Göç’ük I


Zevra, Temmuz 2012 Suriye

Annemin öldüğü bir bahar sabahı doğmuştum. Ben doğarken annem soğuk terler dökerek ebedi istirahat edeceği dünyaya göçmüş. Annem son kez yıkandıktan sonra kefenlenip gömülürken babamın elleri titremiş toprak dolu küreği art arda atarken.

Babamla birlikte Halep’in, her örgütün hâkimiyet kurunca farklı bir ismi uygun gördüğü bir köyünde yaşıyoruz. Annemin mezarına döktükleri su kurur kurumaz, bu çocuğa tek başıma nasıl bakarım diye düşünerek evlenmiş babam. Üvey annem Halime adındaki civar köylerden babamın tüccar bir arkadaşının kızıydı. Pek anlaşamasak da birbirimize katlanmak zorundaydık. En azından evlenip gidene kadar. On beşime bastığımda yedi üvey kardeşim daha ev ahalisine eklenmişti. Bildim bileli babamla pek konuşmayız. Sabahtan işe gider, akşam yemeğine ancak gelirdi. Tanınan tüccarlardandı. Bu yüzden de bazen günlerce eve gelmediği olurdu. Ülkede baş gösteren kargaşaya karşın köy ahalisi savaşın uzun sürmeyeceğini, yakın bir sürede hükümetin isyanı bastırıp isyancıları cezalandıracaklarını söylüyorlardı. Oysa Halep’ten silah seslerinin yankılandığı haberini alanı çok olmamıştı.

Jehan’a ilk dokunduğumda analığım Halime’nin tandırdan çıkardığı sıcak ekmeklerden birini ona uzatıyordum. Henüz on altı yaşındaydım. O ise benden dört beş yaş kadar büyüktü. Gözlerindeki anlamsız karartının bana bu kadar işleyebileceğini hiç düşünmemiştim. Bir karartının bu kadar şey anlatabileceğini henüz idrak etmemiştim. Parmak uçlarım Jehan’ın bana doğru uzanan avuçlarına değerken kızardığımı hissettim. Bana gülümseyerek bakıyor, ağır hareketlerle geri dönüyordu. O günden tam altmış sekiz gün sonra bir akşamüstü kapımız çalındı. Gelen Jehan’ın babasıydı. Beni istiyormuş. Oğlu Jehan’a. Babam mutfağa geldi ve elini gayriihtiyarî tezgâha dayadı. Tüm ağırlığını sağ ayağına bıraktı. Bir babanın kızına sorarak kendisine talip kişiyle evlenmek isteyip istemediğini sorma geleneği henüz bu topraklara gelmemişti. Ben de babamın bana soracağını tahmin etmemiştim. Kızım şöyle bir durum var, diye anlattı. Bana ne demek düşer ki? Sen nasıl uygun görürsen baba, diyerek onayladığımı belli ederek başımı eğdim. Peki, dedi babam cevabımdan emin bir şekilde içeri girerek. O an içimdeki duyguları dünyadaki hiçbir kâğıda sığdıramazdım. Ellerim titredi, yüzüm kızardı. Nefes nefese bir bardak su içebildim. Zaten analığım da benden kurtulacağı için seviniyor, babama evliliği uygun gördüğünü ve benimde gönlümün olduğunu her seferinde yineliyordu.

Çok geçmeden nişan yüzükleri takıldı. Düğün ise Jehan’ın Halep’e gidip iki ay kadar sürecek inşaat işini bitirmelerinden sonra olacaktı. Ama olmadı. Ne Jehan döndü ne de biz kalabildik.

Çatışmalar çoktan ülkenin dört bir yanına sıçramış, Halep hayalet bir kente dönmüştü.

Babam topraklarımızı bırakarak çevre ülkelere gitme zamanının geldiğini söylediğinde nişanın üzerinden 2 ay geçmişti. Birbirimize sadece sokak aralarında rastlayıp kaçamak bakışlarla görüşebilmenin anıları dışında ikimize dair kalan tek şek birkaç telefondaki düşün pikselli fotoğraflardan ibaretti. O fotoğrafları çıkarma fırsatımız bile olmamıştı.Parmağımdaki yüzükle kalakalmıştım.Babamın Muaz adındaki tüccar arkadaşı Türkiye’ye gittiğini ve benide götürebileceğini söylemişti. Babamların da benle geleceğini düşünmüştüm fakat babam gelmeyecek üvey annem ve çocuklarıyla birlikte başka bir araçla ertesi gün geleceklerdi. Onları sınırda beklememi, Muaz’ın beni kendi evinde misafir edeceğini ve gelince de birlikte sınırı geçebileceğimizi söyledi. Demedim bir şey. Diyemedim. Eğdim başımı.

“Sen nasıl münasip görürsen baba.”

Babam kamyonetin bıraktığı toz bulutunun ardında kaybolurken neye ağlayacağımı bilemeden kamyonetin kasasındaki diğer kadın ve çocukların yanına çöktüm. Hala parmağımda duran yüzüğü yokluyordum. Jehan kim bilir neredeydi. Bir zindanda, toplu bir mezarda veya herhangi bir sokak arasında uzuvları parçalanmış bir şekilde mi çürüyordu? En büyük korkuydu bilinmezlik. Bilinmezliği beklemek. Ne olacağını bilmeden bir başına, kadın ve çocuklarla dolu bir kamyonetin kasasında beklemek.

Kamyonetin kasasında görebildiğim kadarıyla dokuz kadın ve on beş çocuk vardı. Yanı başımda oturmuş, keskin bir şekilde ter kokan kadının kucağındaki bebeğin elbisesinin altı kabarmış ve burunları tırmalayan iğrenç bir koku kamyoneti sarmıştı. Ağlayan çocuklar, kadınların birbirleriyle anlamsız konuşmaları, mide bulandıran kokular… Allah’ım neredeyim ve nereye gidiyorum!

Gözlerimi açtığımda çoktan gece olmuştu. İçerdeki koku ve sıcaklıktan nasıl olduysa içim geçmiş. Küçük bir kız çocuğu dışında herkes uyuyordu. Küçük kızla uzun bir süre konuşmadan bakıştık. Ellerini dizlerinde birleştirmiş somurtkanken bile yanaklarında beliren gamzeleri bu kadar huzursuzluğun içerisinde bende garip bir duygu uyandırdı. Sonra dudaklarım istemsizce gerildi ve tebessüm ettim. Küçük kız sol kaşını kaldırdı ve başını annesi olduğunu tahmin ettiğim bitişiğindeki kadının omzuna koydu. Sonra da kapadı donuk gözlerini. Gamzeleri hala duruyordu.

Kamyonet yavaşladı ve aniden büyük bir gürültüyle sarsılarak durdu. Birkaç kadın gözünü aralayarak çevreyi kolaçan etti. Birkaç çocuk da uykularında sayıkladılar ama uyanmadılar. Önce Muaz’ın sesi sonra da açılıp kapanan kapının sesi duyuldu.Biriyle konuşuyordu ama ne konuştukları anlaşılmıyordu. Ses giderek kamyonetin kasasının kapısına doğru yaklaştı.Muaz ile birlikte ellerinde silahlarıyla, geceyi giymiş gibi siyahlar içinde dört militan belirdi. Gürültülerle birlikte kamyonetteki kadın ve çocuklar bir bir uyanmaya başladılar. Bu sefer ilk ağlayanlar çocuklar değildi.

İte kaka kamyonetten indirilip tek sıra halinde dizdiler bizi. Militanlardan biri kamyonetin kasasını ararken bir diğeri üzerimizi aramaya başladı. Karşı koymaya çalıştık ama iki el silah sesiyle birlikte tüm direncimiz kırıldı.Önümde duran militan önce sakallarını çekiştirerek güldü. Sonra elleriyle her yerimi yoklamaya başladı. Bacak arama doğru elleri kayınca yüzüne okkalı bir tokat attım. Tökezleyerek sendeledi. Hiç kimseden ses çıkmadı. Herkes bu militanların yaptığı vahşetleri, kadınların pazarlarda satılmalarını duyup görüyordu. İnternet sitelerinde dolaşan kafa kesmeler ve bu kafa kesmelerle birlikte bir zafer narası olarak ardından gelen tekbirleri duyuyordu. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Belki de insan olmak bunu gerektiriyordu.

Tekrar karşımda dikilip yanağını ovuşturdu ve kaldırdığı silahın dipçiğini sağ şakağıma mıhladı. Zonklayan beynimle birlikte yere kapaklandım. Birkaç kadın eğilerek yardımıma koştular. Ama silahın kendilerine doğrulduklarını görünce geri çekildiler. Aralarında yaşça büyük olan kadınlardan biri feryat etti.

“Allah’tan da mı korkmuyorsunuz!” sonra bana doğru birkaç adım attı.

Yanaklarımdan süzülen ılık kanı hissederken bir el silah sesi duyuldu. Bana doğru yürüyen kadın alnında açılan küçük yarıktan akan kanla birlikte yere yığıldı. Büyük bir kargaşa yaşandı. Çocuklar bir yana kadınlar bir yana kaçışmaya başladı. Militanlar hızlı davranıp bizleri çembere aldılar. Artık kimseden ses çıkmıyordu. Konuşmasından ve diğerlerine söz geçirmesinden rütbeli olduğu anlaşılan militan,  zorunlu olmadıkça kimseyi öldürmemeleri gerektiğini söyleyerek çabucak etrafı toparlamalarını emretti. Ayağa kalkarken dengemi kaybettim ve yanımdaki kadınlardan birine tutundum. O sırada Muaz ile göz göze gedik. O karanlığa rağmen gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Gereğinden fazla bir korku. Duru ve saf bir korku. Ölümle yaşam arasında bir korku.

Kamyonet ve pikaplara zorla bindirilirken diz çöktürülen Muaz’ın başında, kınından çıkardığı kılıcı havaya kaldıran bir militan bir şeyler mırıldandı. Göğü delecekmiş gibi kaldırılan kılıç indi ve yerde kanlı bir kafa yuvarlandı. O saatten sonra ne kadınlar ne de çocuklardan hiçbiri konuşmadı. Korkuydu insanı terbiye eden. Korkuydu insanı ehlileştiren. Korkuydu insanı insan yapan.

Devamı gelecek...

Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

Ferhat Birlik

Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend