Yağdı Yağmur Çaktı Şimşek


Çocukluğumuzda şiiri hafife alır “Yağdı yağmur, çaktı şimşek, sen de mi şair oldun babası eşek” diye tekerleme söylerdik. Biraz daha büyüyünce de hoşlandığımız kız arkadaşın hatıra defterine “Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma, unutursan küserim, gözlerinden öperim” yazardık. Yani, basit de olsa bir şiir merakımız vardı.

Kimimiz bununla kaldı, kimimiz başka şeyler karalayıp bıktı, kimimiz sabırla şiir yazmayı sürdürdü. Peki, bu yazmaya çalıştığımız şiir denilen meret nasıl bir şeydi? Duygularımızı kâğıda dökünce şiir yazmış oluyor muyduk? Bence biraz karmaşık (karmaşık, çünkü duyguya dair her şey karmaşıktır) olan bu konuya önce çeşitli şairlerin bakış açılarıyla bakalım.

“Şiir, ölçülü, uyaklı sözdür.”

Ziya Paşa

“Şiir, dil çalgısında yorumlanan bir musikidir.”

Cahit Külebi

“(Şiir yazmak) zor elbette, sadece estetik yetenek ve bilgi yetmez; felsefe, toplumbilim, hatta iktisat düzeyinde sağlam ve geçerli bilgi sahibi olmak gerekir.”

Atilla İlhan

“Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır, başka bir şey değildir. Bir anlamı, çağrışımı, gölgesi, hatta rengi ve tadı olan nesnedir. Ozanın, düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kişiliği, her şeysi şiirde belli olur. Şu var ki sözcükleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek gerek.”

Cahit Sıtkı Tarancı

“Şiir çığlıktır. Kimi yalnızlığı seçer. Ya da yalnızlık bizi seçer, korumasız savunmasız. O zaman çığlık atarız, ölmemek delirmemek için.”

Gülten Akın

“Şiiri, gözlem yapmak, bir şeyi aktarmak olarak görüyorum. İmgesel bir dünya yaratıyorum yazarken.”

Cezmi Ersöz

“Şiir bir nefestir. Öyleyse doğal bir şeydir. İnsanın yalın halidir.”

Haydar Ergülen

Yaz, yaz bitmez. İyi ki şairler seçkisi yapmıyorum, yoksa atladıklarıma ayıp olurdu. Yabancı şairlerin söylediklerine ise hiç değinmedim. Okuyanlar beğendiklerini seçsin alsın. Ben Cahit Külebi’yi beğendim. Adam “şiir gibi” yazmış.

Şiir, şairin peşini ömür boyu bırakmaz: çocukluğundan ölene dek. Okur, yazar; düşünür, yazar; inceler, yazar, dinler yazar; acı duyar yazar; sevinir yazar. İyi mi yazar, kötü mü yazar, iyi yazdığı nasıl belli olur, şu anda bunları göz önüne almıyorum. Ama bana göre yukarıda tariflenen biçimlerde duygularını sürekli olarak ifade etmeye çalışan kişi şairdir- hatta şiirlerini hiç başkalarına okumamış olsa ve/veya şiirleri hiç yayınlanmamış olsa bile.

Bir de şiir sevip şairlere öykünenler vardır. Uygun zamanda, belleklerinde bulunan şiirleri uygun biçimde kullanırlar. Bunlar, kabaca ikiye ayrılırlar. Olacak O kadar şarkısındaki gibi, tam yerine rast gelip manzara (şiir) koyanlar ve şiirin şairini açıklayanlar. Veya Postacı filmindeki postacı Mario gibi, büyük şairlerin şiirlerinin artık herkese ait olduğuna inanarak, bu tür şiirleri kendisine aitmiş gibi okuyanlar. Tabii ki şiir okumanın da şiire kattığı değeri belirtmek gerekiyor. İsim vermeyeyim ama bazı ünlü şairlerin şiir okumaları pek kötüdür.

“Şair ve yazarlar çok okurlar” diye dinlemiştim bir radyo programında. Sonra farkında olarak veya olmadan bunlar arasından seçerler. Seçimleri yalnızca bir kolajsa belki bir rüzgar yakalayıp best seller olabilirler ama asla tarihe mal olamazlar. Seçtiklerini kendi özgün yetenekleriyle yoğurur ve evrenselliğe dokunabilirlerse tarihi aşarlar.

Şiir ise kelimelerin raksıdır. Bir müziği içinizde duyarsınız, kelimeler kaleminizden olduğu gibi dökülür. Biraz uzaklaşır dışarıdan bakar yeniden yoğurur son şeklini verirsiniz. Kalıplara, biçimlere ve temalara sıkışarak şiir yazmak ise başka bir hünerdir. Lisedeki edebiyat derslerinde kalıp çözmeye çalışıp “Failatün feilatün feilatün feilün” diye tekerlediğimizi anımsıyorum.

Evrene, yaşama dair sırların derinine inip; bu derin bilgi ile yoğrulup, insan duygularına dokunabilmek gerek. Yani iyi şair olmak için önce, bilmek ve hissetmek gerek. Bilgi ile yoğrulup bilgeleşmek, aşk ateşinde yanmak, ıstıraplarda boğulmak gerek. Her edebiyat eseri gibi şiir, şair yazıp bitirince bitmez. Şiir, okur okuyup, yeniden hissettiğinde, yeniden üretilir, yeniden okunduğunda yeniden üretilir. Şiir hiç bitmez. Yahya kemal gibi şairler için şiir yazdıkça yenilenir; şair açından neredeyse hiç bitmez.

Gerçeklik ve soyutluk kavramları felsefede her zaman tartışılmıştır ve yaşamın kaçınılmaz iki yönünü oluşturur. Soyutluk düşünceden kaynaklanır ve yaşamda soyut olan birçok kavramla birbirimizle anlaşırız (Devlet, aile vs. gibi) Soyut olan kavramlar ideallere doğru yönelebilir (kahramanlık, fedakârlık vs. gibi) veya metaforlara dönüşebilir (camdan kalp gibi). Şiir zaman, zaman da ne olduğu pek anlaşılamayan soyut düşünce dizgeleridir; düşünce olduğu gibi kâğıda akar ve bu da bu biçimde şiir olur. Beni etkileyen her şiir bence güzeldir. Nasıl yazılmış olursa olsun.

Kelimeler her zaman güçlüdürler. Ağzınızdan çıkan, kâğıda dökülen bir kelime artık düşünceden fırlamış bir oktur. Şiirin duygusal yönü de düşünüldüğünde, kitleleri harekete geçirmede önemli bir rolü vardır.

Şiir, yazan açısından çok kolay gibidir. Herkes duygularını kâğıda dökebilir. Şiir, zamanla biçimden de kurtulduğu için, kafiye bile önemini yitirmiştir. Hatta birçok şiir programlarında “şiir tadında” başlığı altında nesir yazılar okunmaktadır. Öte yandan, özgün buluşları (metaforları), herkesin duygularına derinden hitap edebilme yeteneği, az kelimeyle çok şey anlatabilmesi, yürekten gelmesi, müzikal olabilmesi gibi özelliklerinin önemi göz önüne alınınca şiir yazmak aslında zordur.

Şiir, okuyan açısından özel ilgi alanına girer. Herkesi ilgilendirmeyebilir. Bir roman gibi girişi, gelişmesi sonucu ve merak uyandırıcı unsurları genellikle yoktur. Sürükleyici olmayabilir. O anki ruh halinize uygun olmayabilir. Bu nedenlerle çok okunmaz.

Her şey değişir. Dil de. Değişim kendi doğallığı, etkileşimi içersindedir. Etki bazen çevreden gelir, bazen tepeden inmedir, bazen dışarıdan ithal edilir. Kendi felsefesini, bilimini ve gelişimini iç dinamikleriyle yaratamayan (kendi gelişimini ve kurtuluşunu kendi dışında veya yalnızca atalarında arayan toplumlar) dillerini de kendi dinamikleriyle geliştiremezler. Ancak, öyle veya böyle, bir şekilde dil gelişecektir. Bu değişim kaçınılmaz olarak şiire de yansır.

Şiir çevrilebilir mi?

Şiir, mısralarla, uyaklarla yazılır. Mitolojiden, kültürden ve duygulardan beslenir. Kültür uygulamaları evrensel değildir. Uyağı oluşturan harfler evrensel değildir. Duygusal tepkiler bile evrensel olmayabilir. Bu nedenlerle yabancı dile ve kültüre hâkim olan bir kişinin o dilde şiir yazması, o dile şiir çevirmesinden, göreceli olarak, daha kolaydır.

Yukarıda saydığım nedenlerle, şiir çevirisi için şunu söyleyebilirim. Şiir olduğu gibi çevrilemez.  Önce, yapı taşları korunarak, şiir parçalanır, sonra yeniden yazılır. Şiir çevirmenlerine kolaylıklar dilerim.

Şiirde derinliğin öneminden bahsetmiştim. Bu derinlik iki değişik biçimde şiirde oluşabilir:

  1. Sistematik bir biçimde, konuya karar verip, odaklanıp, yoğunlaşıp, ortaya çıkan konsantre duyguların aktarılması biçiminde olabilir. Hatta ortaya çıkan duygu belirli bir kalıp içinde de çalışılabilir (vezin).
  2. Şair, yaşamla uğraşırken, sanatla ilgilenirken, farkında olarak veya olmadan bir tema gönül telini tıkırdatır. Şair bilinçaltında odaklanmakta, yoğunlaşmakta ve duygular konsantre olmaktadır. Günün birinde, birden aklına gelmiş gibi oturur ve kısa zamanda bir karalama yapar. Daha sonra bunu bir kalıp içinde veya dışında geliştirir.

Tabii ki derinlik dışında, şiirin anlaşılabilir olması, Jung’un dediği gibi ortak bilincin mitlerine gönderme yapması, bir müzik içermesi, orijinal bir anlatım biçimine sahip olması, az kelimeyle çok şey anlatması, vs. gibi diğer özellikler de şiirin okunma şansını arttıracaktır.

Her sanat eseri gibi, şiirin de zamanı aşabilmesi için evrensel motifler de taşıması lazım. Edebi eserlerin yayınevleri yoluyla okuyuculara ulaşmasında, tanınmamış yazarların sorunları var. Bu yalnızca ülkemize has bir sorun değil. Ülkemizde kitap okuma alışkanlığının olmaması da ayrı bir engel. Ben bunu yalnızca fiyatlara bağlamıyorum. Öte yandan yeni yazarlara destek veren yayınevleri (dağıtım sorunlarını aşabilirlerse) ve internet yeni yazar ve şairlerin tanınmasında katkı sahibi oluyorlar.

Yayınevi sahibi olan bir arkadaşım geçen gün bana şöyle dedi: “Şiir kitabı basmak gerçekten de zor. Şiir kitabından, gerçekten güzel şiir birkaç tane çıkıyor. Onlar da zaten internette paylaşılıyor.” Şiir kitaplarının en az satan kitaplar olduğunu zaten bilmeyen yok. Yaşasın internet. “Kahrolsun kitaplar!”

Şiire ve şaire baktık. Yazımızı şairin ölümüyle noktalayalım.

Şairin Ölümü

Şiirler de tükendi,
Mısralar yorgun artık.
Kalemler ele küsmüş,
Harf, harfe dargın artık

Kâğıtlar düzgün değil.
Cümleler dingin değil.
Şairim engin değil.
Zihinler solgun artık.

Akmaz olmuş dizeler.
Uyaklar kaçar gider.
İlham veren periler?
İlhamlar durgun artık.

Şair uykuya yatmış.
Sonu sonsuza katmış.
Şiiri yaşarken tatmış.
Yaşamlar ölgün artık.


Like it? Share with your friends!

1 share
Orhan Tuncay
Öykü, roman, şiir, inceleme, deneme yazıyorum, çeviri yapıyorum. Lisede kompozisyondan sıfır almıştım, açığı kapatmaya çalışıyorum. Basılı çeviri sayısı elliyi, özgün eser sayısı on adedi geçti. Edebiyat ve felsefe ruhun gıdasıdır derler, ben de inanıyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend