Dünyadan Aşağı – Gaye Boralıoğlu


Bu kitabı ilk elime aldığımda ve ismini okuduğumda yıllarca önce seyrettiğim bir oyunu anımsadım: DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR. O oyunda dünyanın karmaşasına ayak uyduramayan kahraman “Durdurun dünyayı inecek var!” diyordu. Bu kitabı okuyunca gördüm ki, bu kitabın kahramanını anlatan anlatıcı da kahramanın iç karmaşası nedeniyle “Bu dünyadan düşecek var” diyor ve o nedenle de kitabın ismini DÜNYADAN AŞAĞI olarak koymuş. Nietzsche ise daha ileri giderek “Aslında dünya bir kaostur (karmaşadır). Biz buna dayanabilmek için kafamızda düzeni yaratırız” demişti. Yani iç karmaşanın mı dış karmaşayı, dış karmaşanın mı iç karmaşayı yarattığı karmaşası var.

Kitabın özeline dönersek kahramanımız olan Hilmi iç karmaşası zirve yapmış, İngilizlerin loser, benim kaybedenlerden dediğim kişilikte bir erkek. Birçok kötü erkek özelliklerini üstünde toplamış, iyi olanlara hiç yaklaşamamış, dünyadan aşağı düşmek üzere olan bir adam. Nedense karşılaştığı hiçbir kadının bu ne kadar kötü diyebileceğimiz çarpıcı olumsuz bir özelliği yok. Bunu, yazarın anlatmak istediği konuyu vurgulamak için özellikle yaptığını kabul ediyorum. Ne de olsa kurmacanın Tanrısı odur.

Gaye Boralıoğlu oldukça üretken bir yazar ve senarist. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü (1984) mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını Sistematik Felsefe ve Mantık Dalında tamamlamış. Felsefecilerin yazdıkları romanlar her zaman ilgimi çekmiştir. Çünkü felsefe temeli olmadan felsefe yapmaya çalışan yazarlara göre çok daha tutarlıdırlar. Bir de Boralıoğlu gibi akıcı ve “didaktik” yaftası yemeyecek, sonu sürprizle biten bir roman yazmışsa okumak gerçekten zevkli olur. Şunu da eklemeliyim, kitapta daha çok psikolojik çözümlemeler var.

Sürprizi, okumayan okuyucuların okuyarak öğrenmesine bırakarak romanın özetini vermek istiyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki romanın iki anlatıcısı var:  Birisi palavracı Hilmi, diğeri bize doğruları anlattığını düşündüren anlatıcı. Roman, Hilmi Aydın isimli, alnından vurulmuş bir adamın düşünceleri ile başlıyor ve adam daha sonra, hayalinde kendisini öbür dünyada ve cehennemde buluyor. Ama yarası o kadar önemli değil. Adamın her şeyi abarttığını öğreniyoruz.

Hilmi’nin evliliğinde sorunları var, işinde sorunları var, karısının kardeşiyle sorunları var. Ama dünyanın merkezinde sanki o yer alıyor. Adamın kadınlarla olan ilişkilerinde sorun var, babasından devraldığı lokantayı düzenlemekte sorunu var. Buna bir de seks ve içki merakını ekleyince tabii ki dünyadan aşağıya düşmekten başka çaresi kalmıyor.

Karısının adı Nihan, Karısının, yıldızı Hilmi ile hiç barışmayan Ali Cemal adlı bir şair kardeşi var. Bir de ona dini ve felsefi öğütler veren Fazıl Hoca var. Diğer yan karakterleri kitaptan öğrenmenizi öneriyorum.

Hilmi derin bir yara almadığı için ölümden kurtuluyor ama yaralıyken cehenneme gittiğini gördüğü için, sürekli olarak ölünce cehenneme gitmekten korkuyor. Aslında gitmesine gerek yok, zira yaptığı yanlışlar nedeniyle cehennemi dünyada yaşıyor. Onun yaptığına benzer yanlışları (amacımıza uymayan yanlış adımları) hepimiz yapmışızdır ama Hilmi’ninkiler had safhadadır. Hilmi sürekli olarak iç muhasebe yapıyor. Geleceğini sorgularken, sorgulamayı şu cümleyle tamamlıyor: “Bu sonsuz ihtimalli dünyada Allah katında mükemmel düzen kurmak mümkün müdür?” Hilmi’nin eyleme geçme ruh hâli şöyle anlatılıyor: “…sıkıntı ve mutsuzlukla sağa sola devrilirken, bir yanda da kendine yeni bahaneler uyduruyordu.  Bahaneler, çoğunlukla alnındaki yarayla ilgiliydi elbette.”

Ben, roman akışı içindeki olayları bir yana bırakıp, daha çok Hilmi’nin ruh haliyle ilgileneceğim. Genç bir kıza âşık olması şöyle betimleniyor: “Özgül ağırlığı kalmamıştı sanki. Masaya tutunmasa bir uçan balon gibi göğe doğru yükselecek, insanlar aşağıda kibrit çöpü kadar kaldıklarında patlayıverecekti.” Böyle başlayan birçok aşk gibi bunun da sonu gelecektir.

Roman, Hilmi’nin biten evliliğine gönderme yapmak için bazı evlilikleri şu şablona oturtuyor (Bu satırlar uzun bir betimlemenin özeti): Çiftler önce evliliğe karşı olanlara karşı inat ederek evlenirler. Sonra birbirlerine karşı inat etmeye başlarlar. Sosyal ortamlarda evliliklerini güzel gidiyormuş gibi göstermeye çalışırlar. Sorunlar çözülmeden artar. Kuşkular çoğalır. İhanetler başlar. Kavgalar şiddete dönüşür. Buna rağmen bazı evlilikler sürer. Bu ilişkide ayrılmak istemeyen taraf Hilmi’ydi.

Kitap, Nihan, Hilmi ve Ali Cemal’in beraber yedikleri bir yemeği şu şekilde betimliyor:  “… o gün, o evde ipleri birbirine dolanmış üç kukla vardı. Arzuları kendileriyle çelişen, düştükleri kuyudan birbirlerinin üstüne basarak çıkmaya çalışan, zapt edilmesi zor üç kukla.”

Hilmi’nin sürekli yaptığı rasyonalizasyonlar şöyle anlatılıyor: “Kendini hakikatle ilişkisi olmayan bir duruma ikna emek, insanoğlunun en temel özelliklerinden biridir… Bu tür insanlar etraflarında hatta kendi hayatlarında olup bitenlerin dışında, tamamen zihinlerinin içinde, sadece kendilerine özgü bir sebep sonuç zinciri kurarak bir gerçeklik icat ederler ve ona kalben inanırlar… (Buradaki) olgular tamamen başka bir evrenden derlenmiştir.”

Kitapta zaman insan ilişkisi üzerine yorumlar var:  “Bireyin zamanla olan ilişkisi en az genetik kodları kadar kişiliğinde etkilidir, onu tarifler.” Bu ilişkiyi üç türe ayırıyor: (Hilmi üçüncü guruba aittir)

Depocular: Yarın için yaşayıp biriktirenler.

Vur patlasıncılar: Bugün için yaşayıp harcayanlar.

Naftalinler: Geçmişte yaşarlar, ne biriktirirler, ne de harcarlar. Sorunlar için geçmişi suçlarlar.

Son tahlilde Hilmi bir kaybedenler kulübü üyesidir.

Bunu bir hesaplaşmalar kitabı olarak görebiliriz. Roman kahramanının kendisiyle hesaplaşması,  ilişkileriyle hesaplaşması, özellikle babasıyla hesaplaşması ve roman yazarının roman kahramanı ile hesaplaşması çok güzel anlatılmış. Hilmi’nin hesaplaşma çarpıtmalarına ve rasyonalizasyonlarına ölünce cehenneme gitme korkusu da karışınca, roman trajikomik bir hal alıyor.

Son olarak Gaye Boralıoğlu’nıun Bir gün gazetesi söyleşisinde, Kitaba bakışına bir göz atalım:

“Baba oğul çatışması sadece Türk Edebiyatı’nın değil, dünya edebiyatının da ana temalarından biri. Shakespeare’den beri, dünya edebiyatında çeşitli biçimlerde konu edilmiş. Mesela Kafka… Bu kitabı yazarken beni en çok etkileyen yazarlardan biridir. Oğuz Atay hem üslup hem de ele aldığı meseleler açısından zaten çağdaş Türk Edebiyatı’nı en çok etkileyen yazarlardan biri. Hepimiz Oğuz Atay’ın beyaz mantosundan çıktık. Bir yapıt oluştururken her yazar doğal olarak kendinden öncekilerle hesaplaşır. Bazen eleştirerek, bazen feyz alarak. Dünyadan Aşağı esas olarak bir karakter romanıdır, karakterin temel dinamiğini de baba oğul ilişkisi oluşturur. Kitap bana göre Kafka’nın babasına yazdığı bir mektup gibi. Baba oğul hesaplaşması Oğuz Atay’da da var. Ama o daha çok döneminin aydın sorunları üzerinden bakıyor bu meseleyle. Tabii ki edebiyat tarihindeki bir geleneği sürdürüyoruz ama yeni bir şey de söylemek zorundayız. Bugünün ruhunu, zamanın ruhunu anlatacak dili bulmalıyız. Benim arayışım burada başladı. O hattı iyi biliyordum ama bugün bu hat nerede kurulacak, nasıl bir dilde vücut bulacak. Arayışım buydu.”

Gaye Boralıoğlu, kitabının sonunu bir sürprizle bitirirken, bu çatışmanın altını iki kere çizmiş oluyor. Bu söyleşiden bir alıntı daha yaparak yazarın kendi analizini noktalayalım:

“Üç kuşak hikâyesi ve onları bağlayan bir ortak mekân, bir restoran söz konusu… Dolayısıyla bu çatışma klasik anlamıyla olmasa da Dünyadan Aşağı’da da var. Ben burada, zamanın ruhunu temsil eden bir karakterin, riyakâr, bencil bir adamın babasıyla ve oğlunun da onunla olan çatışmasını anlattım. Bu çatışmanın içinde bugün nasıl bir zeminde yaşadığımızın, nasıl bir zihnin bizi ne hale getirdiğinin resmini oluşturdum. Bugünümüzü tarif eden ve gelecekle ilgili kaygılarımızın biçimlendiği atmosferi ortaya çıkarmayı amaçladım.”

Yazar, kitabı bir çatışmalar kitabı olarak ele alıyor. Ben buna yukarıda da belirttiğim gibi, hesaplaşmaları ve rasyonalizasyonları da eklemek istiyorum. Bu kadar keskin olsa da, olmasa da, erkek veya kadın olduğumuz fark etmeden, biz de çeşitli, çatışmalar, hesaplaşmalar ve rasyonalizasyonlar içindeyiz. Peki, bunun farkında mıyız? Daha doğrusu bunu kabulleniyor muyuz?

Orhan TUNCAY


Like it? Share with your friends!

Orhan Tuncay
Öykü, roman, şiir, inceleme, deneme yazıyorum, çeviri yapıyorum. Lisede kompozisyondan sıfır almıştım, açığı kapatmaya çalışıyorum. Basılı çeviri sayısı elliyi, özgün eser sayısı on adedi geçti. Edebiyat ve felsefe ruhun gıdasıdır derler, ben de inanıyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir