Mor Laleler


Hilmi Bey, orta direk hayatı sürdüren, doğup büyüdüğü şehrin nezih semtlerinden birinde, yeşil oyma taşlarla kaplı bir aile apartmanında yaşıyordu. Şehrin gürültüsünden rahatsız olsa da gidebileceği kordon boyundaki deniz kenarında kurulu banklardan başka pek bir seçeneği yoktu. Buradaki kuru gürültü ona nispeten daha dayanılabilir geliyordu. Deniz fenerini karşısına alan, ceviz ağacından yapılma, üzerinde yüzlerce isimle birlikte her duygudan cümleleri barındıran bankta oturup yoğun yosun kokusunu içine çekerek simit ve çay eşliğinde denizin dingin mavi örtüsündeki dalgalanmaları izlemeyi seviyordu.

Her zamanki bankta oturmuş fakat bugün bir şeyler yiyip içmiyordu. Bir ara simitçi, müdavimi olan Hilmi Bey’e taze simit ve çay ikram ettiyse de kibarca geri çevirdi. Elinde dünün tarihinin yazılı olduğu gazeteyi okumaya çalışıyordu. Evden çıkarken sofadaki kitaplıkta henüz okumadığı gazeteyi alıp çıkmıştı. Fakat kendinde okuyacak gücü bir türlü bulamıyordu. Bir süredir okuduğu makaleden bir şey anlamadığını fark edince gözlüğü çıkartıp ceketinin iç cebinden koydu. İç çekerek gazeteyi ikiye katlayıp belediye logolu mavi çöp kutusuna attı. Ağır adımlarla ilerlerken kâh çimenlerde debelenen çocukları kâh kayalıklarda oturmuş biralarını tokuşturan gençleri kâh da kabarmaya başlayan denizi izliyordu.

Feride Hanım’ı düşünüyordu. Onunla böyle kalabalık bir deniz kenarında yahut birbirilerini fark ettirmeden gözlerini kaçırma telaşındayken arada bir göz göze geldikleri bir ara sokakta da tanışmadı. Ailelerin münasip gördüğü evliliğe onlar da birbirlerini görmeden razı olmuşlardı. Muhakkak ki birbirlerini görünceye dek içlerinde korku ve heyecan duyguları diri kalacaktı. Nihayet isteme merasiminin olduğu gün evleneceği kadını gördü. O güne kadar aklında bin bir çeşit güzel ve çirkin yüzler belirmişti. Fakat karşısında gördüğü kadın hiçbirine eşdeğer değildi. Ne gözlerinizi kaçırmak zorunda kalacağınız kadar güzellikten yoksun ne de gözlerinizi alamayacağınız kadar güzeldi. Fakat bir doğa yansıması olan sürmeli gözleri ona karşısına çıkan her erkeği hatta kadını etkileyebilecek efsunlu bakışlar bahşetmişti. Hilmi Bey belki de kahveler servis edildiği sırada o kısa, kaçamak bakışın tesirinden çıkamamıştı yıllardır. Sevgi belki de o an filizlenen tebessümün hayat suyuydu.

Evlendikten kısa bir süre sonra ilk çocukları Bekir dünyaya geldi. Sonraki seneler de doğan biri kız dört çocuğun da akıbeti ani ve anlaşılmayan ölümlerle sonuçlandı. Aile dostu bir doktorun tavsiyesiyle kapsamlı bir sağlık kontrolünden geçtikten sonra çocuk yapmalarının oldukça risk taşıdığı, engelli veyahut ölü bebek doğumuyla birlikte annenin de risk altında olduğunu öğrenmeleriyle tüm ilgilerini Bekir’e yönlendirmişlerdi. Bekir tek çocuk olmanın avantaj ve dezavantajları arasında bocalarken zaman su gibi akıyordu. Lisedeki başarısından sonra yüksek öğrenimi için yurt dışına yerleşti ve sonraki hayatını da orada sürdürdü. Mutlaka her bayram ailesini ziyaret etse de Feride Hanım’ın ölümünden sonra bu ziyaretler seyrelmeye başladı. Bir süre sonra hiç uğramaz hatta telefon dahi etmez olmuştu.

Hilmi Bey kendini vitrininde rengarenk güllerin, taze karanfillerin, diri ve canlı sümbüllerin, kokusu sokağa taşan lavantaların, saksılarda güneşi kucaklayan fesleğenlerin bulunduğu çiçekçide buldu. Kapıda kendisini gülümseyerek karşılayan kumral, küt saçlı kadını fark etmedi bile.

“Beyefendi nasıl yardımcı olabilirim?”

Cevap yoktu. Kadın bu sefer endişesini sezdiren bir ses tonuyla sorusunu yineledi.

Hilmi Bey mahcup bir edayla kadına dönerek “Mor… Mor lalelerden bir demet lütfen.” dedi. Kadın güler yüzünü kapı eşiğinde bırakarak bir demet mor laleyi hazırlamak için içeri yöneldi. Biraz sonra döndüğünde özenle hazırladığı demeti uzattığı Hilmi Bey’in ceplerini yokladığını fark etti.

“Hay Allah! Galiba cüzdanımı yanıma almayı unutmuşum. Şey… Kusura bakmayın.”

Kadın, Hilmi Bey’in sesinde ve yüzündeki çaresizliği görünce eli boş yollamaya gönlü el vermedi. Uzattığı demeti geri çekerek vitrinden indirip atacağı, günlerdir alıcısı çıkmayan bir deste nergisi uzattı. Beyaz yapraklarını ve güzel kokusunu sarı bir hastalığa kaptırmış olan desteyi isteksiz bir teşekkürle kabul etti.

Mezarlıkta her şey hâlâ yerli yerindeydi. Bu yüzden Feride Hanım’ı bulmakta zorlanmadı. Bıraktığı yerdeydi. Önceki ziyaretinin aksine birkaç haftadır sadece ayaküstü bir süre dikilip geri gidiyordu. Oysaki mezar taşını temizler, yeşeren yabani otları bir bir ayıklar ve oturup uzun uzun konuşurdu. Bu şehir, bu evler, bu insan kalabalığı bir kafesten farksızdı. Gönül yorgunluğunu bu mezar başında kanatlandırıyordu.

Mezar taşındaki oyma isim ve tarihlerde gezdirdi parmaklarını. Elindeki nergis destesine baktı. Yüzü ekşidi. Desteyi birkaç adım ötede açılmış mezara fırlatıp ardına bakmadan gitti.

İlanlarla dolu apartmanın giriş kapısını açıp demir korkuluğa tutunarak merdivenlerden birinci kata çıktı. 3 numaralı çelik kapının önünde durdu. Sol cebinden çıkarttığı anahtarı kapı kilidine yerleştirip döndürmeye çalıştıysa da kapı açılmadı. Sıkışmış olabileceğini düşünerek anahtarı çıkartıp çekme koluna asılarak ileri geri çekiştirmeye başladı. Anahtarı yeniden kilide götürüyordu ki otuzlarında buğday tenli bir genç kapıyı araladı.

Hilmi Bey’in şaşkın ve endişeli haline genç adam gülümseyerek karşılık verdi.

“İyi günler Hilmi Bey. Galiba yine kapıları karıştırdınız. İsterseniz size kapıya kadar eşlik edeyim?”

Hilmi Bey kapı numarasına baktı. Bir adım geri çekildi. İşaret parmağıyla şakağını ovdu.

“Yok evladım sağ ol. İhtiyarladık iyice. Bir de onca yolu yürüyünce yorulup kapıları karıştırdım. Kusura bakma.”

“Estağfurullah ne kusuru.”

Bugün kaçıncı kusuruydu diye düşündü.

Gülümsemeyi sürdüren genç, Hilmi Bey 4 numaralı kapıdan içeriye girinceye kadar gözlerini ondan ayırmadı. Çelik kapıyı birkaç denemeden sonra açıp içeri girince, genç adam kapıyı kapatmadan “Bu herif de iyice bunadı ha!” demeyi de ihmal etmedi.

Hilmi Bey ceketini sofadaki aynalı vestiyerin askılığına asarken üç günlük beyaz sakallarına bakarak yüzünü ovdu. Avuç içine batan sakalları yüzünü tahriş ediyordu. Salona geçip televizyonu açarak karşısındaki tekli koltuğa yayıldı. Tanımadığı birkaç gazetecinin gündemi değerlendirmeleri ilgisini çekmedi. Spor kanalına geçerek birkaç maç özeti izledi. Tuttuğu takımın milyon dolarlık yabancı golcüsü penaltı kaçırınca okkalı birkaç küfür etti. Canı sıkıldı. Televizyonu kendi halinde bırakarak balkona çıktı. Canı istememesine rağmen tütün tabakasını çıkartıp bir tütün sardı. Sararmış işaret parmağıyla orta parmağı arasına alarak yaktı. Tütün tabakasını, balkon kapısına bir adım ötedeki yemek masasının üzerine fırlattı. Tabaka, ekmek dolu poşetin altında durdu.

Kitapları kaldırımlardaki kasalardan taşan sahafın önündeki taburelerde oturan esnaflar tavla oynuyorlardı. Sokağa ağır yağ ve baharat kokusu sinmişti. İki kedi bu kokunun kaynağı olan lokantanın bahçesinde kurulu masalarda yemek yiyen müşterilerden yemek dileniyorlardı. Kâğıt toplayan iki çocuk çöp konteynerinin başında tartışıyordu. Büyük olanı, benim çöplüğümde ötemezsin, nidasıyla ötekiyi alt ediyordu. İzmaritlerini işaret parmağı ile başparmağı arasına alıp kâğıt toplayan çocukların olduğu tarafa doğru fırlatarak içeri geçti.

Odasında bir süre etrafa bakındı. Sonra uzun zamandır yapmadığı bir şey yaptı. Kâğıt ve kalem çıkartarak mutfaktaki yemek masasına geçip yazmaya başladı.

Sevgili Feride,

Kaçıncı yaşımı geride bıraktığımı ve kaçıncı yaşıma gireceğimin bir öneminin olmadığını, bunların basit bir kâğıt kalem hesabından ibaret olduğunu çok sonradan anladım. Zaman, saman aleviden pek de farklı değil. Külü dahi kalmıyor. Ama özledim Feride. Evdeki varlığını, şehrin sokaklarını beraber keşfetme heycanını, yaşama dair iyimserliğini, her daim soğuk ama yüreğime gülümseyişin sıcaklığını serpiştiren ellerini, şaşkınlığında titreyen kuru dudaklarının soluk rengini… Özledim.

Bekir’i de görmeyeli kaç sene oldu, bilmiyorum. Zaten senden sonra pek uğramadı. Bir gün, yanında elini tuttuğu, beş yaşında ecnebi dilinde konuşan bir kız çocuğuyla çıkageldi. Torunumuzmuş. Sarılmak istemediği için hiçbir şey konuşmadan bakıştık. Görmeliydin Feride. Hepimizden bir parçaydı sanki. Gözlerinde seni gördüm. Ama o günden sonra bir daha göremedim onları. Telefonları bile kesildi. Tanıdık bir ses duymayalı çok oldu.

Hastalığım ilerliyor. Önünü almak çok zormuş. Öyle dedi doktor. Bugün sana gelirken hangi çiçeği sevdiğini dahi bir an anımsayamadım. Sonra düşündüm, ya seni de unutursam Feride? Ya bunca yaşanmışlığın filmini izlerken o buruk tebessümden de mahrum kalırsam? Hiçbir şeyin bilincinde olmadan, hiç yaşamamış gibi yaşamaya çalışmanın gerçekliği beni korkutuyor. Korkuyorum Feride. Bu garip, yabancı eşyalarla dolu evde bir başıma ölümü düşleyip beklemekten korkuyorum. Yeni hayatın başlangıcında seni göreceğim umudunu düşleyememekten korkuyorum. Bunlar olmadan nasıl yaşar bir insan? Bunlar olmadan yaşayabilir mi bir insan?

Bu mektubu okuyacak birilerinin olmayacağı gerçeği içimi burkuyor. Teselliyi yine sende arıyorum.

Kendime dahi yabancı olacağım bir hayata devam edemem. Unutamam Feride! Unutamam, ne olur anla beni.

Aklımdaki isimler, gezdiğimiz şehirlerin büyülü manzaraları, tanıdığım yüzler, okuduğum kitaplar, ezberimdeki şiirler, anılarım, ilk yaşanmışlıklarım… Bana dair her şeyin son bulacağı bir hayattaki dayanağım ne olacak peki? Ya duygularım, hislerim, düşüncelerim…

Mor lalelerde seni göremeyecek oluşumun ağırlığını düşünebiliyor musun? Peki boşluğa kayarken gözlerim, aklımda canlanabilecek tek bir anım kalacak mı?

Unutamam Feride! Unutamam.

Özür dilerim.

Hilmi Bey mektubu birkaç kez okuyup öylece masada bırakarak odasına geçti. Odadaki sedef kakmalı sandığın içinden şimdiye kadar hiç kullanmadığı tabancasını çıkartıp emniyet kilidini açarak sağ şakağına dayadı. Nefesi daraldı, elleri titredi. Bir an terddüt etse de tetiği çekti.

Bir el silah sesi balkonun açık kapısından sokağa yayıldı. Sokağa derin bir sessizlik hakim oldu. Bir an sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştılar. Sonra herkes kendi işine döndü. Hilmi Bey’den geriye ise kimselerin okumayacağı bir mektup kaldı.

Ferhat BİRLİK


Like it? Share with your friends!

Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir