Göç’ük III


Birinci bölümü okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz.
İkinci bölümü okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz.

Jehan, Ekim 2012 Suriye

O an Zevra’yı görünce ne yapacağımı bilemedim. Hiç beklemediğim bir zaman ve hiç beklemediğim bir yerde karşıma çıkmıştı. Hayatını kurtardığım Ebu Musa’nın ağzı sulanarak anlattığı cariye meğerse nişanlım Zevra’ymış.

Halep’in temmuz sıcağında düğün masraflarını karşılamak için bulduğum inşaat işinde çalışıyordum. Şehrin birkaç mahallesinde çıkan çatışmalara aldırmadan işimizi yapmaya devam ediyorduk. Ta ki inşaata isabet ederek etrafı küle çeviren birkaç havan topunun ıslığı andıran tiz sesini duyana kadar. Büyük gürültünün ardından yoğun bir toz bulutu her yeri kapladı. Tam bu sırada sıvasını yaptığım odadan çıkarken karşıma siyahlara bürünmüş sakallı bir adam çıktı. Silahını bana doğrulttu. Donakalmıştım ki sırada yeni bir patlamayla birlikte silahlı militan bir yana ben bir yana savruldum. Kulağımdaki ağır çınlama geçince duvara tutunarak ayağa kalkabildim. Militan bilincini yitirmiş bir şekilde yüzüstü, boylu boyunca yerde uzanıyordu. Omzundan tutarak çevirdim. Yüzüne kanlı bir tabaka yayılıyordu. Kaçmakla kalmak arasında büyük bir kargaşa yaşıyordum. Hızlı bir karar almam gerekiyordu. Kollarından tutup gece yattığımız ve eşyalarımızı muhafaza ettiğimiz iki kat yukarıdaki odaya taşıdım. Yüzündeki kanama küçük bir sıyrıktan geliyordu. Kanamayı durdurdum fakat bu adama ne yapacağımı düşünmem gerekiyordu. Hem de hemen.

Militanın elbiselerini çıkartmaya başladım. Sonra dolaptan çıkardığım tıraş makinesiyle sakallarını kestim. Kanlı yüzünü ve vücudunu havluyla temizledikten sonra askıdaki inşaat kıyafetlerini giydirdim. Silahı elbiselerinin arasına koyup yan odada harç için bekleyen kumun altına gömdüm. Çok geçmeden siren sesleri yankılanmaya başladı. Aşağıdaki kargaşadan dolayı yukarıya gelmek kimsenin aklına gelmez diye umuyordum. Birkaç saat geçtikten sonra kendine gelmeye başladı. Gözlerini açtı ve doğrularak kalkmak istedi ama inleyerek yeniden yatağa gömüldü. Temiz bir havluyla sardığım yarasında gezindi parmakları. Ellerini yüzünde gezdirdi ve sakalının olmadığını fark edince kaşlarını çatarak beni göz hapsine aldı. Silahının nerede olduğunu sordu. Ben de başına gelenleri bir bir anlattım. Nasıl yaralandığını, nerede olduğunu, silahına ne yaptığımı, rejim askerleri gelince kendisini tanımaması için bu şekilde giydirip tıraş ettiğimi anlatınca biraz olsun sakinleşti. Adını sordum fakat cevap vermedi. Sözlerim biter bitmez kapı ardına kadar açıldı ve dört tane silahlı rejim askeri içeri girdi. Kim olduğumuzu ve burada ne yaptığımızı sordu. Sorularına tane tane tatmin edici cevaplar verdim. Binaya birkaç militanın girdiğini ve onları aradıklarını söylediler. Yaralı olan arkadaşımın başında beklediğimi söyleyince üst katlara doğru gittiler. Ama yanımızda iki silahlı askeri bırakıp üst katları da kontrol ettikten sonra çıkıp gittiler.

“Teşekkür ederim. Bana Ebu Musa derler.”

Bir hafta boyunca o tek kapılı koca inşaat binasında kaldık. İnşaatta çalışan işçiler çoktan gitmiş inşaattan geriye yarım yamalak bir yıkıntı kalmıştı. Silah sesleri ve kargaşanın hâkimiyetine teslim olan mahalle sayısı artıyordu. Ebu Musa bana İslam’ın cihat anlayışından söz ederek beni de örgüte kazandırmaya çalışıyordu. Benim aklımı meşgul eden tek şey ise bir an önce köyüme dönüp aileme kavuşmaktı. Ebu Musa’ya bir nişanlım olduğundan ve yakında evleneceğimizden söz ediyordum. Düğününüze mutlaka geleceğim, diye karşılık veriyordu.

Peynir, domates ve ekmek ile günlerimizi geçiriyorduk. Ebu Musa artık ayağa kalkıp silahını omzuna alacak kadar toparlanmıştı. Elbisesini ve silahını gömdüğüm yerden çıkardım. Sonra cebini yokladı ve bir deste para çıkarıp bana uzattı.

“Bunlar senin. Köyüne gidince nişanlınla evlen ve bu parayla da ihtiyaçlarını gider. Allah’ın izni ile köyünüzü fethe geldiğimizde refahı da getireceğiz. Seninle orada görüşeceğiz inşallah.”

Sonra diğer cebinden bir telefon çıkardı ve küçük bir düğmeye uzun basarak telefonu açtı. Sesli bir ışık eşliğinde açılan telefonda bir numarayı tuşladı. Telefon üçüncü çalışta açıldı. Ebu Musa telefonun karşı ucundaki kişiye bulunduğumuz inşaatın adresini verdi. Yaklaşık yarım saat sonra beyaz bir pikap inşaatın karşısındaki marketlerden birinin önünde durdu. Ebu Musa ile birlikte aşağıya indik. Bana sıkıca sarıldı ve tekrar teşekkür ederek arabaya bindi. Torpidoyu açtı ve içini kurcalarken bir kalemle bir kâğıt çıkardı. Üzerine mavi bir mürekkeple bir telefon numarası yazdı.

“Bu benim numaram. Bir şeye ihtiyacın olduğunda ararsın. Şimdilik selametle.”

Araba ara sokaklardan kaybolurken kâğıdı katlayıp cüzdanıma koydum ve köye gidecek bir araç ayarlamak için çarşıya çıktım.

Halit adındaki bir taksiciyle anlaşarak köye doğru yola koyulduk. Halit pek konuşkan değildi. Arada bir sigarasını yakmadan önce ikram ediyor böylece cılız tondaki sesi duyuluyordu. Köyün girişine doğru Halit yavaşladı. Köydeki harap evleri görünce nutkum tutuldu. Araba yolun sonuna kadar geldi ve durdu. Kendimi nasıl arabadan attım, nasıl darmaduman olmuş evimin önüne geldim, nasıl intikam yeminleri ettim hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey canlılara dair hiçbir şeyin kalmamış oluşuydu.

Ne yapacağımı o kadar bilmiyordum ki yeniden arabaya atladım. İki gün boyunca şehirde ne yapacağımı düşünerek geçirdim. O yıkık inşaat evde saatlerce hiç durmadan düşündüm. Sonra tekrardan çarşıya inip Halit’i buldum.  Telefonunu istedim ve cüzdanımda henüz eskimeyen kâğıdı çıkararak rakamları tuşladım. Karşıdaki ses Ebu Musa’nın tok sesiydi.

Verdiği adrese iki buçuk saate birkaç kontrol noktasından geçerek vardık. Halit’e parasını verip geri yolladım. Bekleyebileceğini ve ekstra bir ücret almayacağını söylese de teşekkür ederek teklifini geri çevirdim. Telefon numarasını bırakarak dönmem halinde kendisini arayabileceğimi söyledi. Halit’in arabası sokak aralarından birine saparken ben de önünde durduğum ahşap kulübede beni bekleyen militanı takip ettim.

Ebu Musa; önünde bir harita, duvarları siyah bayraklarla çevrili, kapısında silahlı militanların olduğu bir depodaydı. Beni görünce ayağa kalkarak yanıma geldi ve sıkı sıkı sarıldı.

Ona olup bitenleri anlattım ve köyün akıbetine ilişkin bilgi edinebilir mi diye sordum. Köyü ve ailemi soruşturacağını fakat akşam beni kendi evinde misafir edeceğini, bir yere bırakmayacağını söyledi. Ne kadar gitmem gerektiğini söylesem de dinletemedim. Uzun uzun yapacaklarından söz ettiler birkaç rütbeli arkadaşıyla. Akşam yemeğinde gelmemin şerefine iyi kızarmış kuzu eti, pilav ve mercimek çorbasının olduğu zengin bir sofra hazırladılar.  

 Akşam yemeğinden sonra Ebu Musa’nın evine gittik. Yolda iki yeni cariye satın aldığını ve dilersem birini bana hediye edebileceğini söyledi. Fakat ben parmağımdaki yüzüğü göstererek nişanlımı bekleyeceğimi söyledim. Güldü ve bunların Allah tarafından bizlere nimet olarak verildiğini söyledi. Zoraki bir gülümsemeyle karşılık verebilmiştim.

Toz bulutu eşliğinde Ebu Musa’nın evine varmıştık. Kapıyı açan eşiydi. Adı Hatice’ymiş. Odalardan birine buyur ettiler. Bahçelerinde yetiştirdiğini söylediği taze meyveleri yerken teklifini yineleyen Ebu Musa’ya tekrar yüzüğümü göstererek karşılık verdim. Bu defa gülümsemem zoraki olmamıştı. Yol yorgunu olduğumu ve uyuyacağımı söyledim. Yer yatağımı seren Ebu Musa’nın eşine teşekkür ettikten sonra derin bir uykuya daldım.

Gecenin köründe büyük bir çığlıkla ürkerek uyandım. Önce soluklandım sonra kapıyı aralayınca Ebu Musa’yı yarı çıplak bir vaziyette dış kapıyı açarken gördüm. Bir şey mi oldu, diye sordum. Yok yok sen uyumana bak, diyerek dışarı çıktı. Kapı aralığında bekliyordum hâlâ. Elinde sıkıca kavradığı kalın bir iple içeri girdi ve kapıyı ardında sertçe kapadı. Tekrardan uykuya dalmıştım ki sert bir öğürme sesiyle yeniden uyandım. Biri midesini kötü üşütmüş olmalıydı. Ya da yediği bir şeyler dokunmuştu. Katı bir kusmuk sesiydi. Bu sefer ne kalktım ne de gözlerimi araladım. Ve bir daha sert bir öğürme sesi. Ve derin bir uyku.

Sabah uyandığımda yüzümü yıkayıp aynanın karşısında bir süre bekledim. Annemi, babamı, kardeşlerimi ve Zevra’yı düşündüm. Umarım yaşıyorsunuzdur. Umarım çok uzaklarda değilsinizdir.

Havluyla yüzümü kuruluyordum ki Ebu Musa’nın söz ettiği cariyelerden birini görür görmez sırtımı dönüp başımı eğdim. Ayaklarımda yansıyan gölgelerden iki kişinin birbirine sarılarak arkamdan banyoya gittiklerini gördüm. Kapı kapanıp kilidin takırtısını duyunca döndüm. Yer sofrasında Ebu Musa ile birlikte hazırlanan kahvaltıyla bir güzel karnımızı doyurduk. Hatice’ye teşekkür edip dışarı çıkarken banyo kapısının kilidi açıldı ve dış kapı ardımızdan kapandı.

Ebu Musa’nın edindiği bilgiye göre rejim askerleri köye girerek köydekileri rejimin aleyhine hareket ettikleri için bir bir evlerinde öldürmüş, kimi kadınlara tecavüz edip öldürmüş, kimilerini de kendilerine de esir etmişlerdi. Sonra da tesirli bombalarla köyü yerle bir etmişlerdi. Köyden birilerinin kurtulup kurtulmadığına dair herhangi bir bilgi edinememişler. Oysa uzun bir süre geçmeden kulak misafiri olduğum bir sohbete göre, köy gerçekten rejim unsurları tarafından yerle bir edilmişti ama öncesinde militanlar köye girip önlerine geleni öldürmüş, kadınları rehin almış ve tuzaklar kurarak köyü terk etmişlerdi. Rejim güçleri de bu düzenekleri imha ederlerken köy yerle bir olmuştu. Köyü kimler yerle bir ettiğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Ama fark eder miydi?

 Kanım donmuş ne yapacağımı bilemez olmuştum. Ebu Musa çevre ülkelerden istediğime beni sağ salim ulaştırabileceğini söyledi ama reddettim.

“Beni de aranıza alın.” diyerek saflarında yer almaya hazır olduğumu söyledim.

Ebu Musa bir şey demedi. Kollarını açtı ve gülerek bana sarıldı. Yanında kalmamı istese de ben Halep’e dönüp savaşmayı seçtim. Israrlarına aldırmadan belki bir umut birilerinin kurtulmuş olup Halep’e sığınabileceğini düşünmüştüm.

Ailemi ve Zevra’yı bulacağıma olan inancım yerini insanlara karşı büyük bir nefrete bırakmıştı. Ölenler, öldürülenler, kaçanlar, yaralananlar… Herkes o kadar acizdi ki. Bu yüzden rehinelerin kafaları kesilirken yutkunarak izliyordum. Bazılarında gözlerimi dahi kaçırıyordum. Ama artık bunların hiçbiri benim için bir şeyler ifade etmiyor. Artık her şey o kadar olağandı ki. Bir daldan meyve koparır gibi insanları hayattan koparmak için durmadan ilerliyorduk. İnsan öldürmenin zevkini yaşayan yüzlerce insan gördüm. Onlarla sırt sırta çarpıştım. Öldürülmeden önce yalvarmalarını kahkahalarla dinleyenler, kesik boğazdan bir fıskiye gibi kan püskürtmenin seyrine doymayanlar, vücudun ritmik olarak titremesiyle mest olanlar…

Ben ise ne zevk alıyor ne de üzülüyordum. Fakat içimde ne olduğuna dair hiçbir fikrim olmayan o boşluk beni önüme çıkan her şeyi yıkmaya programlanmış gibiydi. Artık silahın ağırlığını, insanların gözündeki korkulu şanımızı, küçük yaşımın büyük makamını tek görmeye başlamıştım. Ailemi artık ender hatırlıyordum. Çünkü hatırlamak ölmekle eşdeğerdi. Unutmak bir şeyi değiştirmeyecekti. Fakat öldürmek… Bilinmeyene doğru insanları sürüklemek…

Günler anlamsız ve zamandan feragat etmişçesine geçiyordu. Halep’in büyük çoğunluğunu kuşattığımız sırada Cabir adındaki altmışlı yaşlarındaki bir amca ile sırt sırta vererek günlerce sokaklarda çarpıştık. Birlikte nöbet tutup birlikte yemeklerimizi paylaştık. Cabir amca bana Mercan adında bir kızı olduğunu ve benimde isteğim olursa bizi evlendirmek istediğini söyledi. Kısa bir süre sonra Mercan ile evlendik.  Artık kendime ait bir evim, eşim ve düzenim vardı. Artık insanları öldürmeye biraz ara verebilirdim. Ama öyle olmadı. Daha çok insan öldürüp daha çok kadınla birlikte olmaya başladım. Her hafta yeni cariyelerle birlikte eve dönüyordum. Mercan ses çıkaramıyordu ama bir kurt içten içe onu kemiriyor gibiydi. Ve bu bana ayrı bir haz veriyordu. Ebu Musa’nın ısrarıyla hediye cariyesini kabul edene kadar.

Zevra’yı görene dek her şey yolunda gidiyordu. Gözlerini bana dikmiş Zevra’ya bakarken yutkunarak ismini sayıkladım. Boş gözlerle bana bakıyordu sadece. Her yerde aradığım kadın şuan yanı başımdaydı. Ellerimdeydi. Nefesinin ılıklığını dahi hissedebiliyordum. Ama eskisi gibi bakmıyordu. Gözleri sokak aralarında gördüğüm kızın gözleri gibi değildi. Elleri daha bir çekimser. Peki ya ben?

Ne desem diyeyim Zevra konuşmadı benimle. İki gün boyunca o odadan hiç çıkmadık. İkinci günün gecesinde bir fısıltı dudaklarından döküldü.

“Lütfen beni bırak gideyim buralardan. Lütfen!”

Dizlerini karnına çekmiş ağlarken söylemişti bunları. Uzun bir süre konuşmadım. Sonra her şeyi baştan sona yeniden düşündüm.

“Tamam.” diyerek elbiselerimi değiştirip evden çıktım. Birkaç kıyafet doldurduğum bir sırt çantasıyla eve dönerken Halit’i arayıp Zevra’yı Türkiye’ye ulaştırmasını bu yüzden de derhal gelmesi gerektiğini söyledim. Yarım saat geçmeden Halit’in pikabı evin kapısında durdu.  

Zevra’nın yanına çöktüm. Elimi hafifçe omzuna dokundurunca ürkerek geri çekildi.

“Ne yaptılar sana Zevra?”

Ne yaptık sana Zevra?

Zevra tek kelime etmedi. Arabanın kendisini beklediğini söyledim. Sırt çantasını ve cebimdeki bir deste parayı çıkartıp ayaklarının dibine bıraktım.

“Deste paranın içinde bir kâğıt var. Kâğıdın içinde de bir telefon numarası. Türkiye’de Derman adındaki bir kaçakçı. Seni Gaziantep’te bekliyor olacak. Gidince ararsın. Ben arayıp senin haberini vereceğim.”

Ne veda içeren bir cümle ne de duygusal bir konuşma yaptım. Kapıyı açtım ve sırtımı dönerek başımı eğdim. Bir tıkırtıyla Zevra ayağa kalkınca gölgesi ayağımda belirdi. Çantayı sırtlamıştı. Bu defa yanında sarılacak biri de yoktu. Ayak sesleri yaklaştı. Bir an için duracağını ve belimden kavrayarak bana sıkıca sarılacağını düşledim. Ama ayak sesleri giderek uzaklaştı ve dış kapının sesi duyuldu.

Arabanın uzaklaştığını pencereden izledikten sonra evden çıktım. Temin ettiğim bir kamyonete cephanelikten aldığım patlayıcıları yükledim. Zaman kaybetmeden cebimdeki telefonu çıkarıp rehberde kayıtlı numarayı aradım. Telefon dördüncü kez çaldıktan sonra açıldı.

“Alo?”

“Ebu Musa?”


Like it? Share with your friends!

Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir