Fabrika Ayarları


Yaşamak demek moralli olmak demektir. Moraliniz yerindeyse eğer yaşadığınızın farkına varırsınız. Ama moraliniz yerle bir olmuşsa, en meşhur vinç firmalarının aletlerini getirseler yerden kaldıramazlar sizi. Asfalt makinası ezicisi öyle bir sıkıştırmıştır ki sizi kendi beyin değirmeninize, öğütür durursunuz mutsuzluklarınızı, kısır döngülerinizi, çaresizliklerinizi.

Öyle hepten bom boş değildir o değirmen taşları, arada sırada gözyaşlarınızla ıslanırlar. İçinize akıttığınız gözyaşlarınızla. Kendinizden bile saklamaya çalıştığınız pişmanlıklarınız, vicdanınızın sesi resmi gazetesi ile.

Oysa o kadar zor muydu bir gülümsemek? Bir gülümseme ile mutlu olabilmek? Evinizden çıkıp komşunuzla, eşiniz dostunuzla karşılaştığınızda, güzel, içten,  sevgi dolu bir selam vermek? O kadar esirgeyicisiniz ki.

Sen var ya sen. Özellikle sen çok esirgedin kendini kendinden…

İnsan genetiği ve yaratılışı itibari ile taşıyıcı, istifleyici, cimri, bencil ve yardım sevmezdir herhalde. Baksanıza şöyle, kısa gözlem ödevlendirmelerimizde ancak bunu görebiliyor beyin kovancıklarımız.

Bal arıları gibi o alış veriş merkezinden bu alış veriş merkezine koşuşturuyoruz ve tek görebildiğimiz silindirin ezdiği, paranın esir aldığı organlar. Eller, ayaklar, vücutlar, katrilyonlar değerindeki robotik yapımız ne ucuza gidiyor değil mi?

Kolayına harcıyoruz bu güzelim hayatı. Farkına varmak için anlık duruşlarımızda, kendimizi dinleme ve görme çalışmalarını çabalamamızda ancak zihnimizde kayboluveriyoruz.

Ne diyordum ben, der gibi, ne düşünüyordum ben, ne hissediyordum? Neleri bilinçlendirmeye çalışıyorduk paratonersiz beyin yuvacıklarımızda?

Alıcılarınızın ayarları ile oynamaya çalışın, fabrika ayarlarına geri dönün. O kadar girmişiz, saplanmışız, kelepçelenivermişiz ki hayatın tam da orta yerindeki çamurlara.

Kırk fırın ekmek bir yana, kırk bir kere maşallah dedirtecek ömürleri kolayca harcayabilen, sanki sanal dünyada oyun oynayan, bilinç uçuğu katrilyoner robotikler olmuşuz.

Sen değerini bilmezsen eğer, sana öyle güzel değer ve roller verilir ki. Fabrika ayarlarına geri dönmedikçe zor be kardeşim. Ya da format mı attırsak ne?

Anamızın karnına dönecek değiliz. Format attırmak için kafamıza bir saksının düşmesini sağlamak da o çok narin ve naif ruhumuza ters. Bizi bozar yani. Alışmışız gidiyoruz nasılsa, bahtımızın rüzgârına mı desem, cehennemin dibini bu dünyada yaşamaya mı desem, ne desem? Falımız fallanmış, fincanımız kırılmış, bozulmuşuz yani. Bip bip bip diye ortalıklarda gezmeye az kaldı. Gülesim geldi şimdi…

O kadar çalışkanız ki, hiçbir şey yapamamanın verdiği yorgunluk, beynimizdeki değirmen taşlarının boş boş dönmesi, öğütüle öğütüle geriye bir şey kalmayan, parçalanan, yok edilen beyinlerimiz. Biz, siz, bedenlerimiz, vatan, millet, Sakarya. Kim bilir kimler yıkanacak sularında? Almanlar mı, Amerikalılar mı, yoksa Çinliler mi? İsrailliler suyun başını tutmuşlardır şimdiden. Akıllılar ya! Suyun başı, her şeyin başı, hatta bizim başımız bile onlara aittir. Ne isterlerse o.

Bıktık usandık kitap okumaya çalışmaktan, bıktık usandık kendimizi geliştirmeye çalışmaktan, ne beyin kaslarımız kaldı, ne de vücut kaslarımız, zayıfladıkça obezleştik.

Yedik içtik, afiyet olsun, geriye bir şey kalmadı. Her şeylerimiz elin elinden gelir oldu. Kendi kendimizi besleyebilen bir milletten, kendi kendimizi bilgilendiremeyen, eğitemeyen bir millete dönüşmek.

Önceden bilgiye ve eğitime aç aç dolanırdık, şimdilerde boğaz tokluğuna dolanmamızın yanına bir de tek parmak şıklatmalarında milletçe aç mı bırakılacağız ne? Tarımdan, hayvancılıktan anlayan eski nesilleri de yok ettik, yeni nesiller köylerden uzakta, şehir hapishanelerinde asgari geçim derdinde istirahatte.

Boğazlarını doyurma derdiyle meşgul olan milletler, eğitim ve bilgiye aç olduklarını ancak ekecek toprakları kalmadığında anlarlar.

Kıyamet senaryoları filmleri çekmek ile akıl büzüşmeleri yaratabilirsiniz. Aç bırakılan beyinleri kolayca köleleştirebilirsiniz, ama mideler de aç bırakıldığında işler kölelikten öteye gider değil mi?

Ne gereği var işleri zorlaştırmaya? Sadece aç kalırsınız korkutması ile önce mideleri düşündürtmeli, mide ile beyin arasındaki kan damarları sirkülasyonunu mümkün olduğunca azaltmalısınız.

Hele hele damarlarındaki asil kanda mevcut olan kudretin ortaya çıkabilme ihtimalini, yarım metrelik bir kâğıt ve bir evet veya tercih mührü damgasıyla, alıverdiniz mi şeffaf sandıkları sandıkların içine. Değmeyin keyfinize…

Kendim ettim kendim buldum misali söyleşir dururlar artık. Bu diyarlarda sizin şarkılarınızdan başkası çalınamaz. İyiden iyiye yozlaştırırsınız, uzaklaştırırsınız onları öz türkülerinden, Türklüklerinden.

Biz burada sanal kısır döngü yaratmaya çalışalım, milleti depresyonlara sokmaya, aklını bulandırmaya çalışalım, millet beri taraftan güzel güzel öğütler versin, haber programları, düşünce programları yapsın.

Bak yavrum sen bu iki üç adamcağızı dinle, gündemden de geri kalma, ağzın iki laf yapmayı öğrensin, sosyal medyada iki üç söz eder, beğen beğenme yaparsın. Kendini hangi tatmin duvarlarında tırmalatırsın orasını bilemem ama. Mutlu ol, sen akıllısın, çok akıllısın hem de…

Sen var ya sen, bu akılsızların arasında ne işin var? Hadi yavrum senin yerin özel, gir şu koltuğun içine, al eline kumandanı, vur beline hayatın. Ama unutturmayacağız sana, neyi mi? Hala sorabiliyor musun? Nesin sen? Dahi mi?

Bir avuç gülümsemeyi esirgedik birbirimizden, avuç açanlardan olduk.

Korkaklık ve çaresizlik tembellik ile mayalanınca güzel oluyormuş. Yeme de yanında yat. Güvensizlik ve ağır kompleks sahibi olunca işler okuduğunuz gibi yürüyor demek ki, mi diyorsunuz şimdi? Ne kadar üzüldüm bir bilsen, çok kötüsün ama. Neden böyle dedin şimdi?

Kurtarıcısını beklemeye alıştırılmış milletler kurt gibi güçlü olacakları, arı gibi çalışacakları yerde cıs cıs ile korkutulmuşlardır. Kurt arı cıs ı. Oğlum sakın ona dokunma cıs. Kızım o konuda yazı yazma sakın cıs. Bak bana bu konuştuklarını sakın başka yerde söyleme, anarşist ilan ederler seni cıs cıs.

İmdat kurtarın beni şu beyin öğütücümün ağır taşlarından, döndükçe dönüyorlar. Dünya dönüyor, ben ne dersem diyeyim.

Bak güzel kardeşim, ben öyle melankolik takılamayacağım. Şimdi senin bu yazdıkların var ya, tek çaresi bir kurtarıcı. Sen demin yanlış yorumladın. Kurt ve arı değil, kurt bir arıcı lazım bize. Arıcı mı? Hani şu Arı Vız Vız Vız daki gibi mi?

Kurt demek işin erbabı demek oluyor öyle mi? Birisi su döksün taşlar çok kızdı yine, parçalanmamız an meselesi. Ne bu böyle her kafadan iki ayrı taş değirmeni öğütücüsü sesi, programları da yanlış galiba. Yanmış mı deseydik yoksa?

Sayın abonemiz lütfen fabrika ayarlarınıza geri dönünüz anonsunu ne zaman duyabileceğiz? Bu gürültü patırtı içinde kulaklarımız duyup, gözlerimiz göremez hale geldiği bu kurdun sevdiği puslu ortamda. Aman yarabbi şu karşı yamaçtan koşa koşa gelen ne? Renginden de bir şey anlaşılmıyor. Siyah mı desem, beyaz mı desem? Şu fincanı yıkamadan avucumuzun içinde tuttuğumuz geleceğimiz içinde görebildiğimizin boz bir kurt olduğunu ancak ellerimiz kollarımız kesildikten sonra anlarız değil mi? Şu fincanı kıracağım ama ha, iyice karıştırdın şimdi fallanmış halimizi.

Gülümseme ile içilen bir yudum kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Zorla pişirilen, istemeye istemeye ikram edilen kahvelerin fallarına bakmayız biz.

Fabrika ayarlarımızda öyle bir program yok. Özümüzde, kültürümüzde kahve falına bakmak da yok. Yüz yıldır birazcık sarhoşlaştırılmış olabiliriz, bilinçsizce, sersemce düşmüş olabiliriz bu kendini dev zannedenlerin sahnesine.

Yazılan senaryo tehlikeli boyutlarda, göremeyebiliriz, hissedemeyebiliriz, anlayamayabiliriz belki ama bizim fabrika ayarlarımız kuvvetlidir. Bizim Anadolu’muz kuvvetlidir. Anamızın sütü helaldir bize. Ana baba duası almış olan hiçbir milletin sırtı yere gelmemiştir, bizim mi gelecek?

Özümüze dönmek, çalışkan olmak, paylaşan olmak, ana baba gibi yaşayabilmek bilmediğimiz şeyler değil.

Damarlarımızdaki asil kan ise hangi kimyasal madde olursa olsun asla bozulmayacaktır. Kanımız bozuk olamaz, çünkü sütümüz sağlam, mayamız sağlam temeller üstünde atılmış. Anadolu insanının üstün özellikleri hem bu yüzyılın hem geleceğin yıpranmışlığıyla sağlamlaşacaktır. Bakmayın onların öyle söylediklerine. Yüzlercesi gelip geçmiş diyorlar, tarih sahnesinden sildik diyorlar, sizi de sileceğiz diyorlar.

Bilmiyorlar, bilemiyorlar. Neyi mi? Bizim Anadolu olduğumuzu, tek tek her birimizin istenildiğinde ne kadar büyük bir kurt arıcı olabileceğimizi.

Güzel günler çok yakın, işin sırrı gülümsemede.

Anadolu Olabilmede…


Like it? Share with your friends!

1 share
Ahmet Gencal
İngilizce öğretmeni. Psikolojik denemeler ve öyküler ustası. Zamanla tıpkı bir çaykara gibi arıtılıp gün yüzüne çıkan damıtılmış yaşanmışlıklarını eserlerinde kullanıyor.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend