Göç’ük II


Zevra, Ekim 2012 Suriye

Esir kampına getirilmemizin üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyorum. İnsan böyle durumlarda ne günleri ne de saatleri önemsiyordu. Çünkü aldığınız her nefes esaretinizin yüzünüze çarpışıydı. Her saat boynunuza atılan bir prangaydı. Zaman, zaman niteliğini çoktan kaybetmişti.

Esir kampına getirildiğimiz gece çocukları annelerinden ayırarak farklı bir yere götürdüler. O an kamyonette göz göze geldiğim kızı tekrar gördüm. Gene donuktu. Gene gözleri ifadesizdi. Ama bu sefer göz bebekleri gözyaşlarıyla taşıyordu. Kısa bir süre bakıştık. Dolu gözleriyle bakarak tebessüm etti. Bu sefer karşılığı vermeyen taraf bendim. Kolumdan çekiştiren militanın beni sarsmasıyla yürümeye başladım. Başımı çevirip omzumun üstünden kıza bakmaya devam ettim. Hala tebessüm ediyordu, dudaklarına inen küçük damlalarla birlikte.

Çocuklarından ayırılan kadınlar kendi hallerine mi, çocuklarına mı ağlasınlar bilemiyorlardı. Herhangi bir ışık kaynağı olmayan büyük bir hücrede tutuluyorduk. Hücrede yere serili ne renk ve ne cins olduğunu bilmediğimiz bir savan dışında bir şey yoktu. Yememiz için lavaş ekmekle birlikte biraz domates ile yoğurt veriyorlardı. Fakat hiç kimse yemeği düşünecek durumda değildi. Bazen birkaç lokma yiyor bazen dokunmadan bırakıyorduk. Bu durum birkaç gün sonra açlığın bizi yenmesiyle değişti. Artık ne ekmek kalıyordu ne domates ne de naylon kapların dibinde yoğurt artıkları.

Üçüncü gece tıkırtılar ve konuşmalar eşliğinde çelik kapı tamamen açıldı ve iri yarı bir adam florasan lambalarından yansıyan ışınlar eşliğinde içeri girdi. Ellerimizi gözlerimize siper ederek ışıktan korunmaya çalıştık.

“Ayağa kalkın!” dedi sert ve kuru bir ses.

Ağır hareketlerle birer birer ayağa kalktık. Işığa alışmaya başlayan gözlerimize siper ettiğimiz elimizi indirdik. Orta yaşlı, adının Nesibe olduğunu söyleyen kalp hastası kadın ilaçlarını alamadığını ve ayağa kalkamadığını inleyerek fısıldadı. İçeri girmiş olan iri yarı adam arkasındaki iki militana bakarak kadını işaret etti. Nesibe’nin kollarından kavrayıp hışımla kaldırarak hücreden çıkardılar. O günden sonra Nesibe’yi ne gördük ne de akıbetini öğrenebildik.

“Ben Kabil. Bundan sonra benim himayemdesiniz. Sizler Allah’ın bizlere bahşettiği savaş ganimetlerisiniz. Yakın zamanda mücahitler gelip sizlerden beğendiklerini cariyeleri olarak alacaklar. Kendinizi mücahitlere beğendirmeye çalışın yoksa hücreden çıkışınız olmaz ve burada lağım farelerinden farksız bir şekilde ölürsünüz.”

Kabil bunu dedikten sonra bizleri lağım fareleri gibi süzdü ve çıktı. Üç gün boyunca hücreye gelerek aynı şeyleri söyledi. Dördüncü gün, Kabil ve arkasındaki iki militan dışında sakallı bir adamla içeri girdiler. 

Kabil sert bir şekilde boğazını temizledi. Yanındaki kişinin Ebu Musa adındaki bir emir olduğunu ve kendine cariye aradığını söyledi. Kabil’in sözleri bitince Ebu Musa ellerini arkasında birleştirerek sırayla göz gezdirmeye başladı.

“Sen geç bakalım şuraya.” diyerek omzundan tuttuğu kızı çekti.

Adı Katre’ydi ve henüz on üç yaşındaydı. Silah kaçakçılığı yapan abisi dışında hiçbir akrabası yoktu. Abisi gene bir gün kaçakçılık için Türkiye sınırına giderken militanlar köylerini basıp Katre’yi rehin almış. O günden sonra ne abisini görmüş ne de bir haber alabilmiş. Ebu Musa’nın önümden rüzgâr gibi geçip gitmesi için bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Başımı eğmiş, parmak uçlarıma bakıyordum. Dudaklarımı dişlerime öyle bir geçirmiştim ki ağzıma yayılan yoğun kan tadının bile farkına sonradan varabildim. Bir çift ayak, ayakucumda belirdi. Kalın bir işaret parmağı çeneme temas etti ve eğdiğim başımı kaldırdı. Göz göze gelmemek için gözlerimi kaçırıyordum. Ne kadar kaçmaya çalıştıysam da keskin kemikli yüzünü kaplayan kirli sakallarının ardındaki siyah gözlerden kaçamadım. Ellerini şakaklarıma dayayıp saçlarımda gezdirdi. Dipçikle yarılmış şakaklarımda, kurumuş kan pıhtısıyla yapış yapış olan saçlarımda. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki neredeyse yankılandığını hücrede duyabiliyordum. Dizlerim titremeye başladı. Sonra o çok korktuğum şey iki dudağının arasından süzüldü: “Sen geç bakalım şuraya.” Ebu Musa omzuma koyduğu kocaman elleriyle beni Katre’nin yanına iteleyip satın aldığında henüz on altı yaşındaydım.

Ebu Musa bizi siyah bir pikaba bindirdi ve gece yarısı geleceğini söyleyerek şoförün kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Şoför başını sallayarak onayladığını gösterdikten sonra pikap yola koyuldu. Ebu Musa’nın eşi ve dört çocuğunun kaldığı eve getirildiğimizde hava çoktan kararmıştı. Bizlere kapıyı açan ve kendini tanıtan Ebu Musa’nın eşi Hatice zayıf ve tıfıl bir kadındı. Hatice’nin sorduğu üzere bizler de isimlerimizi söyleyerek yeni hücremize ilk adımımızı attık. Çocuklarının en büyüğü sekiz, en küçüğü üç yaşındaydı. Evleri dört odadan oluşuyordu. Holde kırmızı ve siyah renklerin hâkim olduğu el işlemeli bir kilim vardı. Odalar yeterince sadeydi. Duvardaki açık renklerin aksine koyu renkli perdeler odaya bunaltıcı bir hava katıyordu. Evdeki tek televizyon büyük salondaydı. Küçük odada bize gösterilen yere Katre ile birlikte birbirimize kenetlenerek oturduk.

Hatice öğleden kalmış pilav ve tavuk çorbasını ısıtarak yer sofrasını hazırladı. Aç değildik ama kurulu sofradan birkaç lokma aldık. Hatice ellerinde temiz çamaşırlarla kapıda belirdi. Başta bir şey anlamadık. Katre ile birbirimize baktık. Hatice kaşlarını çatarak bizi süzdü uzun uzun. Hiçbir şey konuşmadı. Bize üzülüyor mu yoksa nefret mi ediyor hiçbir zaman anlamadık. Acımakla iğrenme arasındaki o belirsiz çizgiden bakıyordu.

Önce ben yıkanırım diyerek ayağa kalktım. İkiniz birlikte, diye karşılık verdi Hatice. Katre ile bakakaldık. Sonra bıkkın bir nefes duyduk. Çaresizce kalkarak banyoya girdik. Hatice de içeri girdi. Bir şey diyemedik. Utana sıkıla soyunmaya başladık. Anneden doğma, çırılçıplak bir şekilde Hatice’nin suyun sıcaklığını ayarlamasını bekledik. Parmaklarını sudan çektikten sonra ikimizi oturttuğu iskemlede yıkamaya başladı. Utancımızdan gözlerimizi parmak uçlarımıza kenetlemiştik. Başımızdan aşağı inen sıcak suya karışan gözyaşlarımızla yıkandık.

Katre ile birlikte Hatice’nin bizim için seçtiği kendi kıyafetlerini giydik. Sonra da küçük odada geceyi bekledik.

Birkaç saat sonra Ebu Musa yanında bir misafir ile eve geldi. Misafir odasına geçerek taze meyvelerini yiyip uzun süre sohbet ettiler. Onların kahkahaları eşliğinde biz gecenin ve geleceğin akıbetinden habersiz kara kara düşünüyorduk.

Gece yarısına doğru Ebu Musa’nın yatağında onu bekler vaziyette buldum kendimi. Neler olacağını az çok kestirebiliyordum. Dudaklarımı ısırıyor, buradan kurtulmanın bir çaresini arıyordum. Şebekeli pencerelerden kaçamayacağımı eve girerken görmüştüm. Biraz sonra kapı aralandı ve içeri kara bir siluet girdi. Ebu Musa kapıyı ardından kapattı. Bana doğru yaklaşınca ayağa kalktım. Hemen dibimde durdu ve bir şeyler mırıldandı. Kulağıma eğilerek fısıldadı: Soyun. Kılımı kıpırdatamadım. Yineledi: Soyun. Kıpırdamadım. Kıyafetimi omzundan kavrayarak boylu boyunca yırttı. Ürkerek geri çekildim.

“Lütfen dokunma. Lütfen!”

Üzerime atladı ve vücudumda gezinmeye başladı elleri. Tırnaklarımı kaba etine geçirerek yüzüne tükürdüm. Yüzüme sert bir tokat yapıştırdı. Şakağım tekrar zonkladı. Ağzımda acı bir kan aroması yayılırken eteğimi sıyırdı. Boynuna atılarak dişlerimi etine geçirdim. Kulağımı zonklatan bir çığlık attı. Üzerimden kalktı ve deli gibi odada gezinmeye başladı. Boy aynasının karşısına geçerek kızaran diş izine baktı. Küçük çaplı kanamayı elinin tersiyle temizledi. Odadan çıktı ve misafiriyle anlamadığım kısa bir diyaloga girdiler. Sonra dış kapının sesi duyuldu. Ve biraz sonra elinde kalın bir iple geri döndü. Ebu Musa’nın tacizinden kurtulup esaret hayatıma geri dönecektim. Bir köşeye bağlanacak, günlük önüme atılan birkaç lokma ekmeği yemeye zorlanacaktım. En azından ben öyle düşünmüştüm. Ama öyle olmadı.

Ebu Musa ellerimi ve ayak bileklerimi getirdiği iple sıkıca bağladı. Eline aldığı kalın bir bez parçasını ağzıma tıkadı. Kusacak gibi öğürmelerime aldırmadı ve ağzımı sıkı bir düğümle bağladı. Sonra çırılçıplak bedenimi tek hamlede kaldırarak yatağa attı. Üzerime çıktı ve kulağıma fısıldadı: Sana soyun demiştim!

O gece sabah olmadı. O gece yılın en uzun gecelerindendi. O gece ben ağlayamayacak kadar insanlardan nefret ettim. O geceden sonra ben bir daha ben olamadım.

Akşam yemeğim yoğun bir gazla birlikte midemden ayrılmak üzereydi. Kusmuğum boğazımda birikmiş, tek çıkış noktası olan burun deliklerimden süzülmeye başlamıştı. Çırpınmama aldırmayan Ebu Musa morardığımı ve burnumdan aşağı süzülen sarımtırak sıvıyı görünce ipi gevşetti. Ağzımdaki kumaşla birlikte kanlı yatağa kustum. Burnumda ve ağzımda kalan birikintileri öksürüklü sümkürmelerle attım. Ebu Musa’nın iğrenerek beni bırakacağını düşünüyordum. Biraz olsun midemle birlikte içimdeki ağrının da dineceğini umuyordum. Ama sıkıca kavradığı kollarımla beni diz üstü çökertti ve başımı kusmuk ve kanlı yatağa batırdı. Kokunun tesiriyle birkaç kere daha kustum. Ama Ebu Musa durmadı. Üzerime atıldı ve sabaha kadar bu tecavüz devam etti.

Sabaha doğru uyanınca Ebu Musa’yı ilk defa gün ışığında gördüm. Kirli sakallı, geniş alnında kırışlıklar olan, yassı burunlu bir adam. Saatler, yüzünü hafızama kazıyarak geçmişti. Yatağı temizleme görevi Hatice’ye, beni temizleme görevi Katre’ye kalmıştı. Kusmuk ve kanlı yataktaki bitkin halimi görünce o kadar korkmuştu ki gece sıranın kendisinde olduğunu bildiği için kafasında kim bilir nasıl senaryolar türetiyordu. Kahverengi bir bornozu giymeme yardımcı oldu ve koluma girerek beni odadan çıkardı. Belimi bükerek başımı Katre’nin omzuna dayadım. Banyoya geçerken sırtı bize dönük ve başını eğmiş misafire rastladık. Bizi görüp utandırmamak için sırtını dönen misafir. Gece yapılan işkenceye ve tecavüze sırtını dönen misafir. İçimden küfürler yağdırdığım misafir.

Çırılçıplak olmam beni utandırmıyordu artık. Kusmuk kokusu midemi bulandırmıyordu. Bir ömür boyu yetecek iğrençliği tek gecede reva görmüşlerdi.  

Katre kulağıma eğildi. Fısıltılı bir nefes kulağıma deyince kendimi iskemleden attım. Katre ellerini iki yana açarak bir şey yapmadığını ve sakin olmam gerektiğini söylüyordu. Diz çöktü yanıma ve ellerimi tuttu.

“Yardım et gidelim buradan. Lütfen!”

Bir şey diyemedim. Sadece sıkıca kavradığı titrek ellerimi çekerek gözlerine baktım. Uzun uzun. İkimiz de tebessüm etmiyorduk.

O gece Ebu Musa sabaha kadar Katre ile birlikte oldu. Katre’nin acı çığlıkları sabaha kadar kesilmedi. Sırtımı duvara vererek saatlerce bu acı çığlığı dinledim. Uzun bir süre sonra ilk defa babamı düşünmüştüm. Nerdesin baba, nerdesin…

Sabah Ebu Musa ayağıyla dürttü beni. Sırtım duvarda, kafam omzuma gömülü uyuyakalmışım. Katre’yi kaldırmamı istedi. Yatak odasına giderken tereddütle adım atıyordum. Biraz sonra kapıyı açtığımda Katre çıplak bir şekilde yatakta sırtüstü uzanarak tavanı izliyordu. Yatak kanlı bir pıhtıyla kaplıydı. Kusmamıştı. Şakaklarına doğru iki gözyaşı çizgisi işlenmişti. Ellerime asıldı. İçimdeki duygular şahlandı, dudaklarım titredi, gözlerim doldu.

“Hadi yardım edeyim de kalk.” diyerek ellerini tuttum.

Ellerime asılarak öne atıldı. Güçsüz bacaklarıyla adım atarken kolunu omzuma attı. Banyoya kadar böylece gittik. Sonra da sıcak suyu kafasından aşağı dökmeye başladım. Döktüğüm her su kabında bu suyun hepimizi boğmayacak kadar az olmasına küfrettim. Döktüğüm her su kabında Ebu Musa’ya küfrettim. Döktüğüm her su kabında Hatice’ye küfrettim. Döktüğüm her su kabında sırtı dönük misafire küfrettim. Döktüğüm her su kabında babamın beni yollamasına küfrettim. Döktüğüm her su kabında varlığıma küfrettim.

Birkaç ay Ebu Musa’nın tecavüzleriyle geçti. Ben Katre’yi, Katre’de beni teselli etmeye çalışıyordu. Birlikte günlerce intiharı düşünduk. Ama dillendirip düşünmekten başka bir şey yapamıyorduk. Kapıdaki silahlı militanlardan ve evin Kabil’i olan Hatice’den dolayı kaçmayı dillendiremiyorduk bile. Günler böylece geçti, geçebileceği kadar.

Bir gün Ebu Musa geldi ve hazırlan gidiyorsun, dedi. Nereye gideceğimi sorduğumda beni Halep savaşında hayatını kurtaran bir militana hediye ettiğini söyledi. Yaklaşık üç ay sonra ilk defa evin dışına adım atmış, toprak kokusunu içime çekmiştim. Keşke diyordum, keşke toprakta beni içine çekse.

Eski model bir pikaba bindirilip hiç bilmediğim çorak topraklarla dolu yollardan gittik. Pikap; küme küme evleri, yıkık binaları, küle dönmüş araçları ve militan kontrol noktalarını geçerek beyaz bir müstakil evin bahçesinde durdu. Kızıl sakallı, yol boyunca yanımda oturan militan kapıyı açarak otoriter bir ses tonuyla inmemi emretti. Ardından gittim. Beyaz evin kahverengi çelik kapısını çaldı. Kapıyı genç bir kadın açtı. Militanı görünce peçesiyle hemen yüzünü kapattı. Beni içeri buyur ettikten sonra kapıyı militanın üzerine kapattı. Elimde benden temiz üç beş kıyafet ile yeni hücreme ayak basmıştım artık.

Ebu Musa’nın beni hediye olarak gönderdiği militanın adı Ammar’mış. Bunu Ammar’ın zarif bir yüze, ela gözlere ve pembe yanaklara sahip olan iki aylık eşi Mercan’dan öğrendim. Mercan’ın babası Halep emirlerindenmiş. Ammar ile sırt sırta uzun süre çarpışmışlar ve Halep’e dönünce de kızını Ammar ile evlendirmiş. İsmimi sordu, Zevra dedim ve geceye kadar hiç konuşmadım. O da sormadı. İsteyerek mi evlenmişti yoksa zoraki mi, hiç sormadım. Merak dahi etmedim. Hava kararınca dört hurma, bir kâse mercimek çorbası ve yarım tandır ekmeğini önüme serdi. Yemeğimi tek oturuşta bitirmiştim. Sofra henüz yerdeyken kapı çaldı. Gelen Ammar’mış. Bana görünmeden yatak odasına geçti. Mercan hazırlanmamı istedi. Banyoya girip yıkandığım her sefer Ebu Musa’ya hazırlandığım ilk geceki gibi hissediyordum. Bu sefer yanımda Katre yoktu. Tek başımaydım. Elbiselerimi giyip odaya geçerken Mercan beni durdurdu ve güzel kokular sürdü. Koku midemi bulandırmıştı.

Kapıyı araladım. İçeriyi aydınlatan tek ışık kaynağı pencereden yansıyan ay ışığıydı. Küçük adımlarla yatağa yanaştım. Ammar ayağa kalkarak nefesini hissedebileceğim kadar yaklaştı. Kulağıma eğildi ve fısıldadı: Soyun!

Ebu Musa’ya karşı koyduğum gibi Ammar’a karşı koymadım. Üzerimdeki tüm kıyafetleri çıkartıp yatağa uzandım. Sonra da Ammar yatağa girdi. Ellerimi arkamda birleştirip koca ellerini yüzüme bastırdı ve üzerime çıktı. Bu sefer ne ağladım ne de kustum. Bir hayvandan farksız bir şekilde sabaha kadar devam etti bu işkence.

Gözlerimi açtığımda sabah güneşi çoktan odayı aydınlatmıştı. Sırtımı döndüğüm Ammar’a bakmaya korkuyordum. Fakat yeni Kabil’imin kim olduğunu görmek adına dönmem gerekiyordu. Ebu Musa ‘yı ilk gördüğüm sabahki gibi Ammar’ın da yüzünü beynime kazıyacaktım.  Ama Ammar’a doğru dönünce öylece kaldım.

Keskin çenesinde uzamaya başlayan sakallarının henüz kapatamadığı dudak kenarındaki yarığı olan bu adam Jehan’dan başkası değildi. Ne diye sayıkladığımı bilmiyorum ama ağzımdan çıkan ve benim işitemediğim sözleri Jehan duymuş olacak ki gözlerini açmadan dudaklarını oynatarak bir şeyler mırıldandı. Sonra sesimden rahatsız olmuş gibi yüzünü buruşturup gözlerini ovuşturarak kalktı ve bana doğru dönünce donakaldı. Söyledikleri arasında kulağımın işittiği tek bir kelime vardı: Zevra!

 Devamı gelecek...

Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

2 shares
Ferhat Birlik

Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend