Gömme Dolap


Anahtarı kapı deliğine takmak, çevirmek, o bildik sesi duymak… Aynı kapı, aynı anahtar; 23 yıl. Öyle ki artık hoş geldin diyecek birine bile ihtiyaç duymazsın. Her gün aynı gıcırtıyla karşılandıktan sonra ne diye duyacaksın ki? Evin sana eş olur, gerekirse çocuk olur, komşu bile olur tek başına. Mutfakla küçük odanın penceresini birlikte açarsın mesela, bir rüzgâr dolar içeri. Cereyan misafir olur o zaman evine. Bir sesi vardır ki oturur onunla sohbet edersin. Tabi her gelen gider, güneş batar, sen küçük odanın camını örtersin. Üşümüşsündür. İyi eser çünkü senin evin, en iyi seninki eser. Sen de salona geçersin, uzanırsın kanepeye. Biraz düşüneyim dersin güzel zamanları. Tuhaftır, uzun sürer anımsamak; oysa yaşamak? Sorarsın kendine; “Ne ara beyazladı saçlarım?” Öyle de bellidir ki siyahların arasında parlak parlak beyazlar…

 50 yaşındasın, 50 kez kış gördün, yaz gördün. Ama bu kez farklı. Gidiyorsun. Rüzgâr gibi, her gelen gibi. Şimdi elindeki anahtarın başı kare, yuvarlak değil. Açıyorsun önündeki gıcırdama bilmez odundan kapıyı. Hoş bulmadım, diye çarpıyorsun sonra sertçe. Tek kelam etmedi ki hoş bulasın! İçerisi de hamam gibi. Camları açsan, fayda etmez. Senin evin gibi esmez burası. Ne diye gelmiştin şimdi buraya? Onu halletsen de bir gitsen. Heh, salonun boyunu ölçecektin. Masan sığar mıydı koltuk takımı yerleştikten sonra, bilmiyordun. Öğrenecektin işte, çıkarttın çantandan metreni. Parkeler çekti dikkatini o ara. Ne de kahverengi. Seninkiler turuncumsuydu, sıcacıktı, içini ısıtırdı insanın. Bunlar aksi bir ninenin evinde uslu durmaya çalışan haylaz çocuk gibi hissettirdi seni. İçindeki enerji, ninenin buz kahvesi parkeleri tarafından emildi anında. Artık haylaz değilsin.

5 metre. Sığar mı? Biraz sıkışacaksın, çaresiz. İçin kara, pencerelere bakıyorsun bir de. Yine kahve. Eski hem, açsan elinde kalacak sanki. Yine de açıyorsun. Bakmak istiyorsun, manzaran ne olacak bilmelisin. Çarpık kentleşme, en sevdiğin(!) Gülüyorsun ilk kez bu çatı altında. Manzaran hareketli, tam bir mahalle. Çocuklar var, sokağın tozunu atıyorlar, koşuyorlar, oynuyorlar. Diyorsun ki kesin şeker isterler benden bayramda. Kapımı çalarlar. Kapım demez ama ben derim onlara “hoş geldin”. Evet, doğru tahmin, bir gün isteyecekler senden şeker.

Duvarlar peki? Başka hayatları yıllardır seyretmiş bu fil dişi boyalı duvarlar? İyice geziyorsun odaları. El izlerinden anlıyorsun neredeymiş çocuğun yatağı. Senden önce bir aile yaşamış burada, işte şurada da dolap olmalı. Temiz kalmış arkası. Boyanın ilk halini beğeniyorsun, temizken güzelmiş. Sonra fark ediyorsun ki tavanda bir yıldız kalmış, hani karalıkta parlayan cinsten. Bir de avize. Rengarenk. Üzgünsün, çünkü kırılacak o renkler. Çöp konteynırında solacak gülümseyişi avizenin. Ve duvarlar. Onlara gördüklerini unutturana kadar vuracaksın fırçayı. Fildişi değil, bambaşka bir renk olmalı. Ama sana da hak vermek lazım, değil mi? Kötülüğüne yapmıyorsun ki. Yaşayabilmek için her şey. Sana ait olabilsin bu ev, dostum diyebil diye ona. Oturuyorsun yere. Öyle değişik ki her şey, burada uzun koridorun yok mesela, her yer aynı anlamsız girişe açılıyor. Dayanamıyorsun “Olmayacak di mi, alışamayacağım buraya?” diye soruyorsun, cevap alma umudun yok. İnanmıyorsun zaten. Parkeleri gördükçe inanamıyorsun. Ama alışacaksın. Badana yapılacak, pencereler de boyanacak, cilalanacak. Eşyaların gelecek, öyle böyle sığdıracaksın. Yersiz kalan konsolun, çöpteki renklere karışacak, koridor halılarınsa gömme dolaba girecek. Zaten o dolap da olmasa… Halıyla başlayıp çeyiz sandığından, rahmetlinin kalan eşyalarına kadar her şeyini, elektrikli süpürgeni, ütü masanı, aldığından beri kullanılmamış olta takımını, hatta lazım olur diye sakladığın poşetleri bile gömeceksin ona. İyi gelecek sana, bir parçacık hüznünü de bırakacaksın göçük altında. Yatak odan güzel olacak, hiç olmadığı kadar serbest kalacak yatağın. 3,5 metrelik halı sereceksin yanına, iki de küçük yolluk. Salonun biraz küçülse de işte aynı koltuk, aynı masa. Biraz taşıyacak evini bu duvarların arasına eşyaların.

İlk üç ay misafir gibi kapıya yakın oturacaksın, üçlü koltuğun kenarına. Ama sonra krem rengi berjerlerinin ana kucağı kadar rahat oluşuna direnemeyeceksin. Ta camın dibine kadar gideceksin. Balkona çıkmaya başlayacaksın 4. ayda. Çocukların adlarını öğreneceksin. Eylül’ün annesine selam verirken bulacaksın bir gün kendini. Dertleşeceksiniz. Belki seni çağıracak bir gün kendi evine. Çaylar, kahveler içeceksin yeni arkadaşının elinden. Alışacaksın yani, sesli diyafonun yokluğuna, balkondan eğilip “Kim o?” diye seslenmeye alışacaksın.

Ama haklı olduğun bir şey var: Senin evin gibi esmeyecek burası. Yeni küçük odanın camını bilinçsizce açıp, tavana yapıştırılmış yıldızı fark ettiğin her an hatırlayacaksın bunu. Ve fırtınalı gecelerden sonra uyandığında ilk iş, baş ucundaki baca kapağına uzanacaksın. Çünkü bilirsin, deli rüzgarlarda içe doğru atardı, hatta yere kül döktüğü bile olurdu. Elin boş duvarı yoklayacak şimdi, aa diyeceksin, kalkayım da sepetimi sarkıtayım aşağı. Eylül bir ekmek alsın bakkaldan, koysun içine.


Like it? Share with your friends!

Betül Nisa Genç
İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend