ailesinin vahşi bir canavarla yollarının çakışması diyebilirim. Tabi bu canavarın aynı zamanda kasabalılara yaşadığı dehşeti de saymadan geçemeyeceğim.

Kitabın kendi alanı içindeki yeri ve önemi: Eğer kitap yazmayı ve özellikle korku kitabı yazmayı düşünüyorsanız Stephen King’in ayrıcalığı saymakla bitmez. Her ne kadar Hayvan Mezarlığı, O, Yeşil Yol, Kara Kule serileri gibi sinemaya uyarlanan ünlü kitaplarla beraber Kujo’da aynı üstadın kaleminden çıktığı için şahsımca aynı yere ve öneme sahip. Özellikle kaleminizi karanlık bir şekilde yazmaya kararlıysanız karanlığın efendisiyle tüm kitaplarında tanışın, derim.

Yazarın Hayatı: Genellikle gerilim ve korku türünde eserler vermiştir. Kitaplarının çoğu Türkçeye de çevrilmiştir. İlk romanı Göz (Carrie) 1974 yılında yayımlanmıştır. Özellikle 1982 yılında başlayıp 2005 yılında sona erdirmiş olduğu Kara Kule (The Dark Tower) serisi ile ünlüdür. Yeşil Yol (The Green Mile), Esaretin Bedeli (the Man Who Loved Rita Hayworth aka the Shawshank Redemption) gibi pek çok kitabı senaryolaştırılıp beyaz perdeye aktarılmıştır. İlk profesyonel kısa öykü satışını The Glass Floor adlı öyküsüyle Starling Mystery Stories’e yapmıştır (1967). Kendisini tekrar ettiği gerekçesiyle 2002 yılında yazarlığı bıraktığını açıklamıştır.[1] Ancak bu açıklamadan sonra birçok yeni eser vermiştir. King’in en son romanı 2019’da yayımlanan The Institute’dür. Kitaplarının çoğu memleketi Maine’de geçer. Şu ana kadar Bram Stoker Awards, Dünya Fantezi Ödülü, British Fantasy Society Awards ve PEN America Literary Awards gibi prestijli ödülleri almıştır.

Türkiye’de Yayımlanmış Romanları:
Göz (Carrie)
Korku Ağı (Salem’s Lot)
Medyum (The Shining)
Mahşer(The Stand)
Çağrı (The Dead Zone)
Tepki (Firestarter)
Kujo (Cujo)
Christine
Hayvan Mezarlığı (Pet Sematary)
Ceset (The Body)
Ateş Yolu (Roadwork)
Azrail Koşuyor (The Running Man)
Uzun Yürüyüş (The Long Walk)
Ejderhanın Gözleri (The Eyes of the Dragon)
Sadist (Misery)
Şeffaf (The Tommyknockers)
Hayatı Emen Karanlık (The Dark Half)
Ruhlar Dükkanı (Needful Things)
Oyun (Gerald’s Game)
Dolores Claiborne
Uykusuzluk (Insomnia)
Falcı (Thinner)
Çılgınlığın Ötesi (Rose Madder)
“Yeşil Yol” roman dizisi (The Green Mile)
Yaratık (Desperation)
Kemik Torbası (Bag Of Bones)
Maça Kızı (Heart In Atlantis)
Yüzyılın Fırtınası (Storm Of The Century)
Tom Gordon’a Aşık Olan Kız (The Girl Who Loved Tom Gordon)
Rüya Avcısı (The Dreamcatcher)
Buick 8 (From A Buick 8)
Cep (Cell)
Bir Aşk Hikâyesi (Lisey’s Story)
Duma Adası (Duma Key)
Düzenleyiciler (The Regulators)
Yüzyılın Suçlusu (Blaze)
Colorado Kid
Kubbe’nin Altında(Under the Dome)
Gece Yarısını Dört Geçe (Four Past Midnight)
O (It)
Sis(Skeleton Crew)
Kurtadam’ın Döngüsü (Cycle of the Werewolf)
22/11/63 (11/22/63)
Eğlence Parkı (Joyland)
Doktor Uyku (Doctor Sleep)
Holly Gibney I:Bill Hodges Üçlemesi I: Bay Mercedes (Mr Mercedes)
Diriliş (Revival)
Holly Gibney II:Bill Hodges Üçlemesi II:Kim Bulduysa Onundur (Finders Keepers)
Kabuslar Pazarı (The Bazaar of Bad Dreams)
Holly Gibney III:Bill Hodges Üçlemesi III:Son Nöbet (End of Watch)
Uyuyan Güzeller (Sleeping Beauties) (Oğlu Owen King ile beraber)
Holly Gibney IV: Yabancı (the Outsider)
Kuşku Mevsimi (Different Seasons)
Türkiye’de yayımlanmış hikâye derlemeleri
Hayaletin Garip Huyları (Night Shift)
Sis (Skeleton Crew)
Gece Yarısını Dört Geçe (Four Past Midnight)
Rüyalar ve Karabasanlar (Nightmares and Dreamscapes)
Rüyalar ve Karabasanlar 2 (Nightmares And Dreamscapes)
Rüyalar ve Karabasanlar 3 (Nightmares And Dreamscapes)
Karanlık Öyküler (Everything’s Eventual)
Karanlık Çökünce (Just After Sunset)
Zifiri Karanlık Yıldızsız Gece (Full Dark, No Stars)
Kâbuslar Pazarı (The Bazaar of Bad Dreams)
If It Bleeds

Kitabın Özeti: Maine Eyaletine bağlı Castle Rock kasabasında Frank Dodd’un ölümünün ardından yıllar geçmiş olmasına rağmen büyükler, geceleri onun hayaletinin geleceğini söyleyerek çocuklarını korkutur ve uyumazlarsa geleceğini söylerlerdi. Frank Dodd sapık bir katildi ve aynı zamanda polis memuruydu. Yakalanacağını anladığında cezasını kendisi vererek ayrılmıştı dünyadan.

Trenton ailesi de Castle Rock kasabasında yaşayan üç kişilik bir aileydi. Tad Trenton adlı çocuk bir gece vakti yatağının yanındaki yüklükte bir çift korkunç gözler görür. Tad’e bu gözler hiç de yabancı gelmez. Ancak olayın telaşıyla annesi Donna Trenton’ı ve babası Vic Trenton’ı ayağa kaldırır. Her ne kadar çocuk yüklükte canavar gördüğünü söylese de ebeveynleri ona inanmaz. Yüklüğe baktıklarında battaniye görürler. Tad sakinleşsin diye yüklüğü boşaltırlar. Ancak Tad olayı unutmaz.

Günlerden bir gün Vic’in arabası bozulur ve şehrin dışında bir tamirci bulurlar. Tamircinin işini halletmesini beklerken bir Saint Bernard (100kg’ı bulabilen bir köpek türü) görürler. Bu köpeğin adı Kujo’dur. Kujo insanlara karşı çok sevecendir ve Tad’e karşı da çok iyi davranır. Her ne kadar ailesi köpeğe mesafeli davranması gerektiğini düşünse de Kujo’nun ılımlı tavırları ailenin içini az da olsa ferahlatır.

Kujo, bir gün bir tavşan görür ve onu kovalamaya başlar. Tavşan bir mağaraya doğru kaçar ve Kujo’da onun peşinden gider. Tavşanı yakalayamayan Kujo mağarada bir yarasa tarafından ısırılır ve bu dost canlısı köpek için artık çok geçtir. O artık Kujo değil başka bir yaratıktır. 100 kg’lik bir öldürme makinesi ve bu makine sadece ve sadece kanla beslenecektir. Tad ile zaman içinde ikinci bir oyun oynayacaktır ve bu oyunun adı “Canavarlar Asla Ölmez.” olacaktır.

Kitabın Hedef Kitlesi: Kitap, korku kitaplarına düşkün olanların yanı sıra yazara hayranlığı olan kişilere de yazılmış diyebilirim. Stephen King’in hayal dünyasıyla tanışmak isteyenlere ve korku kitabı çıkarmak isteyenlere yeni noktalar, virgüller, paragraflar katacağını düşündüğüm bir kitaptır Kujo. Kitabı beğenip beğenmemenin yanı sıra, ayrıca Üstadın eserini okumak bir senfoni tadı veriyor. Kısacası bu kitap Stephen King’in farklı bir senfonisini dinlemek isteyenlere yazılmış diyebilirim.

Ayrıca çevirmene teşekkürlerimi sunmayı da borç biliyorum. Çünkü Altın Kitaplar yayınevinin çevirmeni Oya Çakır gayet sade bir dille Stephen King ve okuyucuların arasındaki köprüyü kurmuş.

Kitap Dış Kapak Tasarımı: Kujo’nun yarasa tarafından ısırılmasından sonraki hali bizi selamlıyor. Kitabı okuduktan sonra bir daha dış kapağına bakınca tek diyebileceğim şey sadece: “Zavallı Tad.” oluyor.

Batuhan ULAŞ

The post Kujo Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/kujo-kitap-incelemesi/feed/ 0
Momo-Kitap İncelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/momo-kitap-incelemesi/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=momo-kitap-incelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/momo-kitap-incelemesi/#respond Sat, 27 Feb 2021 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5729 Yazarın Adı: Michael EndeYayınevi: Pegasus1.Baskı: Eylül 2017ISBN: 978-605-299-301-9Çeviren: Leman Çalışkan Momo adlı kitabın seçilme sebebi: İnternette alabileceğim kitaplar konusunda araştırma yaparken kapağının ilgimi çekmesiyle tanışmam diyebilirim kısaca. Tabi, biraz da üzerinde araştırdığınızda kitabın yazarı olan Micheal Ende’ye de Alman Gençlik Edebiyat ödülünü kazandıran bir kitap olduğunu görüyor ve daha da bu kitabı okumak istiyorsunuz. Kısaca...

The post Momo-Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>

Yazarın Adı: Michael Ende
Yayınevi: Pegasus
1.Baskı: Eylül 2017
ISBN: 978-605-299-301-9
Çeviren: Leman Çalışkan

Momo adlı kitabın seçilme sebebi: İnternette alabileceğim kitaplar konusunda araştırma yaparken kapağının ilgimi çekmesiyle tanışmam diyebilirim kısaca. Tabi, biraz da üzerinde araştırdığınızda kitabın yazarı olan Micheal Ende’ye de Alman Gençlik Edebiyat ödülünü kazandıran bir kitap olduğunu görüyor ve daha da bu kitabı okumak istiyorsunuz. Kısaca özetlemek gerekirse seçme nedenim arasında bunlar sayılabilir.
Momo adlı kitabın konusuna da kısaca değinecek olursam: Tiyatro harabesinde yaşayan Momo adlı küçük bir kızın; yaşadığı kentteki insanların, dostlarının hayatını mahveden, onları zamanı daha verimli kullandırmak adına adeta köleleştiren “Duman Adamlar” adlı zaman hırsızlarının elinden kurtarmaya çalışması diyebilirim.

Kitabın kendi alanı içindeki yeri ve önemi: Momo bir masal niteliğinde olsa da her yaştan insanın okuyup -hatta- yaşamının farklı dönemlerinde tekrar okumasını gerektiren bir eser. Tıpkı Küçük Prens gibi. “Neden?” diyecek olursanız kitaptaki ögeler bizim gibi hayat telaşıyla uğraşan insanların sıklıkla unuttuğu konuları Momo ile hatırlatıyor. Bu ögeleri sayacak olursam: “Dostluk” birinci sırada olur çünkü küçük bir kız çocuğunun dostlarını kötülerin elinden kurtarmak için bütün kötü adamlara karşı -her ne kadar korksa da- dimdik karşılarına çıkıp mücadele edişini görüyoruz. İkinci öge ise “İnsanları dinlemek”. Bunun sebebi ise Momo’nun insanların derdini dinlerken onları sorgulamadan sadece ve sadece susup onlara odaklanması ve böylelikle insanların sorununu çözmesi. Sorgusuz sualsiz susup dinlemek belki de insanların en çok ihtiyacı olan, arayıp da bulamadığı dermanlardan biri. Momo’nun da bu dermanı bizlere hatırlatmasından dolayı yeri en azından benim için daha ayrı. Zaten dikkatlice düşünecek olursak iki ögenin de aslında birbirinin kesişim kümesi olduğunu rahatlıkla fark edebiliriz: Dostluk ve İnsanları dinlemek, Dostluk ve İnsanları dinlemek… Teşekkürler Momo.

Micheal Ende:
12 Kasım 1929’da Garmisch-Partenkirchen, Almanya’da dünyaya geldi. Gerçeküstücü bir ressam olan Edgar Ende ile fizyoterapist Louise Bartholomew Ende’nin tek çocuğuydu. Altı yaşındayken ailesiyle birlikte Münih’in kuzeyinde sanatçıların yoğun olarak yaşadığı Schwabing ilçesine taşındılar. Büyüdüğü bu edebi ve sanatsal yönden zengin ortam daha sonra yazılarını etkiledi. 1936 yılında babasının işi Nazi yönetimi tarafından “dejenere” olarak ilan edildi ve yasaklandı. Bu yüzden babası gizli çalışmak zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı’nın ağır dehşeti çocukluğunu etkiledi. Münih’e ilk hava saldırısı gerçekleştiğinde on iki yaşındaydı. 1945’te on altı yaşındayken askere çağrılınca eğitimini sürdürdüğü Waldorf okulundan ayrıldı. Savaştan sonra 1948-1950 yılları arasında bir drama okuluna katıldı, aktörlük yaptı, skeçler ve kısa oyunlar yazdı, Münih Halk Tiyatrosu’nda yönetmenlik ve Bavyeralı bir yapım şirketi için film eleştirmenliği yaptı. 1952 yılında bir yılbaşı partisinde tanıştığı Ingeborg Hoffman ile 1964 yılında Roma’da evlendi. Hoffman hümanist değerleri sürdürmek için kararlı bir örgüte, Hümanist Birliğine katılmak için Ende’yi teşvik etti. Birlikte insan hakları için çalıştılar. Eşinin rehberliğinde çeşitli gruplarla tanıştı. 1985 yılında Hoffman’ın ani ve beklenmedik ölümüyle Ende, İtalya, Casa Liocorno daki evlerini sattı ve Münih’e döndü. 1992 yılında, Ende’ye mide kanseri teşhisi konuldu. İki yıl süren tedavi sonunda 28 Ağustos 1995’te hastalığa yenik düşerek 64 yaşındayken Filderstadt’ta yaşamını yitirdi. Yazın hayatına 1950’lerde kabare senaryoları yazarak başlayan Ende’nin en çok ses getiren kitabı 1979’da yayımlanan Bitmeyecek Öykü adlı romanıydı. Roman 30’dan fazla dile çevrildi ve uluslararası alanda çok satanlar listesine girdi. Ayrıca Momo adlı kitabı ise büyük ses getirdi. Kitabında zamandan bahseden yazar, bu romanın hikâyesini birinden duyduğunu, duyduklarını hiç değiştirmeden bize aktardığından bahseder. Ende, 20. yüzyılın en popüler Alman yazarlarından biridir. Genelde çocuk kitaplarındaki büyük başarılarından söz edilse de yetişkinler için de kitaplar yazmıştır. Ende “Hikayelerimi içimdeki çocuk ve hepimiz için anlatıyorum” ve “benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir” demiştir. Fantezi dünyasını seçen, fakat gerçek dünyayla olan bağlarını da koparmayan öyküleriyle pek çok övgü ve ödül almasına karşın alçak gönüllülükten vazgeçmemiştir.
Ödülleri:
1961 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü -Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas (Jim Knopf und Lukas der Lokomotivführer)
1967 Hugo-Jacobi Ödülü
1974 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü -Momo
1979 Buxtehude Bull – Bitmeyecek Öykü (Die unendliche Geschichte)
1980 Çocuk Edebiyatı Derneği Volkach Alman Akademisi Büyük Ödülü
1980 Wilhelm Hauff Ödülü -Bitmeyecek Öykü
1981 Uluslararası Janusz Korczak Edebiyat Ödülü -Bitmeyecek Öykü
1982 Accademia Internazionale Medicean Lorenzo il Magnifico Ödülü (AIM)
1983 Gümüş Kalem- Bitmeyecek Öykü
1989 Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı
1990 La vache qui lit Ödülü -Der satanarchäolügenialkohöllische Wunschpunsch
1996 Kurt Lasswitz Ödülü -Santa Cruz’a Giden Uzun Yol (Der lange Weg nach Santa Cruz)

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Michael_Ende

Kitabın Özeti: Büyük bir kentin tiyatro harabesinde Momo adlı küçük bir kız çocuğu yaşar. Çevrede yaşayan insanlar Momo’nun varlığını zaman geçtikçe fark eder, Momo’nun yaşadığı harabeyi güzelleştirir ve ona her gün yiyecek bir şeyler getirirler. Zaman geçtikçe Momo’ya daha çok alışan insanlar gelip ona dertlerini anlatmaya başlar ve böylelikle sorunlarının çözüldüğünü, daha da rahatladıklarını fark ederler. Çünkü Momo’nun en büyük özelliği karşısındaki insanı sabırla, sorgusuz sualsiz sadece ve sadece dinlemektir. Hatta bu özelliğinden dolayı Momo, duvar ustası olan Nicola ve meyhane sahibi Nino’yu bile barıştırır. Artık insanlar arasında “Bugün Momo’ya uğradın mı?” diye bir deyim de oluşmaya başlar. Çocuklar bile tiyatro harabesine gelip Momo’nun yanında hayal kurup o hayal üzerine oyun oynamaya başlar. Zamanla Momo’nun ziyaretçisi kesilmez ve herkes bu kızın arkadaşı olur. Ancak kahramanımızın dostu diyebileceği, en iyi anlaştığı iki kişi vardır: “Birisi yaşlı Çöpçü Beppo diğeri de genç Turist Rehberi Girolamo (Gigi) dur. İkisinin de karakteri birbirinden çok farklı olsa da Momo ikisinin de en yakın arkadaşı, dostudur. Kentte her şey Momo ve diğer insanlar için güzel giderken “Zaman Tasarrufu Şirketi” adı altında ağızlarında sigarası, tenleri kül rengini taşıyan Duman Adamlar insanların zamanını çalmaya çalışır. Hatta bir gün annesine vakit ayıran, sevdiği kadınla ilgilenen Berber Bay Fusi’nin aklını çelip annesini Huzurevine bile göndertirler. Tabi, sevdiği kadınla da “zamanını çalıyor!” bahanesiyle daha az ilgilenmesine sebep olurlar. Duman Adamlar insanların kafasını zehirlerken şu argümanı kullanırlar: “Dostlarla, aileyle, insanlarla ilgilenmek bir zaman kaybı ve insan zamanını sadece kendine ayırırsa ancak zaman tasarrufu edebilir.” Bu fikirle kentteki bütün insanları ikna ederler ve zaman geçtikçe insanlar birbirine selam vermez olur. Bundan Momo’da etkilenir çünkü ne artık kendisini ziyaret eden arkadaşlar ne de onunla oyun oynamak için gelen çocuklar tiyatro harabesine uğrarlar. İlk başta Momo, Beppo ve Gigi ve çocuklar bu duruma direnip “Büyük Bir Çocuk Gösteri Yürüyüşü” yaparak isyan etseler de Duman Adamlar buna da Çocuk Depoları (Çocukları sokakta oynamak yerine sabahları ebeveynlerinin bıraktığı yerler) kurarak karşılık verir. Momo artık iki dostuyla beraber direnmeye çalışsa da Duman Adamlar onları da Momo’dan uzaklaştırır. Momo deyim yerindeyse yapayalnız kalır. Duman Adamlar bir gün Momo’yu ziyarete gelip onu da Zaman Tasarrufu bahanesiyle kandırmak istese de görevli olarak gelen Duman Adam, Momo’nun içinde gizemli bir güç fark edip sırlarını Momo’ya anlatmaya başlar. Böylelikle Momo onlar için çok tehlikeli hale gelir. Ancak günlerden bir gün Momo, Kassiopeia adlı geleceği bilen bir kaplumbağa ile tanışır. Momo’yu arayan Duman Adamlar, Kassiopeia’nın sayesinde Momo’yu yakalayamaz. Kaplumbağa onu zamanı yöneten, Hiçbir Yerde Sokağının bulunduğu Hiçbir Yerde Evinde oturan Secundus Minutius Hora Usta’ya götürür. İnsanların zamanını çalıp bu çaldıkları zamanla varlığını sürdüren Duman Adamlar ile Hora Usta arasında süren bir mücadele başlayacaktır ve kahramanız Momo’da bu mücadelenin ana karakteri olacaktır.
Bakalım, Momo’nun dostlarını kurtarmak için yapacağı bu büyük mücadele nasıl sonuçlanacaktır?

Kitabın Hedef Kitlesi: Yazarın kendi sözüyle bunu cevaplamak daha doğru olur: “Benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir.” Kitabı okuduğunuz da tıpkı Küçük Prens gibi her yaşta okumamız gereken bir kitap olacağını fark edeceğinizi düşünüyorum. Dostluk ve İnsanları Dinlemek ögeleri kitapta vurgulansa da bu ögeleri unutmamak hayat telaşında pek de kolay olmuyor. Bu yüzden ara da Momo’nun tiyatro harabesindeki evine uğrayıp dertleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sahi, kitapta da dediği gibi “bugün Momo’ya uğradın mı sevgili okur?”
Kitapta Kullanılan Dil: Pegasus yayınlarından biz okurlara Almancadan çeviren Leman Çalışkan’a teşekkür etmem gerektiğini düşünüyor ve onu rahmetle anıyorum. Çevirmenin üslubuyla okuduklarımı rahat bir şekilde anladım. Bir masal niteliğinde olan bu eser her ne kadar çocuklara özgü gibi olup rahat bir dille bizlere sunulma zorunluluğuna sahip gözükse de “Momo’nun 8 yaşından 80 yaş arasındaki tüm çocuklara yazıldığını düşünürsek” dilin ne kadar akıcı bir şekilde “büyük çocuklara” aktarıldığını görür ve önemini daha rahat bir şekilde kavrarız. Bu yüzden tekrardan Leman Çalışkan’a teşekkür ediyor ve onu rahmetle anıyorum. Mekânı Cennet olsun.

Kitap Dış Kapak Tasarımı: Dış kapak tasarımında bizi bir kaplumbağa, sırtı dönük kıvırcık saçlı bir çocuk ve önlerindeki bir sürü saat karşılıyor. Arka kapakta bulunan Hora Usta’nın Hiçbir Yerde evindeki bir sürü saat de onlara eşlik ediyor.

The post Momo-Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/momo-kitap-incelemesi/feed/ 0
Tesirsiz Parçalar (İnceleme) https://www.incetezat.com/inceleme/tesirsiz-parcalar-inceleme/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=tesirsiz-parcalar-inceleme https://www.incetezat.com/inceleme/tesirsiz-parcalar-inceleme/#respond Sat, 09 Jan 2021 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5440 Tesirsiz Parçalar İncelemeAli Lidar’ın yazdığı Tesirsiz Parçalar adlı kitabı incelememin sebebi: İyi bir yazar olma hayalini taşıyan biri olarak çok okuyan bir yazarın nasıl yazdığını, neler yaşadığını öğrenebilme isteği aslında. Bu kitabı yaklaşık 2 yıl önce okumama rağmen “büyük kederler küçük öyküler” adlı kitabın incelemesini yaptıktan sonra yazarı bir daha dinlemek istemem ve siz İncetezat...

The post Tesirsiz Parçalar (İnceleme) first appeared on İnce Tezat.]]>
Tesirsiz Parçalar İnceleme
Ali Lidar’ın yazdığı Tesirsiz Parçalar adlı kitabı incelememin sebebi: İyi bir yazar olma hayalini taşıyan biri olarak çok okuyan bir yazarın nasıl yazdığını, neler yaşadığını öğrenebilme isteği aslında. Bu kitabı yaklaşık 2 yıl önce okumama rağmen “büyük kederler küçük öyküler” adlı kitabın incelemesini yaptıktan sonra yazarı bir daha dinlemek istemem ve siz İncetezat okurlarına bu kitabı da tanıtma fırsatını yakalamam da diğer sebepler arasında sayılabilir.

Ali Lidar-Tesirsiz Parçalar

Yazarın Adı: Ali Lidar
Yayınevi: İthaki
Yayın Tarihi: Ekim 2017
ISBN: 978-605-375-540-1

“Tesirsiz ne kadar söz varsa ruh cebimde biriktirdim ki zaten ben küçükken de meraklıydım suya yazılar yazmaya.”

Ali Lidar

Tesirsiz Parçalar’ın Konusu: Acı, aşk, hüzün, keder, parklar, dertler… kısacası Ali Lidar’ın gözlemlediği hayattan kesitler deneme türü olarak karşımıza çıkmakta. Tabi bu türler yazarın mürekkebinden çıkarken usta yazarların kitabındaki kahramanlar da bizi karşılıyor. Jerome David Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adlı eserindeki kahramanı Holden Caulfield’dan Türk edebiyatının en usta yazarlarından biri sayılan Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki Selim Işık’a kadar…

Kitabın kendi içindeki yeri ve önemi hakkında konuşacak olursam: Ot, Kafa gibi dergilerde yazı yazmak gibi hayallere sahip biri olarak deneme türünde kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bu denemelerin sonunu da şiirle birleştirip yazıyı sonlandırıyorum. Ali Lidar ise hem şiir hem de deneme türünde eserler verdiği için kendimi geliştirme açısından onun kitaplarının kalemime yararı olabileceği düşüncesindeyim. Bu sebeple kitabın benim için önemi daha da büyük oldu. Siz okurlar da kaleminizi daha da sağlamlaştırmak isterseniz buyurun… Tesirsiz Parçalar sizi bekliyor.

Yazarın Özgeçmişi:
Ali Lidar Eskişehir doğumlu öğretmen ve yazardır. Eskişehir Üniversitesinde Felsefe Öğretmenliği bölümünden mezun olmuş ve Anadolu Lisesinde öğretmenlik yapmaktadır. Yaşamı hakkında çok fazla konuşmayan Ali Lidar tam bir Eskişehir hayranıdır. Ayrıca Küçük Prens kitabına olan ilgisini okulunda sergi açması ve ileride Eskişehir’de Küçük Prens müzesi kurmak istemesinden anlayabiliyoruz. Ali Lidar’ın ilk kitabı olan Tesirsiz Parçalar kitabının kapağında yer alan arabanın Plakası merak uyandırmış onun için 26 ŞRT 26 plakasını şu şekilde anlatmıştır; ŞRT Şirintepe anlamına gelirken 26 da Eskişehir tutkusundan kaynaklı bir seçimdir. 5 Çocuklu bir ailede büyüyen Ali Lidar Şeker Fabrikasında çalışan işçi bir babanın çocuğu için genç yaşta çalışmaya başlamış. Bunun yanı sıra İnsomnia hastası olan yazar bu hastalığı ile zaman içinde barışmıştır. Kitaplarında kullandığı üslubu ve dili bakımından kendini diğer yazarlardan ayrı bir özelliği ile öne çıkarmaktadır. Kitap okuma aşığı bir yazar olarak İlhan Berk, Oğuz Atay ve Murat Menteş gibi yazarlardan etkilendiği söylemiştir. Calvino ve Perec’den ise daha fazla etkilenmektedir. Lidar şiirlerini sohbet havasında yazar, dile dökülmesi kolay olmayan şeyleri kolaylıkla anlatabilmesi, yazdıklarında herkesin kendinden bir parça bulabilmesi günümüzün en sevilen yazarlarından olmasını sağlamıştır. (https://kidega.com/yazar/ali-lidar-094661)

Tesirsiz Parçalar’ın Özeti: Ali Lidar’ın hayattaki gözleminin mürekkebine yansımasıyla oluşmuş bu kitap aşkı, hasreti, derdi, kederi… kısacası insanı anlatıyor. Tabi… bunun yanında Ali Lidar’ın sosyoloji okuyup çalıştığı yıllarda çevresindeki insanlardan dinlediği hayatlar da bu kitabı diğer kitaplardan ayırıp bize camı çatlamış bir pencereden acı hayatın manzarasını sunuyor. Bu küçük örneğin yanı sıra Bukowski, Oğuz Atay, Jerome David Salinger gibi yazarlar da bize okurken eşlik ediyor. Susmanın ne demek olduğunu, neden bağırıldığını, şu hayatın insanlara neler yaşattığını bizlere hatırlatıyor. Kısacası şu içinde bulunduğumuz ve varlığını bile unuttuğumuz hayat, yazarın penceresinden bizlere tekrar anlatılıyor.

Kitapta kullanılan dile gelecek olursam, serbest bir şekilde yazılmış olup okuyucular tarafından rahatça anlaşılacak şekildedir.

The post Tesirsiz Parçalar (İnceleme) first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/tesirsiz-parcalar-inceleme/feed/ 0
Posta Kutusundaki Mızıka-İnceleme https://www.incetezat.com/inceleme/posta-kutusundaki-mizika-inceleme/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=posta-kutusundaki-mizika-inceleme https://www.incetezat.com/inceleme/posta-kutusundaki-mizika-inceleme/#comments Wed, 16 Dec 2020 08:40:26 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5356 Kitabın Yazarı: A. Ali Ural Yayınevi: Şule Yayınları Yayın Tarihi: Kasım 2014 Kitabın incelenme sebebi: Yıllar önce okuduğum ve çok keyif aldığım bu kitabı, kütüphanemde gezinirken tekrardan ele alma isteği ve siz değerli ince tezat okuyucularına dilimin döndüğünce anlatma hayali. “Hayal” kelimesi her ne kadar kulağa garip gelse de -evet- bu kitap bir hayal barındırıyor,...

The post Posta Kutusundaki Mızıka-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>

Kitabın Yazarı: A. Ali Ural

Yayınevi: Şule Yayınları

Yayın Tarihi: Kasım 2014

Kitabın incelenme sebebi: Yıllar önce okuduğum ve çok keyif aldığım bu kitabı, kütüphanemde gezinirken tekrardan ele alma isteği ve siz değerli ince tezat okuyucularına dilimin döndüğünce anlatma hayali. “Hayal” kelimesi her ne kadar kulağa garip gelse de -evet- bu kitap bir hayal barındırıyor, bir mektup gibi. Hadi gelin, bu mektubu beraber açıp hayallere dalalım.

Posta Kutusundaki Mızıka’nın konusu: Aslında konu tek kelime ile özetlenebilir: “Dost”. Neden mi dost? Çünkü bu yazıların hepsi “sevgili dost” mührüyle damgalanmış olup hayattan kareler, dersler, dosta özlem barındırıyor. A. Ali Ural dostuna duygularını, düşüncelerini, kışı, baharı, özlemi, hasreti bir mektuba sığdırarak anlatıyor. En önemlisi de yazma duygusunu biz okuyuculara adeta vurguluyor. Bir bankta, vapurda bile mürekkebimizin meramını anlatması gerektiğini, bahanelere sığınmamamız gerektiğini, kâğıt parçasının mürekkeple dost olduğunu, onların da bizler gibi dertleşmesi gerektiğini üstü kapalı bir şekilde anlatıyor. Konu aslında sevgili dostlar, biziz. Biz ve mürekkebimiz, biz ve susan kağıdımız, kalemimiz. Kısacası hayatımız.

Kitabın kendi alanı içindeki yeri ve önemi: Posta Kutusundaki Mızıka’nın önemi, okuyucuların hayatlarına karşı farkındalığını artıracak mektupları barındırması. Eğer yazmaktan çekinirseniz, çekinmeyin; sadece yazın. Vapurda, bankta… Sadece yazmakla sınırlı kalmayıp ayrıca farkında olmadığımız hayatımızın değerini de kendimize sorgulattığını da düşünüyorum. Bu sebeple bu kitabın diğer kitaplardan kendini ayıran özelliği: hayatı daha bilinçli bir şekilde yaşamamıza gayret gösterdiğidir. Evet, adeta bir gayret var. Yazarın da dediği gibi, “sevgili dost…”

Yazarın Biyografisi: 1959’da Samsun Ladik’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara’da tamamladı. İlk şiiri Maveradergisinde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları’nı kurdu. 1989’da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural’ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan MerdivenŞiir de bulunuyor (2005–2007).

2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. 2011 yılından itibaren FSMVÜ’de “Özgün Yazarlık” ve “Yazılı ve Sözlü Anlatım”; 2017’den itibaren İstinye Üniversitesi’nde “Yazılı ve Sözlü Anlatım” dersleri vermektedir. 2012 yılının şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak’ın genel yayın yönetmenliğini yapan Ural’ın “Hızırla Kırk Saatin Kurgusal Yapısı” konulu bir yüksek lisans tezi bulunuyor.

ESERLERİ

Şiir:

Körün Parmak Uçları (1998)

Kuduz Aşısı (2006)

Gizli Buzlanma (2013)

Mara ve Öteki Şiirler (2017)

Öykü:

Yangın Merdiveni (2000)

Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)

Deneme:

Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

Makyaj Yapan Ölüler (2004)

Resimde Görünmeyen (2006)

Güneşimin Önünden Çekil (2007)

Satranç Oynayan Derviş (2008)

Tek Kelimelik Sözlük (2009)

Ejderha ve Kelebek (2010)

Bostancı Bahane (2010)

Peygamber’in Aynaları (2015)

Bisiklet Dersleri (2017)

Tercüme-Araştırma:

Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

ÖDÜLLERİ

Ejderha ve Kelebek (2010 TYB DENEME ÖDÜLÜ)

Gizli Buzlanma (2013 TYB ŞİİR ÖDÜLÜ)

Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü (2015 TATARİSTAN- KAZAN)

(https://www.suleyayinlari.com/product/search/yazar/a-ali-ural)

Özet: Posta Kutusundaki Mızıka bir mektubun, zarfın önemini belirtiyor. “Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır. Zarf mahremiyettir, mahrem olmasa da satırlar. Bir köşeye çekilinir, yalnız okunur mektuplar (sayfa 7).” İşte bu kitap ‘sevgili dost’ mührüyle bir zarf barındırıyor. Bu kitap özetl,e bir zarfı açmaktır ya da kendi deyişiyle: Posta kutusundaki mızıka unutulan mektubun kefaretidir.” Francesco Petrarca’nın ifadesiyle: “Kulübeye gece geç vakit döndüm. Bir an önce ve aklıma geldiği gibi bu mektubu yazmak için evin kuytu bir köşesine çekildim. Çünkü mektubu başka bir zamana bıraksaydım, yerin değişmesiyle belki duygularım da değişecek ve yazma arzum yok olacaktı.” Bu ifade dahi bir mektuba neler sığabildiğini, yerin ve zamanın değişmesiyle dahi mürekkebin hedefini de şaşıracağını gösteriyor biz okurlara. Mektuplar kimi zaman devlet işlerinde bir emir, kimi zamansa dert, sevinç habercisi olmuşlar. Cicero (ki kendisi mektup türünde en büyük usta olarak kabul edilir.), Eflatun, Domeston ve hatta Mozart (Kendisinin yazdığı 3000’e yakın mektubunda gizliymiş müziğin sırrı), Van Gogh (tablolarının gerçek öyküsü) sanatlarını icra ederken mektuptan etkilenmiş. Kitabın sayfalarında ‘sevgili dost’ ibaresi gözümüze çarparken hayattan dersler de aldırmayı ihmal etmiyor A. Ali Ural. Örnek olarak da:O kayıkla odama gelen Kızılderili, şimdi kütüphanemin rafında. Üzerinde bir bez parçası var yalnız. Ellerini havaya kaldırmış bağırıyor; ihtiyaçlarını ne kadar azaltırsan o kadar hür olursun, diye. İşte, bir Kızılderili’nin gözünden bambaşka bir dünya bize sunulmuş. Aslında bir istiğna (az ile yetinme) kapıları açılmış, günümüzde bunu çoktan unutmuş olan bizlere. İmam Şafii’de burada bizlere hayat dersi veriyor:

Sabah sabah insanını denedim dünyanın

Cimrilikle dolu deriler yürüyordu

Başka bir şey göremedim

Sonra kanaat kınından bir kılıç çektim

Keskin tarafıyla onlardan

Ümitlerimi kestim” (Sayfa 14)

Ayrıca açgözlülük, farklılık noktalarına değinen kitap, kalıplaşmış duygularımıza da şu şekilde isyan ediyor: Hürriyet, istememekse, neye çağırıyor bu reklam panoları? Bizi diğer insanlardan (ya da insanların daha az imkâna sahip kısmından) farklı kılacak bir ayrıntı nasıl oluyor da gözlerimizi ışıldatabiliyor? Pahalı paltolarla ısıtılan bedenlerimiz, acaba çıplak ruhları için nasıl bir giysi öneriyor?” (Sayfa 17)

Sevginin de kimlere verilmesi gerekliliği hakkında Stewan Zweig’a danışılmış ve bakın, nasıl da cevaplamış Stewan Zweig: “Ancak kaderin tokadını yemiş kendine güvenlerini yitirmiş, hor görülmüş, çirkin yaradılmış olanlara sevgi gerçek bir destek olur. Yalnız böyleleri bilir sevmeyi, sevilmeyi; şükran duygularıyla, alçak gönüllülükle sevmek gerektiğini ancak onlar bilir.” Yani sevgili dost, bil! Bil ki kimin çirkin, kimin güzel, kimin hayatın tokadını yemiş olduğuna ve böylece sevmeyi, sevilmeyi öğren. Öğren ki cevizin kabuğunu kır ve içine, özüne, ruhuna ulaş. Kitap Peygamberimizden de şu sözleri ödünç almış ve sevginin önemini adeta haykırmıştır: İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın.” Kitapta “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyen Yunus Emre ve düşmanın attığı taştan değil de dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur’a da bir selam olsun diyerek yer verilmiş. Erdem, sabır ise Schiller’e sorulmuş ve o da demiş ki: “Bir insanın erdemi, tehlike saatinde belli olur.” (Sayfa 35) Ve böylece Sevgi, Erdem gönül duvarımıza çivilense de duvarı çatlatacak hatta yıkacak bir doğruluk da bahsedilmeden geçilmiyor: ‘ÖLÜM’. Yazar bu davetsiz ama kaçamayacağımız randevuyu sayfa 50’de şöyle belirtiyor:

Yâsin” yani “Ey İnsan!”

“Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levh-i Mahfuz’da sayıp yazmışızdır.” (Yâsin 12) ayetini okurken Zeyd bin Sabit’in Enes bin Malik’e söylediği şu sözü hatırladım: “Ey Enes! Bilmez misin adımlar yazılıyor!” Montaigne ise: “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim,” diyerek insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. (Sayfa 50) Montaigne’in yanı sıra Hazreti Ömer’in bu davetsiz randevuyla ilgili davranışından da habersiz bırakmıyor yazar. Hazreti Ömer, her sabah kapısına vurup “Ölüm var ey Ömer! Ölüm var” demesi için adam tutuyor. Günümüzde ise maalesef kelepir daireler, kelepir arsalar için emlakçı tutuyoruz. Sanki hiç gitmeyecekmişiz gibi, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi! Ölümü de hatırladıktan sonra yazar bizi Heriodes’e götürüyor. “Cahiller bütünü yarımdan çok sanır.” diyerek paylaş, paylaş, açgözlülük etme diyen amcamızla karşılaştırıyor yazar. Paylaşmak nasıl bir şey? Bunu gerçekten başarabiliyor muyuz? “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” derken kol düğmelerimizi takmış oluyoruz da icraata geçiremedikten sonra o gömlek iliklenmiş oluyor mu sizce de? Paylaşmayı unuttuk ama hâlâ yaşıyorsak bunun bir sebebi sizce de yok mu? (Yazardan bağımsız olarak ele alınan düşünceler) İşte Ali Ural bize ‘sevgili dost’ diyerek hadi sevelim, sevilelim, paylaşalım diyen yazarlardan, filozoflardan, peygamberimizden bahsediyor. Tabi ki de bir hayat hikayesi değil; lakin hayattan kareler posta kutusundaki mızıka da sanki tekrar gözlerimizin önüne geliyor.

Kitabın Hedef Kitlesi: Kitabın kitlesi sevgili dost, sevgili dostlardır. Sevmeyi, sevilmeyi, paylaşmayı, ölümü, erdemi, sabrı kendisine dert edinen ve bir ömür boyu bunun dermanını arayan insanlardır. Peygamberimizi, Molla Cami’yi, Heriodes’i, Montaigne’i, İmam Şafii’yi, Yunus Emre’yi kendine bir yoldaş, bir dost olarak hayatına katmaya çalışanlardır, hedef kitlesi.

Kitapta Kullanılan Dil: Gayet akıcı ve anlaşılır bir dil kullanıldığını söyleyebilirim. Bilmediğimiz bir sürü yazarın kullanılan dil ile haklarında yeterince bilgi edinmemizi sağlayan rahat bir dil kullanıldığını söyleyebilirim.

Kitap Dışı Kapak Tasarımı: Kapak tasarımına gelecek olursam kitaptaki karganın arka kapaktaki yazıyla bağlantılı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. “Sevgili Dost! Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına karga sesleri gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmediğinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette.” diye devam eden bu arka kapak yazısı bu bağlantıyı net bir şekilde ortaya koyuyor.

The post Posta Kutusundaki Mızıka-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/posta-kutusundaki-mizika-inceleme/feed/ 2
Dünyadan Aşağı – Gaye Boralıoğlu https://www.incetezat.com/inceleme/dunyadan-asagi-gaye-boralioglu/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=dunyadan-asagi-gaye-boralioglu https://www.incetezat.com/inceleme/dunyadan-asagi-gaye-boralioglu/#respond Sat, 03 Oct 2020 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5097 Bu kitabı ilk elime aldığımda ve ismini okuduğumda yıllarca önce seyrettiğim bir oyunu anımsadım: DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR. O oyunda dünyanın karmaşasına ayak uyduramayan kahraman “Durdurun dünyayı inecek var!” diyordu. Bu kitabı okuyunca gördüm ki, bu kitabın kahramanını anlatan anlatıcı da kahramanın iç karmaşası nedeniyle “Bu dünyadan düşecek var” diyor ve o nedenle de kitabın...

The post Dünyadan Aşağı – Gaye Boralıoğlu first appeared on İnce Tezat.]]>

Bu kitabı ilk elime aldığımda ve ismini okuduğumda yıllarca önce seyrettiğim bir oyunu anımsadım: DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR. O oyunda dünyanın karmaşasına ayak uyduramayan kahraman “Durdurun dünyayı inecek var!” diyordu. Bu kitabı okuyunca gördüm ki, bu kitabın kahramanını anlatan anlatıcı da kahramanın iç karmaşası nedeniyle “Bu dünyadan düşecek var” diyor ve o nedenle de kitabın ismini DÜNYADAN AŞAĞI olarak koymuş. Nietzsche ise daha ileri giderek “Aslında dünya bir kaostur (karmaşadır). Biz buna dayanabilmek için kafamızda düzeni yaratırız” demişti. Yani iç karmaşanın mı dış karmaşayı, dış karmaşanın mı iç karmaşayı yarattığı karmaşası var.

Kitabın özeline dönersek kahramanımız olan Hilmi iç karmaşası zirve yapmış, İngilizlerin loser, benim kaybedenlerden dediğim kişilikte bir erkek. Birçok kötü erkek özelliklerini üstünde toplamış, iyi olanlara hiç yaklaşamamış, dünyadan aşağı düşmek üzere olan bir adam. Nedense karşılaştığı hiçbir kadının bu ne kadar kötü diyebileceğimiz çarpıcı olumsuz bir özelliği yok. Bunu, yazarın anlatmak istediği konuyu vurgulamak için özellikle yaptığını kabul ediyorum. Ne de olsa kurmacanın Tanrısı odur.

Gaye Boralıoğlu oldukça üretken bir yazar ve senarist. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü (1984) mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını Sistematik Felsefe ve Mantık Dalında tamamlamış. Felsefecilerin yazdıkları romanlar her zaman ilgimi çekmiştir. Çünkü felsefe temeli olmadan felsefe yapmaya çalışan yazarlara göre çok daha tutarlıdırlar. Bir de Boralıoğlu gibi akıcı ve “didaktik” yaftası yemeyecek, sonu sürprizle biten bir roman yazmışsa okumak gerçekten zevkli olur. Şunu da eklemeliyim, kitapta daha çok psikolojik çözümlemeler var.

Sürprizi, okumayan okuyucuların okuyarak öğrenmesine bırakarak romanın özetini vermek istiyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki romanın iki anlatıcısı var:  Birisi palavracı Hilmi, diğeri bize doğruları anlattığını düşündüren anlatıcı. Roman, Hilmi Aydın isimli, alnından vurulmuş bir adamın düşünceleri ile başlıyor ve adam daha sonra, hayalinde kendisini öbür dünyada ve cehennemde buluyor. Ama yarası o kadar önemli değil. Adamın her şeyi abarttığını öğreniyoruz.

Hilmi’nin evliliğinde sorunları var, işinde sorunları var, karısının kardeşiyle sorunları var. Ama dünyanın merkezinde sanki o yer alıyor. Adamın kadınlarla olan ilişkilerinde sorun var, babasından devraldığı lokantayı düzenlemekte sorunu var. Buna bir de seks ve içki merakını ekleyince tabii ki dünyadan aşağıya düşmekten başka çaresi kalmıyor.

Karısının adı Nihan, Karısının, yıldızı Hilmi ile hiç barışmayan Ali Cemal adlı bir şair kardeşi var. Bir de ona dini ve felsefi öğütler veren Fazıl Hoca var. Diğer yan karakterleri kitaptan öğrenmenizi öneriyorum.

Hilmi derin bir yara almadığı için ölümden kurtuluyor ama yaralıyken cehenneme gittiğini gördüğü için, sürekli olarak ölünce cehenneme gitmekten korkuyor. Aslında gitmesine gerek yok, zira yaptığı yanlışlar nedeniyle cehennemi dünyada yaşıyor. Onun yaptığına benzer yanlışları (amacımıza uymayan yanlış adımları) hepimiz yapmışızdır ama Hilmi’ninkiler had safhadadır. Hilmi sürekli olarak iç muhasebe yapıyor. Geleceğini sorgularken, sorgulamayı şu cümleyle tamamlıyor: “Bu sonsuz ihtimalli dünyada Allah katında mükemmel düzen kurmak mümkün müdür?” Hilmi’nin eyleme geçme ruh hâli şöyle anlatılıyor: “…sıkıntı ve mutsuzlukla sağa sola devrilirken, bir yanda da kendine yeni bahaneler uyduruyordu.  Bahaneler, çoğunlukla alnındaki yarayla ilgiliydi elbette.”

Ben, roman akışı içindeki olayları bir yana bırakıp, daha çok Hilmi’nin ruh haliyle ilgileneceğim. Genç bir kıza âşık olması şöyle betimleniyor: “Özgül ağırlığı kalmamıştı sanki. Masaya tutunmasa bir uçan balon gibi göğe doğru yükselecek, insanlar aşağıda kibrit çöpü kadar kaldıklarında patlayıverecekti.” Böyle başlayan birçok aşk gibi bunun da sonu gelecektir.

Roman, Hilmi’nin biten evliliğine gönderme yapmak için bazı evlilikleri şu şablona oturtuyor (Bu satırlar uzun bir betimlemenin özeti): Çiftler önce evliliğe karşı olanlara karşı inat ederek evlenirler. Sonra birbirlerine karşı inat etmeye başlarlar. Sosyal ortamlarda evliliklerini güzel gidiyormuş gibi göstermeye çalışırlar. Sorunlar çözülmeden artar. Kuşkular çoğalır. İhanetler başlar. Kavgalar şiddete dönüşür. Buna rağmen bazı evlilikler sürer. Bu ilişkide ayrılmak istemeyen taraf Hilmi’ydi.

Kitap, Nihan, Hilmi ve Ali Cemal’in beraber yedikleri bir yemeği şu şekilde betimliyor:  “… o gün, o evde ipleri birbirine dolanmış üç kukla vardı. Arzuları kendileriyle çelişen, düştükleri kuyudan birbirlerinin üstüne basarak çıkmaya çalışan, zapt edilmesi zor üç kukla.”

Hilmi’nin sürekli yaptığı rasyonalizasyonlar şöyle anlatılıyor: “Kendini hakikatle ilişkisi olmayan bir duruma ikna emek, insanoğlunun en temel özelliklerinden biridir… Bu tür insanlar etraflarında hatta kendi hayatlarında olup bitenlerin dışında, tamamen zihinlerinin içinde, sadece kendilerine özgü bir sebep sonuç zinciri kurarak bir gerçeklik icat ederler ve ona kalben inanırlar… (Buradaki) olgular tamamen başka bir evrenden derlenmiştir.”

Kitapta zaman insan ilişkisi üzerine yorumlar var:  “Bireyin zamanla olan ilişkisi en az genetik kodları kadar kişiliğinde etkilidir, onu tarifler.” Bu ilişkiyi üç türe ayırıyor: (Hilmi üçüncü guruba aittir)

Depocular: Yarın için yaşayıp biriktirenler.

Vur patlasıncılar: Bugün için yaşayıp harcayanlar.

Naftalinler: Geçmişte yaşarlar, ne biriktirirler, ne de harcarlar. Sorunlar için geçmişi suçlarlar.

Son tahlilde Hilmi bir kaybedenler kulübü üyesidir.

Bunu bir hesaplaşmalar kitabı olarak görebiliriz. Roman kahramanının kendisiyle hesaplaşması,  ilişkileriyle hesaplaşması, özellikle babasıyla hesaplaşması ve roman yazarının roman kahramanı ile hesaplaşması çok güzel anlatılmış. Hilmi’nin hesaplaşma çarpıtmalarına ve rasyonalizasyonlarına ölünce cehenneme gitme korkusu da karışınca, roman trajikomik bir hal alıyor.

Son olarak Gaye Boralıoğlu’nıun Bir gün gazetesi söyleşisinde, Kitaba bakışına bir göz atalım:

“Baba oğul çatışması sadece Türk Edebiyatı’nın değil, dünya edebiyatının da ana temalarından biri. Shakespeare’den beri, dünya edebiyatında çeşitli biçimlerde konu edilmiş. Mesela Kafka… Bu kitabı yazarken beni en çok etkileyen yazarlardan biridir. Oğuz Atay hem üslup hem de ele aldığı meseleler açısından zaten çağdaş Türk Edebiyatı’nı en çok etkileyen yazarlardan biri. Hepimiz Oğuz Atay’ın beyaz mantosundan çıktık. Bir yapıt oluştururken her yazar doğal olarak kendinden öncekilerle hesaplaşır. Bazen eleştirerek, bazen feyz alarak. Dünyadan Aşağı esas olarak bir karakter romanıdır, karakterin temel dinamiğini de baba oğul ilişkisi oluşturur. Kitap bana göre Kafka’nın babasına yazdığı bir mektup gibi. Baba oğul hesaplaşması Oğuz Atay’da da var. Ama o daha çok döneminin aydın sorunları üzerinden bakıyor bu meseleyle. Tabii ki edebiyat tarihindeki bir geleneği sürdürüyoruz ama yeni bir şey de söylemek zorundayız. Bugünün ruhunu, zamanın ruhunu anlatacak dili bulmalıyız. Benim arayışım burada başladı. O hattı iyi biliyordum ama bugün bu hat nerede kurulacak, nasıl bir dilde vücut bulacak. Arayışım buydu.”

Gaye Boralıoğlu, kitabının sonunu bir sürprizle bitirirken, bu çatışmanın altını iki kere çizmiş oluyor. Bu söyleşiden bir alıntı daha yaparak yazarın kendi analizini noktalayalım:

“Üç kuşak hikâyesi ve onları bağlayan bir ortak mekân, bir restoran söz konusu… Dolayısıyla bu çatışma klasik anlamıyla olmasa da Dünyadan Aşağı’da da var. Ben burada, zamanın ruhunu temsil eden bir karakterin, riyakâr, bencil bir adamın babasıyla ve oğlunun da onunla olan çatışmasını anlattım. Bu çatışmanın içinde bugün nasıl bir zeminde yaşadığımızın, nasıl bir zihnin bizi ne hale getirdiğinin resmini oluşturdum. Bugünümüzü tarif eden ve gelecekle ilgili kaygılarımızın biçimlendiği atmosferi ortaya çıkarmayı amaçladım.”

Yazar, kitabı bir çatışmalar kitabı olarak ele alıyor. Ben buna yukarıda da belirttiğim gibi, hesaplaşmaları ve rasyonalizasyonları da eklemek istiyorum. Bu kadar keskin olsa da, olmasa da, erkek veya kadın olduğumuz fark etmeden, biz de çeşitli, çatışmalar, hesaplaşmalar ve rasyonalizasyonlar içindeyiz. Peki, bunun farkında mıyız? Daha doğrusu bunu kabulleniyor muyuz?

Orhan TUNCAY

The post Dünyadan Aşağı – Gaye Boralıoğlu first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/dunyadan-asagi-gaye-boralioglu/feed/ 0
Beyaz Zambaklar Ülkesinde https://www.incetezat.com/inceleme/beyaz-zambaklar-ulkesinde/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=beyaz-zambaklar-ulkesinde https://www.incetezat.com/inceleme/beyaz-zambaklar-ulkesinde/#comments Tue, 08 Sep 2020 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=5030 “İstediğiniz kadar harika anayasalar yapınız; özgürlükler alanında da halka istediğiniz kadar hak tanıyınız; istediğiniz kadar sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne inanınız; eğer çocuklarınız gerektiği gibi eğitim alamazlar, hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklara rağmen toplumsal hayat yine de sönük, ruhsuz olacaktır.” Yazarın Adı: Grigoriy Petrov Çevirmen: Giray Özay Sayfa Sayısı: 110...

The post Beyaz Zambaklar Ülkesinde first appeared on İnce Tezat.]]>

“İstediğiniz kadar harika anayasalar yapınız; özgürlükler alanında da halka istediğiniz kadar hak tanıyınız; istediğiniz kadar sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne inanınız; eğer çocuklarınız gerektiği gibi eğitim alamazlar, hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklara rağmen toplumsal hayat yine de sönük, ruhsuz olacaktır.”

Yazarın Adı: Grigoriy Petrov

Çevirmen: Giray Özay

Sayfa Sayısı: 110

Kitabı İnceleme Sebebim: Mustafa Kemal Atatürk’ün okuma emrini verdiği bir kitabı merak etmem aslında. Kitabı okuduktan sonra Atamızın bir milletten ne beklediğini, devletin nasıl olması gerektiğini, halkın eğitimle kurtuluşa ereceğini daha iyi kavradım. Demek ki Atamız bir milletin kurtuluşa nasıl ereceğini bir de bu kitaptan göstermek istemiş. Atamıza layık olmak dileğiyle…

Kitabın Konusu: Bu kitabın esas konusu, inceleme sebebinde de belirttiğim üzere bir milletin nasıl kurtuluşa ereceğine ilişkin bir yol haritası aslında. Finlandiya’nın kahramanı olan Johan Vilhelm Snellman’ın Finlandiya’yı ya da kendi deyişleriyle Suomi’yi (bataklık araziyi) nasıl Beyaz Zambaklar ülkesine çevirmeye çalışmasını anlatıyor. Bir milletin köylüsünden, avukatına, rahibine, memuruna, doktoruna, reçel kralına kadar herkese konferans verdirerek ülkesini geliştirme çabasına sahip olan kahramanın bakış açısını, ideallerini, hayat görüşünü içeren bir konuya sahip bu kitap.

Kitabın kendi alanı içindeki yeri ve önemi: Diğer kitaplarla karşılaştıracak olursam -en azından günümüzdeki- insanın bakış açısını değiştiren ender kitaplardan olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü kitabı okuduğunuzda içinizde yaşadığınız ülkeye bir kere daha âşık oluyorsunuz ama bu aşk körü körüne değil de âşık olduğunuz o vatanın eksiklerini de görüp onu nasıl daha güzel yapabilirim endişesini de barındıran, onun için nasıl gece gündüz çalışabilirim diye kalbinize tatlı bir endişe de verdiren bir kitap. Her ne kadar Finlandiya’nın kahramanının ülkesi için yaptıkları anlatılsa da “kendi vatanınızı da aynı terazi içine koyup o bayrağı nasıl daha yükseklere çekebilirim, o ay ve yıldıza nasıl daha iyi layık olabilirim?” diye kendinizi eleştirip ona göre daha çok okumayı, öğrenmeyi bir borç bildiren harika bir kitap olması dolayısıyla gönlümde diğer kitaplardan çok ayrı bir yer edinmeyi başaran Beyaz Zambaklar Ülkesinde’nin yeri çok ama çok ayrı.

Özet: Henüz I. Aleksandr sağlıklıyken, Fin kültürünü yükseltmek isteyenlerin başına Snelman adında biri geçmişti. Johan Vilhelm Snelman, 12 Mayıs 1806’da, Stockholm’da dünyaya gelmiş. 4 Temmuz 1881’de Danskarby’de vefat etmiştir. Snelman, o dönemin büyük bilim adamı, derin filozofu, ünlü siyasetçisiydi. Ancak Snelman’ın en büyük ünü, Fin kültürünü yaratan halk öğretmeni olmasından kaynaklanır. Snelman’ın içindeki vatan sevgisi kendi kültürünü koruyan, kendisini geliştiren, okumaktan yılmayan Finlandiya hayaliyle yanıp tutuşunca karşımıza koskoca bir başarı hikayesi, pes etmeme hikayesi çıkar. Snelman, ülkesini geliştirmek için ilk önce ülkesinin eksiklerini gözden geçirir ve İsveç ile Rusya arasında yönetimin değişmesiyle ömrü geçen Finlandiya ve halkını kendisine özgü bir kültür ve başarı ilkesi ile konfranslar verdirerek bu idealini gerçekleştirmeye çalışır. Finlandiya’yı karış karış gezip ülkesinin dört bir yanındaki her bir bireye idealini, ülkesini cehaletler ülkesinden beyaz zambaklar ülkesine giden yola nasıl ulaştıracaklarını anlatır. Yılmadan, pes etmeden bunu yapar hem de. Memurlara, öğretmenlere, doktorlara, rahiplere seslenir ve onları da bu önemli yolda bir yol arkadaşı olarak görür. Onların da desteğini alır. İsveç’ten çıkıp Rusya’nın yönetimine giren Finlandiya’yı bir kültür ateşiyle, ancak daha çok çalışarak bağımsız bir devlet olma yoluyla kurtuluşa erileceğinin, bağımsız bir kültür oluşacağının bilgisini insanlara aşılar. Finlandiya’nın İsveç yönetimindeki memur zihniyetini, asker zihniyetini vurgular ve değiştirir. Askeriyede İsveç döneminde komutan görevinde bulunan İsveçler gider ve onların aşıladıkları küfür, disiplinsizlik kaybolur. Askeriyede ahlaklı bir eğitim başlar. Öğretmenlerin de desteğini alır, akademisyenler de onun idealini; daha doğrusu kendi kültürünü oluşturacak bir Finlandiya’nın hayalini gerçekleştirmek için çabalar. Halk üniversiteleri kurulur ve konferanslara devam edilir. Kitapta halk kitlesine verilen değer ve aynı zamanda halk kitlesinde de alışılagelmiş düşünce sistemi eleştirilir: “Geçmiş yüzyıllarda farklı coğrafyalarda yaşamış toplumların, halk kesimlerinin nasıl bir hayat sürdüklerine ya bir tesadüfle kısaca değinilir ya da bu kesimlerden hiç söz edilmez. Toplumların fikri, manevi yönden yükselmeleriyle pek fazla kimse ilgilenmemiştir. Daha doğrusu milletlerin maddi, manevi hayatlarının iyileştirilmesi, geliştirilmesi için hiç kimse uğraş vermemiştir. Ot yetiştirmesini, hayvan beslemesini, tuğla, kâğıt, kumaş üretme tekniklerini geliştirmişler ama sayıları milyonları bulan üretken halk kitlesinin ruhunu, maneviyatını, sağlığını, beslenmesini, evini geliştirmeyi, iyileştirmeyi düşünmemişlerdir. Halk kitlesinin yaşantısını kendi haline bırakmışlardır. Bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmişçesine sanki şöyle gizli bir karar vardır: “İstedikleri gibi yaşasınlar. İyi duruma ulaşırlarsa mutlu olsunlar; kötü durumdaysalar da sabır, tahammül göstersinler. Her dönemde, her coğrafyada halk kitleleri sabır, tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Zorluklara, yokluklara tahammül etmek halkın zorunlu görevi gibi sayılmıştır. Milletin sabırlı, tahammüllü oluşundan coşkuyla bahsederek, milletin mecburiyetini dini bir konuma yükseltirler. Zaten İsa’nın dini de sabır, tahammül dinine dönüştürülmemiş midir?” (Sayfa 89,90) Snelman her iki tarafın da düşünce yapısına karşı çıkmıştır.

Önemli ve ilgi çekici yerden alıntılar: Hayatının sonlarına doğru Snelman, dostlarıyla sohbet ederken şöyle diyordu: “Finlandiya’nın bugünkü haliyle çocukluğundaki halini kıyaslarken şöyle bir tablo tasavvur ediyorum: Büyük harabe bir ev… Bütün pencereleri kapalı… Dışarıdan bakınca metruk ev izlenimi veriyor… İçerisi karanlık, boğucu rutubetli, ağır bir havası olan bu ev, büyük mezarlığı andırıyor. Ama birtakım genç, korkusuz, güçlü insan ortaya çıkıyor. Çok neşeli, zeki insanlar… Hemen evin perdelerini çekip pencerelerini açıyorlar. Evin içine gün ışığı, temiz hava, çiçek kokuları doluşuyor. İçerisi canlılıkla doluyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık cinli-perili evden kaçar gibi evden kaçmıyorlar. Evin yanına gelip yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar. İşte böyle bir değişim, her ülkede, her kentte, her ilçede, unutulmuş, terk edilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için ihtiyaç olan yalnızca dinamik fikirli, uyanık ruhlu, uygarlık yolunda çalışırken yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan, zevk duyan insanların varlığıdır. (Sayfa 88)

Kitabın Hedef Kitlesi: Vatanını seven, onun bayrağını göklere çekme derdiyle yanıp tutuşan ve bunu da ancak yılmadan okuyarak, çalışarak yerine getirmeye çalışan insanlar Beyaz Zambaklar Ülkesinde’nin hedef kitlesidir.

Kitapta kullanılan dil: Çok açık bir şekilde ne demek istediğini rahatlıkla dile getiren bir kitap karşımıza çıkıyor. Bu sebeple dilin çok akıcı bir şekilde kullanıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Tabi ki bu düşüncemin temelinde çevirmenin emeği söz konusu.

The post Beyaz Zambaklar Ülkesinde first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/beyaz-zambaklar-ulkesinde/feed/ 2
Yılkı Atı-İnceleme https://www.incetezat.com/inceleme/yilki-ati-inceleme/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=yilki-ati-inceleme https://www.incetezat.com/inceleme/yilki-ati-inceleme/#comments Sun, 05 Jul 2020 11:58:17 +0000 https://www.incetezat.com/?p=4786 1971 TRT Roman Başarı Ödülü almış Yılkı Atı (1970) Orta Anadolu’da geçen, barındırdığı dersler ve üslubu dolayısıyla dikkat çekici bir köy öyküsüdür. Eserin köy yaşantısını detaylı ve gerçekçi bir biçimde yansıtması, romanı kaleme alan Abbas Sayar’ın bizzat kendi yaşantısında hem kitabını üzerine inşa ettiği yoksulluk, geleneksellik gibi kavramlara hem de tasvir ettiği mekâna ve kültüre...

The post Yılkı Atı-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>

1971 TRT Roman Başarı Ödülü almış Yılkı Atı (1970) Orta Anadolu’da geçen, barındırdığı dersler ve üslubu dolayısıyla dikkat çekici bir köy öyküsüdür. Eserin köy yaşantısını detaylı ve gerçekçi bir biçimde yansıtması, romanı kaleme alan Abbas Sayar’ın bizzat kendi yaşantısında hem kitabını üzerine inşa ettiği yoksulluk, geleneksellik gibi kavramlara hem de tasvir ettiği mekâna ve kültüre yakinen tanık oluşu sayesindedir.

Eser; yoksulluk ve insani değerler arasında kalmış bir köylü olan İbrahim efendinin, daha önceleri çok ekmeğini yediği ancak şimdilerde iş yapamaması dolayısıyla gözünden düşürdüğü Doru Kısrak’ın yaklaşmakta olan acımasız kışa karşı yazgısına karar vermesi ile başlar. Bir yandan Kısrak onun için hala değerlidir, öyle ki onun hakkında konuşurken diğer hayvanlar için rahatça kullandığı “gebermek” kelimesini kullanmaz, ona saygı duyar. Çünkü Doru geçmişte çok yarış kazanmış, İbrahim efendiye hem para hem saygınlık kazandırmış bir attır. Ama diğer yandan da gelmek üzere olduğu yadsınamaz ağır bir kış, evde çocuklar, eş, ahırda doyurulması gereken öküzler, Doru Kısrak’ın umut vadeden tayı vardır.  Sonuçta rüzgârın epey bir varlığını hissettirdiği bir zamanda “Dışarda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Saçkı belli. Ben öküzlerin, tay’ın arpasına ortak edemem” diyerek yaşlanmış, iş görmez atını yılkıya gönderme kararı alır.

İş kararın uygulamasına gelince İbrahim Efendi görevi, insani değerler cephesine daha yakın 2 oğluna verir. Böylece, oğulların bir gün atı ovadan eve dönerken çevirmeleriyle birlikte hikayedeki hüzünlü olaylar silsilesi de başlar. Kış şartları ağır, Kısrak ahırın sıcağına alışmış yaşlı bir attır. Zaman zaman soğukla, açlıkla ve çok daha tehlikelisi kurtlarla savaşmak durumunda kalır. Tabi bu savaşta tek başına değildir. Yılkıya bırakılmasının ardından ilk birkaç gün evine dönüp duvar gibi önüne çekilmiş kapıyla karşılaştıktan sonra dağlarda duyduğu bir kişneme sesine yaklaşarak Çılkır ile tanışır, aralarında bir sıcaklık bir çekim doğar ve bir takım olurlar. Doru Kısrak’ın özgürlüğü, içindeki gücü ve yılkılık hayatına bağlılığı gösterdiği ilk anlar da Çılkır’ı bulduğu anlardır. Sonrasında ikisi birlikte daha geniş bir yılkılık at topluluğuna katılır ve güçlerine güç katarlar. Bu birleşme esnasında ve devamında topluluğun lideri Aygır’la yahut diğer atlarla aralarında yaşanan olaylar; bolca kişileştirmenin kullanılması dolayısıyla insanı içine alır, zorluklarla mücadele, kazanma, kaybetme üzerine yüreklendirir. Kitabın bu kısmı başlı başına incelenebilecek psikolojik çıkarımlarla doludur.

Doru diğer yılkılıklarla beraber doğayla savaşını verirken İbrahim Efendi de içten içe kendi haklılık savaşını vermektedir. Karısı ve çocuklar zaman zaman attan hüzünle bahseder, İbrahim efendiye kızarlar. O da onlara kızar, her şeye kızar, öfkeli bir adamdır ancak düşünür. Kendi çıkmazında bir çıkar yol arar ve insanlığını; geleneklerin, atalarından böyle görmüş olmanın ardına saklar. “Ben mi icat ettim bu usulü? Biz bizi bildi bileli bu böyle. Ağamın devrinde de böyleydi, dedemin devrinde de böyle… Usul bu!” Bu açıdan baktığımızda haklıdır da. Nasıl kendisi kararın eyleme dökülüşünde, bu konuda isteksiz çocuklarını kullandıysa, pek muhtemel ki kendi babası da onu kullanmıştır. Dolayısıyla İbrahim Efendi, çocukken bu uygulamayı haksız gördüyse de şimdi yine babası gibi çaresiz kaldığında onu ancak anladığını, yapılması gerekenin gerçekten de bu olduğunu düşünmüştür. Burada öğretiyi nesilden nesle aktaran durum; aynı yoksulluk içinde süregelen hayatların yanı sıra içten içe yapılmak istenmeyenin çocuklara yaptırılmasıdır da.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Doru’nun mücadeleyi neredeyse kaybedeceği anda köye dönmesi ve bir köşeye kıvrılıp soğuğun büsbütün bedenini ele geçirmesini bekleyişi vuku bulur. Onu gören köylüler İbrahim efendiye bolca söylenerek kızar, hayvana acır. Ancak tüm bu laf kalabalığına rağmen içlerinden yalnızca biri Kısrak’a yardım etmeyi düşünür: Hıdır Emmi. Atı çabucak kendi ahırına götürür, ailesinin rızkından ona da pay eder. Ancak Hıdır Emmi de bu iyiliği Doru’yu çok önemsediğinden değil, “İnsanlık nasıl olur görsünler.” “Hıdır Emmi ne iyi adam desinler.” diye yapar. Böylece kitabı okurken bir kez daha insanlık sorunu karşımıza çıkar. Yıllarca ekmeğini yediği atına vefa göstermeyen İbrahim Efendi’ye karşı ailesini zora sokmak pahasına iyi adam rolüne giren, ata yeniden can veren Hıdır Emmi… Sorunu olayların merkezi yani Doru Kısrak açısından irdelediğimizde, Hıdır Emmiye iyileşir iyileşmez tekrar doğaya dönmek için ayak dirediğini; İbrahim Efendi’ye ise kitabın sonunda çok daha büyük bir sürprizle ders verdiğini görürüz. Nihayet bahar geldiğinde atın yılkıdan güçlenerek çıktığını duyan efendi onu tayıyla kandırıp yakalamaya çalışacak fakat Kısrak, bu tuzağa düşmemekle kalmayıp, tayını da peşine katarak kaçacaktır. Okuyucunun içini ferahlatan bir sondur bu. Vefasızlık cezasını bulmuş, at yavrusuyla birlikte özgürlüğün kollarına atılmıştır.

Romanın yapı özelliklerine baktığımızda yörenin şivesinin bolca kullanıldığını ve Abbas Sayar’ın şairliğinin metne yansıdığını görürüz. Betimlemeler doğayı ustalıkla anlatır. Özellikle nisan ayının gelişi ile baharın ovaya yayılışından söz eden kısım oldukça dikkat çekici betimlenmiştir. Kişileştirme, iç monolog bolca kullanılmıştır. Eser oldukça akıcıdır. İnsanı bir anda Anadolu gerçekliğine götürür. Yörenin dili, kendine has deyişleri, insanının karakteri, toplumsal özellikleri, çiçeği, ormanı, ağacı, dağıyla bir bütün oldurur. Öyleyse diyebiliriz ki Yılkı Atı yoksulluk, geleneksellik, vefa-vefasızlık ve insanlık çerçevesine çizilmiş bir resim, bir nefeste okunabilecek bir Anadolu manzarasıdır.  

BETÜL NİSA GENÇ       

The post Yılkı Atı-İnceleme first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/yilki-ati-inceleme/feed/ 5
Stiller-Kitap İncelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/stiller-kitap-incelemesi/?utm_source=rss&utm_medium=rss&utm_campaign=stiller-kitap-incelemesi https://www.incetezat.com/inceleme/stiller-kitap-incelemesi/#respond Tue, 30 Jun 2020 09:00:00 +0000 https://www.incetezat.com/?p=4754 Stiller Romanı Üzerinden Max Frisch Hiçbir şeyi istiyorumSessizliğin derinliğinde durmayanBir bebek istiyorum Doğmayan Orhan Tuncay Kitaplarımı, halkın düşüncelerini değiştirmek veya onları eğitmek için yayınlamıyorum. Kitaplarımı yayınlıyorum, çünkü bir yazarın kendi kimliğinin farkına varabilmesi için düş gücü yüksek olan okuyuculara ihtiyacı vardır. Max Firsch Kişilik problemi konularını ele alan bir yazar olarak tanındığımı biliyorum.  Kendimi böyle...

The post Stiller-Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>
Stiller Romanı Üzerinden Max Frisch

Hiçbir şeyi istiyorum
Sessizliğin derinliğinde durmayan
Bir bebek istiyorum
Doğmayan

Orhan Tuncay

Kitaplarımı, halkın düşüncelerini değiştirmek veya onları eğitmek için yayınlamıyorum. Kitaplarımı yayınlıyorum, çünkü bir yazarın kendi kimliğinin farkına varabilmesi için düş gücü yüksek olan okuyuculara ihtiyacı vardır.

Max Firsch

Kişilik problemi konularını ele alan bir yazar olarak tanındığımı biliyorum.  Kendimi böyle tanımlamamakla birlikte böyle tanındığım için memnunum.

Max Frisch

Frisch, yukarıdaki ifadelerinden de belli olduğu gibi, kitaplarında genellikle kimlik meselesi üzerinde durmuş ve birçok eleştirmenin, bu yönüyle ilgisini çekmiştir. Ben bu yazımda Stiller adlı romanını değerlendireceğim.  Bu değerlendirmede, Yüksel Özoğuz’un 1975 yılında Stiller üzerinde yaptığı değerlendirmenin de katkısı olduğunu belirtmeliyim.

Önce genel olarak kimlik meselesini kısaca bir gözden geçirelim:

İnsan, doğasıyla, genetiğiyle, diniyle, diliyle ve kültürüyle tarihsel bir varlıktır. Kimliğini bu kaynaklardan alırken, kendi iradesi ile (bilinçli veya bilinçsiz olarak) bu malzemeyi şekillendirerek kimliğini oluşturur. Hayvanlardan farklı olarak zekâsı olduğu için içgüdülerine ek olan bir mekanizmayla hareket eder. Toplumsal organizasyon yapma yeteneği onu diğer canlılara göre daha güçlü kılar. İnsanı tarih biçimlendirirken, o da tarihi biçimlendirir. İnsanın ne kadar birey olup, ne kadar bir bütüne bağımlı olduğu algısı da yaşadığı tarih ve zamanın kabullerine bağlıdır (her insan özgür doğar, yaşar ve ölür düşüncesi veya insanlar padişahın kullarıdır düşüncesi gibi.)

Bir de kimliğin varoluşsal bir yönü vardır. Bir varlık olduğunuzu anladığınız andan kısa zaman sonra (kendinizi, ister bütünün parçası, ister bütünden bağımsız olarak algılayın) ölümlü olduğunuzu da algılarsınız. Ölüm sonrasını algılama biçimiminiz ölüm endişenizin yoğunluğunu ve yaşam önceliklerinizi de belirler. Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi adlı kitabında, ölüm endişesine, yalnız kalma, yaşama anlam verme ve özgür olma çabalarını ve bunlardan kaynaklanan endişeleri de ekler.

SÖZÜN ÖZÜ:

Stiller’de,  roman kahramanı ile ilgili kimlik konusunu en iyi özetleyen cümle şudur:

İnsanı o güne kadar olan yaşamına yavaş yavaş ya da ansızın yabancılaştıran şey kendini tanımasıdır. Ve bu tanıma ilk adımdır, atılması zorunludur. Ama kesinlikle yeterli değildir. Tam da bu adımı atıp kalan, salt kendini tanımanın verdiği melankoliyle yetinen ve bu kendini tanımaya olgunluk süsü veren ne çok insan tanırız! Sanırım Stiller bunu aşmıştı, kayıp olmayı seçtiği zaman zaten aşmıştı. İkinci ve daha zor olan adımı atmak üzereydi, yani olmayı çok istediği kişi olmaya katlanmaktan kurtulup, kim ise o olmak üzereydi (s. 387, savcının son deyişi).

STILLER ÖZETİ

Kitaptan kısaca söz etmek istiyorum. Okumayanlara haksızlık olmasın diye ayrıntıya girmeyeceğim.

Mr. White hapse atılır ve aslında başka birisi olduğu ve (Stiller) bu kimliği gizlediği için hapiste tutulur ve itiraf etmesi beklenir. Olayları biz roman kahramanının defterine yazdıklarından takip ederiz. Başka bir görüş olmadığı için kitabın sonuna kadar kahramanın aslında kim olduğuna dair okuyucu bir karar veremez.

Bu arada kahramanın buraya gelene kadar başından geçenleri, (onun iddiasına göre), hapishanede savcıyla, gardiyanla ve onu ziyarete gelenlerle yaşadıklarını öğreniriz. Bunlar da romanın örgüsünü ve alt hikâyelerini oluştururlar. Ayrıca roman kahramanı, gardiyana da değişik hikâyeler anlatır.

Kitabın sonlarına doğru, defter yerine, savcının görüşleri ortaya çıkar. Kitapta, mutlak bir sona ancak okuyucu ulaşabilir. Kitapta dönemin Avrupa’sı, İsviçre, kadın sorunları da yer almaktadır.

MAX FRISCH (Çok kısa olarak)

“Yazmak kendini okumaktır”: Günlükler, (1946-1949)

Max Frisch 15 Mayıs 1911 yılında Zürih’te dünyaya geldi. 1942 yılında Zürih Üniversitesi Alman Filolojisi eğitimi alırken babasının ölümü üzerine maddi sıkıntılar yüzünden okulu yarım bıraktı. Bir gazetede muhabir olarak çalışmaya başladı.

1942 yılında Zürih kentinin düzenlediği bir mimari yarışmada ilk ödülünü aldı. Kendi mimarlık bürosunu açtı. 1949 yılında inşa edilmiş ve Frisch’in en büyük tek mimari yapısı günümüze kültür anıtı olarak kalmıştır. 1947 yılında Bertolt Brecht ve Friedrich Dürrenmatt ile tanışmıştır.

1951 yılında kazandığı bir burs 1 yıl ABD’de oturmasını sağlamıştır. 1954 yılından ailesinden ayrılmış mimarlık bürosunu kapatmış bundan sonra sadece yazar olarak yaşamaya karar vermiştir.

1991 yılında Max Frisch Zürih’teki evinde kanserden dolayı hayata veda etmiştir. Mezarı bulunmayan yazarın külleri arkadaşları tarafından ateşte savrulmuştur. Frisch eserlerinde ülkesi İsviçre’yi sorgulamıştır. Kimlik problemi altında toplumların kimlik problemlerini tartışmaya açmıştır. Kıvrak zekâsı ve kurgulamalara yer verdiği kitapları ile dikkatleri üzerine çekmiştir.

Kaynak: Kidega.com

FRISCH yazımının özellikleri:
  • Birey kendi kimliğine nasıl ulaşabilir?
  • İnsan kendi biyografisini nasıl oluşturabilir?
  • İnsan hayatında bilimin ve zihnin rolü çerçevesinde, doğa-insan ilişkilerinde insanın yetersizlikleri.
  • Toplumda insana yüklenen kimlik ile kişinin kendi olmak istediği kimlik arasındaki uyuşmazlık.
  • Max Frisch en fazla kimlik problemi üzerinde durmuştur. “Kendine bir kimlik çizmemelisin” (du sollst dir kein Bildnis machen) cümlesi adeta Max Frisch’le özdeşleşmiş bir cümledir.
  • Okurlarına kesin doğrular, çözümlenmiş sorunlar göstermek istemez. Sorulara yanıt vermek yerine yanıtlarını açık bırakmak okurun kendi yanıtını bulmasını sağlamak ister.
  • Okur, kendine verilen şablonları kabullenen birisi değil, yazarın ortağıdır.
STİLLER ANALİZİ

Romanda, Stiller’in ana ilişkileri altı kişiyle gelişir

  1. Stiller ve eşi Julika
  2. Savcı Rolf ve eşi Sibylee
  3. Stiller ve sevgilisi Sibylee
  4. Stiller ve gardiyan 
  5. Stiller ve avukat
  6. Stiller ve kardeşi
Romanda ele alınan temalar:
  • Toplum düzeniyle çatışma.

Burjuva düzeninin köhneleşmiş ve köleleştirici yapısına karşı bir eleştiri vardır. Modern ve uygar gibi görünen ülkelerde bile belli bir düzene uyma sıkıntısı yaşanır. Roman kahramanı Stiller olmadığını ileri sürerken gerek kişisel, gerek toplumsal tepkilerle, toplum düzeniyle (savcıyla, yargıyla, vs.) çatışır.  Bu çatışmada, kahramanın iç dünyasını, kişiliğini (kim olduğunu pek anlayamadığımız) ve kimlik arayışını görürüz.

  • Kişilik değiştirme arzusu

Psikolojik bağlamda ise geçmişten kaynaklanan bir memnuniyetsizlikle (belki de pişmanlıkla) birlikte kişilik değiştirme arzusu ortaya çıkmaktadır. Bu, isim değiştirmenin ötesinde, davranış değişimini de kapsar ki, temelde (birkaç ufak düzeltme dışında) bunu yapmak çok zordur. Ne demişler: can çıkar huy çıkmaz.

  • Özgürlük

Toplumsal özgürlükten bağımsız olan içsel bir özgürlük de olmalıdır ve kişi kimliğini buna göre oluşturabilmelidir. Ancak bu hiç de kolay olmamaktadır. Ayrıca toplumsal özgürlük de iyi vatandaş olarak (Burada Stiller olduğunu itiraf etmesi gerekiyor) sağlanacaktır. Özgürlük sistemin menfaatine ve onun kalıpları içersinde olabilmektedir. Öte yandan Frisch de mutlak bir iç özgürlüğün gerçekleşebileceğini beklememektedir.

  • Yeniden imal etme

Bu konu bugünün gerçek ötesi (post truth) kavramıyla da örtüşüyor. Gerçek ötesini şöyle tarif edebiliriz:  nesnel hakikatlerin, belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu. İşte bu kişisel kanaatlerin oluşturulmasında da yeniden imal etmenin (reproduction) etkisi çok büyük. Dergideki Stiller ile ilgili haberler, güvendiğiniz kişilerin size kurmaca olarak anlattıkları yeniden imal etme yöntemlerine örneklerdir. Tabii ki, bu yeniden imal etmeleri biz de başkalarına karşı yapıyoruz. Ancak medya kitlelere ulaştığı için (mass media) çok daha etkili olmaktadır. Aslında en tehlikeli olanlar da kültürel etkinlikler (filmler, diziler, romanlar gibi) yoluyla bilinçaltına işlenen mesajlardır.

KİŞİLİK DEĞİŞİMİ BAĞLAMINDA ROMANDAKİ SORULAR
  • Stiller iddia ettiği gibi değişmiş midir?
  •  Diğerlerinin gördüğü gibi aynı mı kalmıştır?
  •  Diğerleri değişmez katı yargılarının esiri midir?
  •  Stiller’in  hep sözünü ettiği değişiklik sadece onun hayalinde olan bir değişim midir?

Frisch’in yanıtı

“Karşımızdaki kimseler değişmemizi arzu etseler bile, hakkımızdaki eski yargılarını en son olarak değiştirirler ve onların yargılarındaki bu katılık bizim de katılaşmamıza sebep olur dolayısıyla değişmemizi engeller”  (Günlükler 1946-49)

SON SÖZ (ORHAN TUNCAY)

Okuyanlar okumayanlara okuduklarını anlatsın!

Orhan TUNCAY

The post Stiller-Kitap İncelemesi first appeared on İnce Tezat.]]>
https://www.incetezat.com/inceleme/stiller-kitap-incelemesi/feed/ 0