Lal


Gözleri, batmaya yüz tutan güneşin, denizin arkasına sığınmaya başladığı, o hiç ulaşılamayan ufuk çizgisini ulaşılabilir kıldığı yere geldiğinde aldığı renk gibiydi, umut verirdi. Buğday tarlalarından fırlamış tohumların sarılı kahvesindendi omuzlarının üstüne dökülen lepiska saçları. Dupduru bir güzelliği vardı minicik yüzünde. 12 yaşındaydı Ebru. Henüz fiziksel ve psikolojik şekillenmesinin inşaasına koyulacak binlerce tuğlayla, kendine gelmeye çalıştığı bir dönemdeydi, tuğlaların birbirine sağlam yapışması için derz sürmesi gerektiğini bile öğrenememişti. Büyümeye çalışıyordu ondan öcünü almak istercesine öfkeyle davranan hayata rağmen. Bu esnada verdi babası onu 50 yaşındaki İbrahim’e. Ebru hariç herkes çok mutluydu, baba oldukça yüklü miktar para almış, İbrahim ise hayallerinde kurduğu küçücük bir çocuğa sahip olmuştu. O eve gidene kadar tüm hücreleri titredi Ebru’nun, sanki her zerresi acıyordu korkudan, kaçmak istiyor ama aynı anda ölümden de korkuyordu. Ne garipti insanın her şart ve koşulda ölümden korkması. Bir gün gideceğini bile bile, her acıya rağmen hayata sımsıkı tutunmaya devam ediyordu Ebru da herkes gibi. Ama diğerlerinden bir farkı vardı onun, elleri acıyordu tutunmaya çalıştığı boşluktan, sanki kızgın ve en harlı sobanın borusundan tutuyor gibi hissediyordu. Yanan o sobanın odanın en merkezine konuşlandırıldığı salona girdi ağır adımlarla. İbrahim’in salonuydu, henüz kenarlarda sıralanmış kilim desenli sedirlere oturamadan soymaya başlamıştı İbrahim Ebru’yu onun bedenine göre dev elleriyle. Elleri neredeyse Ebru’nun bedeninden büyüktü. Küçücük bedeni buz tutmuştu sanki, hareket edemiyor, içinde attığı çığlıklara rağmen gözyaşları bile dökülemiyordu. Her yanı donmuştu. İbrahim büyük bir şehvetle kendine çevirdi Ebru’yu, öpmeye başladı her yerinden, Ebru hareketsiz öylece duruyordu, ifadesiz suratıyla boş duvara kilitlenmişti sanki. İbrahim bir anda kucağına alıp sedire yatırdı Ebru’yu, sedirin kumaşı Ebru’nun tüm bedenine batıyor, ama kapattığı tüm duyuları hissedemiyordu bile acıyı. Zorla istismar ediliyordu Ebru göz göre göre, gıkı çıkmamıştı, ağzını açmadı, bağırmadı, yalnızca fiziksel değil tüm ruhuyla acı çekiyordu. İbrahim işini bitirdikten sonra çekip gitmişti evden kahveye, Ebru bir süre daha öylece yattı sedirin üzerinde. Hareketsiz, savunmasız, çaresiz, öfkeli. Yaklaşık 2 saat sonra ağır hareketlerle kalktı sedirin üzerinden, çıplak ayaklarına evin pisliği batmasına rağmen hiç sendelemeden banyoya kadar yürüdü. Duşun içine girdi, suyu açtı, buzullardan gelmiş gibi dondurucu akıyordu su, irkilmedi bile Ebru, öylece suyun altında durmaya devam etti, sonra yıkamaya başladı kendini, bedenini yırtarcasına tırnaklıyordu, o esnada çığlıkları yükseldi, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı, bir yandan ağlıyor, bir yandan kendini temizlemeye çalışıyordu. Bir saate yakın kaldı banyonun içinde, bağırmaktan sesi kısılmış, donmuş vücudu titremeye başlamıştı. Banyodan çıkıp her yeri ıslatarak salona doğru yürüyüp, üstünü giyindi, bu esnada geldi eve İbrahim, ayakta duracak hali yoktu, sendeleyerek girdi salona;

“Şşş, gel bakalım yavrum, şöyle otur yamacıma.” dedi ve o anda sedire oturamadan yere yığıldı. Ebru sessizce içeri gitti hiçbir şey söylemeden. O gece hiç uyumadı ve bir daha hiç konuşmadı.

Ebru’nun gözüne uzun zaman uyku girmedi, İbrahim her gün onu istismar etmeye devam etti, bir ay geçmemişti ki hamile kaldı Ebru. Henüz çocukluğunu yaşayamadan kendi çocuğuna annelik yapacaktı, hayatın sırtına her geçen gün fırlattığı bu yüklerle nasıl başa çıkabileceğini bilmiyordu. Bilinmezliklerini de aydınlatamayacaktı, kimseye bir şey söylemedi, hiç konuşmadı, ağzından tek kelime bile çıkmadı. İbrahim kahvede oturdukları sırada Ebru’nun hiç konuşmamasından şikayet ediyordu babasına;

“Hacı, bana kızı alırken dilsiz bu demedin. Bak bu böyle olmaz, düzelir düzelir diyorum konuşmuyor.”

“Olur mu öyle şey İbrahim, dilsiz filan değil, nazlanıyordur o sana. Düzelir.”

“Valla ben bilmem, bu mevzu uzarsa külahları değişiriz. Ha bu arada bu daha 13 yaşında, hastanede doğuramaz, ne yapalım, bir ebe filan ayarlamak lazım karnı burnunda doğurmaya kalkmasın.”

“Sen merak etme halledeceğim ben, gönderirim ebeyi size hastane filan yok ona.” Dedi. İbrahim ikna olmuş, içmeye devam ediyordu yine her akşamki gibi.

O akşam sabahtan beri ara sıra giren krampları artmıştı Ebru’nun, dememişti yine kimseye bir şey, sesi kesilmiş, öylece çökmüş sobanın yanında oturuyordu. Birden öyle bir sancı girmişti ki aylardır nefes alışverişinden başka ses duyulmayan boğazından iniltiler gelmeye başlamıştı. Zoraki kalktı çöktüğü yerden, dikelemiyor, notre damenin o koca kamburunu sırtına yerleştirmiş gibi yürümeye çalışıyordu. Dişlerini sıkmış, kendini kasmış, acılar içinde yan komşusuna ulaşmayı başarmıştı. Zili çaldı, kapıyı Aysel açtı, o saniye yığıldı yere Ebru, acıdan bayılmıştı.

Aysel çığlık çığlığa kocasına seslendi;

“Halil, koş, kız ölüyor, yetiş.”

“Dur hanım, geldim, hadi çabuk hastaneye götürelim.” Dedi ve kucakladı Ebru’yu, külüstürlerine bindirip, hızla götürdüler, Ebru’nun yüzü boyunca akıyordu terler. Acilden girdiler hastaneye, çok geçmeden operasyona alındı. Ebru henüz doğumdan çıkmadan hastane polisleri de Aysel ve Halil’den aldıkları bilgilerle, sarhoşluktan ayakta duramayan İbrahim’i gözaltına aldılar.

Henüz 13 yaşında anne olmuş, zorla imam nikâhı ile evlendirildiği kocası da cinsel istismar suçundan tutuklanmış, babası ise çoktan yok olup gitmişti ortalıktan. Hastanede kucağına bebeğini verdiklerinde ne hissedeceğini bile bilemeyecek kadar çocuktu Ebru, öylece kalmıştı ortada, kimsesi yoktu. Aysel ve Halil yardım ettiler Ebru’ya, küçük kızının adını da Aysel koymuştu büyük bir olgunlukla. Çocuk esirgeme kurumu tarafından alındı çocuk kısa zamanda. Ebru da ölen annesinden kalan tek hatırası teyzesinin yanına İstanbul’a gitti. Hasret gidereceğini, huzurla yastığa başını koyacağını zannettiği teyzesinin yanına gittiğinde, onun da çoktan batağa saplanmış, parasız pulsuz ölüme direndiğini gördü, hiç konuşmamaya devam ediyordu. Söyleyecek söz de yoktu ya.

Teyzesini ararken tanışmıştı Ferhat’la, teyzesinin deposunda kaldığı apartmanın girişinde karşılaşmışlardı, o da aynı apartmanda oturuyordu. Karşılaştıklarında Ebru Ferhat’ı durdurup teyzesinin eski bir fotoğrafını göstermişti;

“Aaa biliyorum bu kadın apartmanın deposunda kalır, sen ona mı geldin?” dedi. Ebru yalnızca başını salladı üzülerek;

“Niye konuşmuyorsun hiç?” dediğinde de cevap alamadı Ferhat, Ebru yaşadığı travmaların etkisiyle susmuştu, zaten hayatta hiçbir şey söylemeye dili de varmıyordu artık.

“Peki, dur bakalım, istersen gel bize, bu kadın geceleri gelir, bekle burada, geldiğinde inersin yanına.” Dedi, iyi birine benziyordu Ebru’ya göre, şeker uzattıklarında kanmayacak yaşını yaşayamamıştı ama hala çocukluğu içinde bir yerlerde yaşamaya devam ediyordu. Kabul etti başını sallayarak. Eve gittiler, Ferhat Ebru’ya hiçbir şey yapmamıştı, aksine ona usulca ve sakince yaklaşmış, yemek vermiş ve cevap alamasa da onunla konuşmuştu;

“Sen anlatmıyorsun, ben anlatayım bari, İstanbul’a yeni geldim ben de Tekirdağ’dan. Okuyorum burada, gitar çalıp şarkı söylüyorum, para kazanmak lazım bu şehirde yaşayabilmek için. Tabi yaşamak denirse. Öyle kalabalık ki burası, sanki herkes buraya gelmiş koşuyor gibi. Zaman daha hızlı akıp gidiyor gibi, geleli 3 ay oldu ama ne ara oldu hatırlamıyorum. İnsan unutuyor her şeyi burada. Gerçi bizim memlekette unutmak salgın gibi. Aslında çok güzel şehir bakma, şöyle denizin kenarında oturup bir bakınca sanatçı olası geliyor insanın. Boşuna yazılmamış o kadar şiir, kitap, şarkı buraya. Haklılar bir bakıma. Bilir misin hiç İstanbul şarkısı sen?” dedi, sessizlik oldu yine, dudağının kenarına bir gülümseme yerleşti Ebru’nun, konuşmuyor ama her şeyi anlatıyordu sanki;

“Özür dilerim, ben de soru soruyorum. Tamam susuyorum. Sen rahatına bak. Benim programım var, akşamları çıkıyorum şu aşağıdaki kafede, gitmem gerek. Senin aşağıdaki gece gelir, burada takıl. Sonra gidersin. Telefonumu yazıyorum buraya, bir şey olursa ev telefonu var, arayabilirsin. Bu arada mutfakta bir şeyler var yemek istersen. Görüşürüz.” Dedi ve çıktı evden. Ebru uzun zamandan sonra ona bu kadar naif davranan biriyle karşılaşmanın garip bir huzurunu yaşıyordu içinde. Ağır adımlarla evi gezmeye başladı, salonun başköşesinde duran fotoğrafa baktı, ne mutlu bir aile diye geçirdi içinden. Onun hiç olamamıştı. İçi ürperdi birden, yorgunluğunu hissetmeye başladı, kanepenin ucuna çekindiği her halinden belli olacak şekilde kıvrıldı, uyuyakaldı.

Ferhat eve geldiğinde onu öylece uyurken buldu;

“Ne yaşadın be kızım sen? Ne geldi başına da sustun böyle? Ne yaptılar kim bilir sana?” dedi sessizce kendi kendine. Hiç dokunmadı rahatsız olmaması için. Tam içeri gidip yatacaktı ki Ebru eline uzandı Ferhat’ın, birden neye uğradığını şaşırdı Ferhat, hafif ayaklanıp koltuğu gösterdi oturması için;

“Uyandın mı?” dedi, Ebru kafasını sallayıp yanına oturması için yeniden işaret etti koltuğu. Ferhat oturdu yavaşça. Bir şey söylemeden öylece oturdu yanına Ebru’nun. Hiç konuşmadan ne çok şey anlatabiliyordu insan, sessizliklerinde sohbet vardı adeta. Ferhat sanki Ebru’nun yaşadıklarını biliyor gibi hiç dokunmadan oturdu yanında. Bir süre sonra Ebru Ferhat’ın dizine başını koydu, gözlerini kapattı. Uzun zaman sonra yalnızlığını paylaştığı bir kişi olmuştu, hiç endişe duymadan, korkmadan birinin yanında nefes alıp verebiliyor olmaya her şeyden çok ihtiyaç duymuştu Ebru. Kendini ilk kez bu kadar huzurlu ve güvende hissediyordu. Ferhat onun sessizliğinden her şeyi anlıyor ve Ebru’ya dokunmadan öylece duruyordu, yalnızca başını koltuğun arkasına yasladı, sabaha kadar hareketsiz uyudular birlikte. Sabah Ferhat gözlerini açtığında her yerinin tutulmuş olduğunu fark etti;

“Ah, her yerim tutulmuş.” Diye hayıflanıyordu ki Ebru’nun ona elinde bir tepsiyle kahvaltı hazırlayıp geldiğini gördü, gözleri açıldı;

“İnanmıyorum, neden zahmet ettin? Çok teşekkür ederim, iyi uyuyabildin mi bari?” diye sordu, Ebru gülümseyerek kafasıyla onayladı. Öyle bir gülümsemişti ki sanki söylemişti huzurla uyuduğunu;

“Sevindim. Ellerine sağlık, teşekkür ederim. Bu arada henüz çıkmamış olabilir kadın, istersen bir ara inip bak, sakın yanlış anlama, git demiyorum. Hatta gitme demek isterdim. Yani o depoda kalmasan keşke, bu ev büyük, ikimize de yeter, sen arada uğrarsın ona, neyin olduğunu da bilmiyorum ama görebilirsin istediğin kadar, sadece orada kalma. Bana da bu yalnız şehirde bir nefes olursun.” Dedi. Ebru gülümsedi, Ferhat’ın yanına oturdu, ellerini tuttu, kalbinin üstüne götürdü ve gözlerini kapattı, tekrar gülümsedi, bu onun sessiz minnetiydi.

Ebru birkaç kez indi depoya ama hiçbirinde bulamadı teyzesini, yok olup gitmişti sanki, Ferhat da farkındaydı durumun ama dillendirmiyordu, hiç üstüne gitmedi Ebru’nun. Hep kendi hayatını, gününün nasıl geçtiğini anlatıp durdu, Ebru’ya Aysel ve Halil para gönderiyorlardı, onu da alıp Ferhat’a vermeye çalışıyordu her seferinde ama Ferhat kabul etmiyordu. Ebru da çözümü eve sürekli alışveriş yapmakta bulmuştu. Her geçen gün daha da ısındılar birbirlerine, birliktelerdi artık. Ebru hala konuşmuyor ama arada yazıyordu Ferhat’a;

“Adım Ebru, yaşadıklarımdan sonra sustum, şimdi de sessizliğimden beni anlayan biriyleyim. İyi ki varsın.”

“Uzun zamandır ilk kez bu kadar iyiyim, şu kısacık hayatıma sığan kötülüklerin hepsi yok oldu gitti sanki.”

“Hayat hediye gönderdi bunca yaşadığımdan sonra seni bana, iyi ki gönderdi, sen olmasan nasıl devam ederdim bilmiyorum, iyi ki varsın.”

“Seni seviyorum.”

Durmadan yazdı Ferhat’a, o her şeyi anlasa bile yazdı. Bebeğini de biliyordu artık Ferhat, hayatları düzene girip yıllar geçtiğinde evlenmişlerdi. Aysel 5 yaşına gelmişti, hiç kimse almamıştı yurttan onu, başvurdular birlikte, kısa zamanda kavuştular ona. Ferhat anlattı Aysel’e her şeyi, sakince, severek anlattı, Ebru da başını okşadı kızının, durmadan sarıldı. Ebru hiç öfke duymamıştı Aysel’e, onu küçücük aklıyla bile suçlamamıştı, hep sevdi. Ebru ve Ferhat’ın bir kızı daha oldu, ismini Duru koydular. Resmen bir aile olmuşlardı artık. Ferhat hala barlarda sahne alıyordu, artık daha çok para kazanıyordu. Bir gece her zamanki saatini geçirmiş hala gelememişti eve, Ebru endişelenmeye başlamış, Aysel ve Duru uyumuş, Ebru ise onu bekliyordu çaresizlik içinde, bir telefon geldi sabaha karşı;

“Merhabalar, Ferhat Yazıcı’nın eşi ile mi görüşüyorum.” Dedi bir ses, Ebru cevap vermeye çalışıyor ama sesi çıkmıyordu;

“Ferhat Bey gece barda çıkan bir çatışmada hayatını kaybetti.” Diye devam etti sözlerine. Telefondaki ses konuşmaya devam ediyor ama Ebru hiçbir şey duyamıyordu artık, her şey bir uğultuya dönüşmüştü sanki, etraf buğulanmıştı, o an da avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı Ebru, yıllar sonra sustuğu gün ki gibi çığlıklar atıyordu.

İşte böyle başladı bedenini satmaya…

Eğer hayat seni bedenini satmaya ikna etmişse, o yıllar önce avucunun içinde hayata tutunurken başlayan yangın hala dinmediyse, sen hala tutuyorsan o sobanın harlı borusundan, bırakma bir daha. Yangının geçmeyecek belki ama başka avuçlar için umut olacaksın.

Ebru, geceleri uyuttuğu Aysel ve Duru’yu, bedenini satarak kazandığı parayla yaşattı.

Onların elleri hiç yanmadı.

5.5 Kitabı Yazarı Gökçe ATABEK’ten


Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

4 shares
Gökçe Atabek

Av. Gökçe Atabek sır saklama yükümlülüğüne sadık kalarak 5 gerçek hayat hikayesinden ilham aldığı 5.5 isimli romanın yazarı. Gökçe, “Yazmak benim için bir tutku, üretmekse toplumda farkındalık yaratmak için küçük bir kıvılcım.” diyor. Ona göre tek bir kişi bile dünyayı değiştirebilir.

1 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend