Tukame


Konuşamamak, dili tutulmak ne demektir bilir misiniz? Sizin hiç konuşamadığınız, dilinizin tutulduğu zamanlar oldu mu? Kimisi heyecandan, kimisi ise üzüntüden konuşamaz, dili tutulur, yarım yamalak kelimeler çıkarmaya çalışır o kerpeten gibi kasılmış ağzından, dudaklarını hangi şekle koyacağını şaşırır, alt damağını ve üst damağını ne kadar da ayrı ayrı hissedebilir. Kulak burun boğaz doktoru gibidir o birkaç salisede…

Hadi ama der kendi kendine, hadi gayret, doğru nefes al. Boğazının, ses tellerinin, dilinin damağının ağız yapısının düzgünce hareket etmesini sağlamak için saliseleri hesaplamaya, kullanmaya çalışır. Konuşamayan, dili tutulan, kekeleyen kendisidir. Karşısındakiler ise şok olmuşlardır, o birkaç saniyeyi çabucak geçirmek ister. Gözlerini kapatmak ister, karşısındakinin şok olmuş yüzünü görmek istemez, az sonra dudak ve yanak kasları da kasılacaktır çünkü, hafiften gülümseyeceklerdir ona, dalga geçeceklerdir, kâh içlerinden, kâh aleni aleni.

Yüzlerce kez, binlerce kez aynı senaryo oynanmıştır. Başrollerinden hiç çıkamadığınız bir filmin içinde olmamak için neler vermezdiniz ki değil mi?

Karşı karakterler hep farklı. Farklı farklı gülseler de farklı. Gülümseseler de farklı, sussalar da farklı. Hepsi bir şekilde acı verdirtiyor insana. Ne olurdu konuşmak zorunda kalmasak, bir birlerimizin zihnini okuyabilseydik. Telepati mi derlerdi, zihin okuma gücü mü? Ne iyi olurdu?

Yıllarca hem de. Günler, aylar değil yıllarca… Sonu gelmiyor ki. Hep aynı…

Ananızla, babanızla, kardeşlerinizle, akrabalarınızla, arkadaşlarınızla, eşinizle, dostunuzla, yüz yüze, ya da telefonda şöyle rahat rahat, keyifli keyifli konuşamazsınız ki hiç. Cümlelerin bazı yerlerinde gerekli ses tonlamalarınızı yapıp, seslendirme sanatçısı gibi konuşamazsınız ki. Hep kısa kısa, aynı ses tonu, hatta çok değişken ses tonlarıyla, mutsuz bir yüzle, mutsuz bir ruhla konuşmaya çalışmak. İletişimin gücü diyorlar ya hani, o gücün kaslı pazuları altında dilinizin dayanamaması, gerektiği gibi çekip çevirememesi harfleri, heceleri, kelimeleri, cümleleri. Bu o kadar önemli ki; kekeleye kekeleye yaşamak… Dünyayı da kekeleyerek yaşarsınız. Parça parça, kısık, kısık, kısa kısa, kekeleye kekeleye…

Çaresini bilemediğiniz bir derdiniz oldu mu sizin hiç? Doktor doktor gezdiğiniz, avuç avuç ilaçlar tükettiğiniz halde bir türlü iyileşemediğiniz. Devam eden bir ağrı, sızı, acı, vücut organlarınızın artık durmak istemesi. Dingince sessizce bir iki saniye geçirmek istediniz mi hiç? Mücadeleden, kasılmaktan bıkmış bir beden ve zihin. Yorulmuş, düşünmekten yorulmuş bir dimağ. Ama gerçekten yorulmuş ve bıkmış. Kendinden bıkmış, kendinden nefret eden, kendini kabullenemeyen, sevmeyen, neden ben diye soran, hani camdan dışarıya boynu bükük bakarak iki damla gözyaşı akıtan cinsten…

Milyonlarca kez kendi kendini motive etmeye çalışmıştır aslında. Neler demiştir kendi kendine… Ama yok, olamaz bir türlü. İş konuşma anına geldiğinde bir türlü beyninden ve kalbinden gelenleri çıkartamaz ağzından ve dilinden. Arada iletişim bozukluğu vardır, tellerde, kablolarda bir kopukluk vardır, yavaşlama olmaktadır. Dilinin hızı beyninin hızına yetişememektedir. Olamaz işte, beceremez, güzel konuşmayı ne kadar çok ister aslında, ama… Bırakın güzel konuşmayı, normal de konuşamaz ki zaten…

Aslında o kadar konuşur ki, konuşmaktan yorulur, bıkar. Kendi kendine o kadar konuşur, o kadar hızlı düşünür ki beyni ve kalbi, o kadar yoğun dalmıştır ki düşünceler ve duygular okyanuslarına, hafızasının en gizli kapaklı, en çok kilitli ufacık oda köşeleri de alenen ortadadır…

Diğerleri vın diye geçerler yanından. Ne güzel hiç özel çaba harcamadan bıdı bıdı ne güzel de konuşabilirler. Konuşmalarıyla döktürürler adeta. Akıl dehlizlerinden gelebilen cümlelerini fışkırtabilirler en yükseklere, ağız ve dil şelalelerinden. Bir de şöyle alımlı, kibirli, üstünlük taslayarak bakmazlar mı size (!?$#……)

Teslim olmanın ne demek olduğunu o zaman anlarsınız işte. Teslim, pes, ben oynamıyorum demek istersiniz hayatın ta kendisine haykıra haykıra. Elma düğümlenir boğazınıza, bu sefer konuşamamaktan değil, sizi boğmak isteyen, hayatınızı çıkartıp bulutların en derinliklerine atmak isteyen bir elmadır. Son dedirtebilecek bir elma. Asla yutkunamayacağınız bir elma. Yavaş yavaş ama, dura dura, hızınızı yavaşlatıp okumalıydınız bu son iki satırı. Çünkü parmaklarım bile yavaşladı, iki damla gözyaşını söylememe gerek yok herhalde, klavyenin üstünde. Dinlediğim müzik mi etkiledi yoksa, bu ne yoğunluk, bu ne üzüntü aslında değil mi?

Üzüntü, acı çekme röntgen ultrasonografi aleti henüz icat edilmedi değil mi? Keşke olsaydı şimdi. İçine bir tarafından girer öbür tarafından çıkardık, ne kadar üzgünmüşüm ben anlardık. Siz de vay be derdiniz, adama bak, nasıl çekiyor bu kadar üzüntüyü, stresi, depresyonu, ezikliği, sıkıntıyı, yıkılmışlığı, mutsuzluğu, hayattan tat alamamayı, hayata küsmüşlüğü, salaklaşmayı, delirmeyi, çıldırmayı, yıkılmayı, diz çökmeyi, teslim olmayı, bitmeyi, sonlanmayı, ölmeyi…

Konuşmamaya o kadar alışmıştır ki, onu her zaman sessiz sakin, beyefendi, hanımefendi tanımışlardır. Ağzı var dili yok, vur ensesine al ağzındaki lokmayı modundadır hep. Hiçbir zaman bakışlarından anlayamamışlardır içindeki kavrulmuşluğu, içi yanmaktan öteye geçmiştir artık, kavrulmuştur, kavruluyordur, tüm iç organlarını pişiriyordur bu kavrulmuşluk, hasta ediyordur onu bu üzüntü, bu dert, bu gam, bu keder…

Yıllarca o kadar atmıştır ki içine, o kadar kavurmuştur ki kendini, artık kalbi, ciğeri bitmiştir, dayanacak bir şey kalmamıştır. Ne kadar abartılı geliyor değil mi? Aynı kelimeleri evirip çevirip tekrar ediyoruz. İnanmıyorsunuz değil mi? İnanamıyor, anlayamıyorsunuz. Bu kadar mı diyorsunuz, yanı başımdakini tanıyamamış mıyım diyorsunuz, hiç mi anlayamadım neler çektiğini, ne kadar önemsememişim tüh be mi diyorsunuz. Bir şey diyeyim mi size, aslında ne derseniz deyin, ne düşünürseniz düşünün hiçbir önemi yok benim için. O kadar bitik durumdayım ki, anlayın işte. Neden mi yazıyorum bunları peki? Bilmem, belki birisini, bu satırlara kadar okuyabilecek birisini, benimle aynı acıları çeken birisini bulabilirim diye… Nasrettin Hoca misali, damdan düşen mi arıyorum yoksa?

Tukame nedir bilir misiniz? Two km? 2 km? Kkm? Kekeme? Yıllardır orada burada nicklerinde, rumuzlarında, tukame demiştir kendine. Kimse; bir Allahın kulu bile anlamamıştır manasını? Ne yazık ya? Kendine Kekeme bile diyemeyen bir kekemedir. Ne kadar araştırmıştır aslında, yok kekemelik kursları, yok kekemelik bitkisel ilaçları, yok yaaa hepsi para tuzağı…

Bazen otobüste veya sokakta rastladığı sağır ve dilsizlerin ne kadar mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürdüklerini görmek düşündürtmüştür onu ama yine de olmuyor işte, olmuyor, üzüntüden kendini alamıyor…

Çok yoruldu artık, hiç ama hiç kekelemek istemiyor. Mutlu olmak istiyor…

Siz hiç kekelediniz mi?


Like it? Share with your friends!

Ahmet Gencal
İngilizce öğretmeni. Psikolojik denemeler ve öyküler ustası. Zamanla tıpkı bir çaykara gibi arıtılıp gün yüzüne çıkan damıtılmış yaşanmışlıklarını eserlerinde kullanıyor.

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Nasıl güzel anlatmissiniz tükenmişlik halini 👍🌻 damdan düşenler anlar ancak 💙💙💙 mavi negatife iyi gelirmiş o yüzden mavi bıraktım

  2. Çok teşekkür ederim Arzu Hanım. Hediyeniz mavi ile bir merdiven boyayacağım gökyüzüne. Tekrat teşekkürler 🙏🙏🙏

Send this to a friend