Kıymetli


Cebimden taşan tasoları bir market poşetine koyup sevinç naraları atıyordum. Mahalledeki çocukları deyim yerindeyse tokatlamıştım. Sabah sekiz taso ile çıktığım eve şimdi koca bir poşet ile geri dönüyordum. Rıdvan ve Selim burunlarından soluyorlardı. Yapacak bir şey yok. Kaybetmişlerdi. Çocukları top sahasında bırakarak eve doğru şen şakrak yürüyordum. Keskin bir ıslık sesi kulağıma işledi. Marketin kapısında, elindeki cips paketiyle Yusuf “Sen hayırdır?” der gibi elimdeki tasolarla dolu poşete bakıyordu. Markete doğru yürüyünce hızla cipsleri birer ikişer ağzına tıkamaya başladı. Sonra ağzındakileri pakete tükürdü.

“Ulan göz hakkı diye bir şey var!” diyerek elimi paketin dibine daldırdım. Tükürüğüyle nemlendirdiği cipsleri ayıklayarak birkaç kuru cipse ulaşabildim. O sırada paketi yarılamıştı bile. Cipsleri ağzıma atıp iyice çiğnedikten sonra pakete tükürdüm. Göz göze gelip kahkaha attık.

Elini uzatıp elimdeki poşeti aldı. Terazi gibi elini bir aşağı bir yukarı kaldırıyordu. “Bayağı toplamışsın. Kimlerle oynadın böyle?” Kaş işaretiyle top sahasında kafa kafaya vermiş aralarında konuşan Rıdvan ve Selim’i gösterdim.

“İyi güzel ama…” elini cebine götürdü. Sonra mahalledeki çocukların hayranlıkla izlediği devasa tasoyu özenle zar zor cebinden çıkarttı. “Hepsini topla bir bu etmez!” diyerek bana uzattı.

“Oğlum şunu koyma cebine, başına bir iş getirecen.” diyerek hayranlıkla tasoyu elime aldım. Köşeleri tırtıklı, kahverengi arka planında gerçekmişçesine canlı duran Pokemon’un Kadabra karakterinin işlendiği bu güzide eseri görünce yüzüğü gören Gollum’a dönüşüyorduk. Bu yüzden kıymetli diyordum ona. Şehirde satılan bütün cipslere baktık da bu kıymetliyi hiçbirinde bulamadık. Yusuf’un dayı kızı büyük şehirde okuyordu. Ziyarete gelirken getirmişti. Gelecek yaz dayı kızı yeni bir tane getirirse bunu bana vereceğinin sözünü almıştım. Allah’ım n’olur şu kız gelsin artık, diye dua ediyordum her gece. O yüzden habire Yusuf’u tembihliyordum. “Dikkat et oğlum şuna!”

Nerden geldiğini bilmediğim topun kafama çarpmasıyla hafifçe sarsıldım. Topun geldiği yöne baktım. Kerem Abi’ydi bu. Hani her lafı bir ayet gibi benimsenip rol model olarak görülen mahalle abisi olur ya, işte bizim mahallenin abisi de bir hayli cüsseli, kramponunu ayağından çıkartmayan her daim maça hazır, bizden yaşça bir hayli büyük Kerem Abi’ydi. Kafamdan seken topu tutmuş, bize bakarak gülümsüyordu. Topa var gücüyle vurdu. Hepimiz ağzımız açık topun sahaya inişini zevkle izledik. Tasolarımın bulunduğu poşeti aldım ve kıymetliyi Yusuf’a uzatarak mahalledeki çocuklarla top sahasına koştum.

Kerem Abi beni daima takımına alırdı. Severdi beni. İyi oynardım. Yusuf pek futbol adamı değildi ama karşı takımda yer bulurdu kendine. Takımlar belirlenmiş son hazırlıklar yapılırken taso dolu poşeti sıkıca kapatıyordum ki Yusuf kıymetliyi uzattı ve maç bitene kadar poşette kalsın, dercesine göz kırptı. Tam poşeti kapatmıştım ki iki el silah sesi duyduk. Sese anlam veremeyip bir süre donakaldık. Hepimiz birden Kerem Abi’ye baktık. O da en az bizim kadar korkmuştu. Tüm gözler onda toplanınca çevresine bakındı. Tam bu sırada iki adam yukarı sokaktan koşturarak kaportacıların bulunduğu sokağa daldı.

Mahalleli Yusufların evinlerine akın etmeye başlayınca hepimiz var gücümüzle oraya doğru koştuk. İşte ilk defa o gün insan bedenin kendi kanında soluklandığını gördüm. Yusuf’un babası yüzüstü, annesi ise sırtüstü, ağzı kocaman açılmış kanlar içindeki küçük birikintide yatıyordu. Bir süre hırıltılı bir ses babasından çıktı. Mahalleli, boğazından oluk oluk akan kanı durdurmaya çalışmıştı ama nafile. Selma Abla, anne ve babasının başucunda hiç ses çıkartmadan oturuyordu. Çevredekiler “Kız şoka girmiş.”, “Garibim ne yapacaklar şimdi?”, “Allah düşmanımın başına vermesin böylesini!” gibisinden laflar ediyorlardı. İnsanlar komşuluk hakkını yerine getirerek konuşuyorlardı. Tam da yeri ve zamanıydı.

Nasıl duyduğumu dahi bilmiyorum bu sözleri. Duymam gerekir miydi? Normal miydi? Gözlerime suret eden bu manzaranın zorluğunu taşıyamıyordum. Biraz sonra gece örtündükleri örtü ve belki de kahvaltıda okudukları gazetelerle üstlerini örttüler. Polisler geldi. Şerit çektiler. Annem elimden tutup eve çekiştirdi beni. İçimde kötü bir hissiyatın titremesi vardı. Ama yine de eve geçince hemen odama koştum. Odamdan Yusufların evini rahatlıkla görebiliyordum. Yusuf hâlâ o şeridin ardında duruyordu. Çöp poşetine benzettiğim iki siyah ceset torbasındaki anne ve babasının ambulansa yükleyişini ağlayarak izledi. Ablasının beline sıkıca sarılıp öylece kaldı. Ceset torbasını görünce aklıma taso poşetini top sahasında unuttuğum geldi. Anneme bir şey demeden hızla kapıyı çarpıp doğruca top sahasına giderek yerli yerinde olan poşeti aldım. O günden sonra gördüğüm her siyah poşeti o ceset torbalarına benzettim.

Ambulans eşliğinde mahalleyi terk eden Yusuf ve ablasını birkaç hafta göremedim. Memleketteki akrabalarının yanına gitmişlerdi. Anne ve babasını oraya, doğdukları köye gömmüşler. Babamın dediğine göre Yusuf’un babası tefecilerin eline düşmüştü. O zamanlar tefecinin ne olduğunu dahi bilmiyordum. Borç katlandıkça katlanmış. Onlar da kapılarına dayanmış. Hatta babam da kaç kere konuşmalara şahit olmuş. Ama kim olduklarını bilmiyormuş. Mahalleli tehdit edildiğine de şahit olmuş. Sonrası malum.

Bir ay sonra Yusuf ve ablası geri döndü. Konu komşu önce yemekler götürdü sonra da çocuklarının eskiyen elbiselerini giymeleri için verdi. Kışlık için odun getirenler dahi oldu. Yusuf’un eğitim masraflarını ödeme sözü verdi muhtar. Hatta bir tekstil fabrikasında Selma ablaya iş bile bulacaklarmış. Öyle dediler. Ama bir süre sonra herkes kendi köşesine çekildi. Annem bile birkaç haftadan sonra yemek götürmeyi kesti. Perde aralığından evlerini izleyip iç geçirmeleri de son buldu. Öyle oluyormuş. Öyle olması gerekiyormuş. Annem, artık kendi ayakları üzerinde durmaları gerektiğini söyledi. On yedisinde bir kız ve on bir yaşında bir oğlan.

İlk geldikleri gün komşuluk hakkıdır, annem ve babamla evlerine gittik. Bahçe kapısında gözlerim kan izlerini aradı. Yoktu. Kapıyı Selma Abla açtı. Arkasından Yusuf geldi. “Başınız sağ olsun.” dedim anlamını idrak edemesem de. Annem ve babam evdeyken tembih etmişti. Öyle söylenmesi gerekiyormuş. Bizimkiler içeri geçerken biz de Yusuf ile bahçede oturduk. Ölümün ağırlığını tam olarak bilemesek de anlamaya çalışıyorduk. Gitmişlerdi. Bir daha dönmeyeceklerdi. Ama nereye gitmişlerdi? Neden geri dönüşü olmayan bir yoldu bu? Bilmiyorduk.

Arka cebimden çıkarttığım kıymetliyi uzattım. Yüzüne bir ışıltı geldi ve aniden söndü. İki eli arasına alıp sıkıca kavradı.
“Anne ve babam artık gelmeyecek. Onları köydeki mezarlığa gömdük.”
“Biliyorum.”
Duraksadım.
“Sahaya gidelim mi?”
“Hadi gidelim.”
İkimiz de gülümsedik.

Zaman böylece geçmeye başladı. Her şey eski düzenine giriyordu. Ta ki o güne kadar.

Top sahasında tozu dumana katan çift kale maçında her zamanki gibi Kerem Abi’nin dişli takımındaydım. Üstünlük bizdeydi. Skor farkını açmaya başlayınca rakip takımda sinirler iyice gerilmeye başladı. Yusuf ve Rıdvan’ın ağız dalaşı bir anda tekme tokat kavgaya dönüştü. Araya girdik ama Rıdvan patlamış dudağına rağmen yatışmıyordu. Yusuf uzaktan uzağa alaycı bir gülümsemeyle başını sallıyordu. Rıdvan susunca Yusuf “İşte böyle yola geleceksin.” diye devam etti.

“Sen önce ablanı yola getir.” deyince büyük bir sessizlik oldu.

Mahallede bir süredir dile gelen dedikodulardı bunlar. Annem komşu kadınlarla mutfakta konuşurken duymuş ama aldırış etmemiştim.

Yusuf ağır küfürler savuşturup üzerine yürüyünce hiç beklenmedik bir şey oldu. Kerem Abi, Yusuf’u okkalı bir tokatla yere serdi. Tekmeler art arda ağzına, yüzüne, karnına gelmeden önce bana bakıp yardım istercesine beni süzdü. Donakaldım. Ayaklarım ilerleyemedi. Kusura bakma Yusuf, ne mahalledeki çocukları ne de Kerem Abi’yi karşıma alamazdım. Susmam gerekiyordu, sustum.

Çocukluğu saf bir iyi niyetle nitelendirenlere hayret ediyorum. İşte bu “saf” niyetlerin bezendiği çocukluk çağında öğreniyor ve öğretiyorduk bu duyguları. Muhtemelen en büyük yaralarımızı o zamanlar alıyorduk.

Yusuf’u öylece bırakıp dağıldılar. Yerde yüzükoyun yatan, ağzı burnu kan içinde, dirsekleri yara bere olan bu çocuk en çok bana güvenmişti. Ve ben de her insanın yapması gereken şeyi yaptım: O güveni yerle bir ettim.

Yanına yaklaştım. Daha önce uzatmam gereken eli şimdi uzatıyordum. Bir süre bana baktı. Burnundan akmaya devam eden kanı elinin tersiyle sildi. Kendi çabasıyla ayağa kalktı. Üzerindeki ayakkabı izlerini, tozu toprağı silkeledi. Biraz bekledi, bir şeyler söylemek ister gibiydi. Ağzında biriken kanı yere tükürdü. Sonra ardına bakmadan gitti. O an ne düşündü, ne söylemek istedi, neler hissetti bilmiyorum. Ardında öylece bakakaldım.

Akşam, ne beklediğimi bilmeden odamın pencere aralığından Yusufların evini gözledim. Uzun süre, televizyondan yansıyan renkli ışıklar dışında bir hareketlilik yoktu. Yatsı ezanından sonra Yusuf’un odasının ışığı yandı, silueti perdede belirdi. İşte o an nerden ve nasıl geldiğini bilmediğim bir pişmanlık bütün benliğimi sardı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ne yapabilirdim ki? İş işten geçmişti. Odanın ışığı kapandı.

Zaman geçmek bilmiyordu. Birkaç tasoyu alıp pencere kenarında oyalanmaya başladım. Biraz sonra Kerem Abi’nin sokaktan geçtiğini gördüm. Bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Üçüncü geçişinde önce çevresine iyice bakındı sonra üzerinde şüpheli gözler olmadığından emin olurcasına bahçeyi geçip kapıyı tıklattı. Selma Abla kapıyı açtı. Kerem Abi içeri geçince bir süre çevreye bakındı, sonra kapıyı kapattı. Ne için oraya gittiğini anlamış olsam da o günkü tokatın mahiyetini çok sonradan kavrayacaktım.

O geceden sonra o evin kapısında kimleri görmedim ki? Mahalle aralarında ağzını gere gere Selma Abla’dan söz eden hangi ablanın kocası o eve girmedi ki? Oğlunu pirüpak gören annelerin lekelediği bu kızın evinde hangisi soluklanmadı? Yusuf ile bir daha görüşmeme izin vermeyen anne ve babam neyin cezasını kesiyordu? Bütün suç, iş bulma ümidiyle girdiği her evden, her iş yerinden umduğunu bulamamış olarak çıkan Selma Abla’nındı. Değerlerden, komşuluktan, dinden, imandan, insanlıktan söz eden mahallenin nasıl bir kusuru olabilirdi? Suçlu bu iki sabi miydi yoksa biz mi?

Birkaç ay sonra mahalleli iyice celallendi. Gece yarıları eşlerini yataklarında göremeyen kadınlar artık iyice huysuzlanmıştı. Yusufların evine, artık gündüzleri de biçimli biçimsiz adamlar girip çıkmaya başlamıştı. Bu süre zarfında Yusuf’u hiç görmedim. Gördüğüm tek şey, gece yatağına girmeden önce odasında açılan ışığın perdeye yansıyan siluetiydi. Ondan ibaretti. Birkaç kere çocuklar evin camlarını kırdılar. Boyalarla kapıya ve duvarlara “defolun” gibisinden şeyler, küfürler, hakaretler yazdılar.

Diğer çocuklara gitmemeye başladım. Kerem Abi’nin Selma Abla ile ilgili anlattıklarını ağızlarından salyalar akarak dinleyen çocukları görmek istemiyordum. Kerem Abi’yi de görmek istemiyordum. Evde tasolarla oynamak dışında yaptığım bir şey yoktu. Ve geceleri muhakkak Yusuf’u görürüm diye evi gözlüyordum. Böylece geçiyordu günler.

Bir gece çığlık seslerine uyandım. Pencereye koşunca, alevlerin yükseldiği evi gördüm. Yusuf, diye fısıldadım. Sonra pijama takımıyla çitlerin önünde dikilen Yusuf’u gördüm. Semra Abla’ya sarılmış öylece yanan evlerine bakıyorlardı. Mahalleden birkaç kişi insafa gelmiş olacak ki itfaiyeyi ve ambulansı aradı. Çok geçmeden ikisi de geldi. Hiçbir şeye aldırmadan o soğuk havada montumu giyip terlikleri ayağıma geçirerek dışarı attım kendimi. Yusuf yanan evini izliyordu. Geçmişte miydi şimdiyi mi düşünüyordu, bilmiyorum.

Seslenmek istedim ama ne diyeceğimi bilemedim. Polis aracına binmek üzereyken gördü beni. Önce yoluna devam etti sonra duraksadı. O an içimdeki duyguları tarif edemem. Neler söylemek istemedim ki. Yusuf bana doğru döndü sonra koşarak gelip boynuma sarıldı. O an kaç yaşında olduğumuzun bir önemi yoktu. Konuşmanın, özürlerin, çabaların, pişmanlıkların ve geri dönüşlerin önemi yoktu. O andan ibarettik. Hiçbir şey demeden sarıldık. Yüzüme baktı. Özür dileme gereği duydum. Neden bilmiyorum ama dilim dönmedi. Yusuf, ablasıyla birlikte arka kapısı açık polis arabasına bindi. Son kez el salladı. O gece Yusuf’u son görüşümdü. Polis aracı sokaktan kaybolana dek el salladık. Yangını büyük ölçüde söndüren itfaiyeyi izleyen birkaç mahalleli dışında kimseler kalmamıştı. Montumun kapüşonunu kafama geçirip ellerimi cebime koyarken bir an duraksadım. Montumun cebinden kavrayıp çıkarttığım şey kıymetliden başka bir şey değildi. Yusuf belki de bu yüzden sarılma gereği duymuştu. Önce kıymetliye sonra da gittikleri sokağa uzun uzun baktım.

O günden sonra ne Yusuf’u ne de Selma Abla’yı görmedim. Yalnız yıllar sonra mahallede kulaktan kulağa bir duyum yayıldı. Yusuf, Selma Abla ile önce devlet korumasına alınmış. Selma abla reşit olunca, hadi kızım sen kendi yoluna, demişler. Önce köyüne gidip akrabalarına sığınmış ama köyde onu istememelerinden ötürü daha fazla dayanamayıp çekip gitmiş. Selma Abla ile ilgili bundan sonrası yok. Canına mı kıydı, büyük bir şehirde genelevlerden birine mi sığındı, yoksa alelacele bir evlik yapıp gitti mi kimseler bilmiyor.

Yusuf ise devlet korumasından çıkarılınca İstanbul’a gidip önce bir berber dükkânında çırak olarak çalışmaya başlamış ama işi kavrayamamış. Sonra babasının tüccar arkadaşının yanında getir götür işlerine bakmaya başlamış. Getir götür dediğim de bildiğiniz hamallık. Limana gelen gemilerden yükleri indiriyorlarmış. Yusuf bu limanda izbe bir dükkânın arka odasındaki yer yatağında yatıyormuş. Mutfağı, banyosu bir perdeyle ayrılan küçük bir odaya sığdırmışlar. Yusuf da ablasıyla aynı kaderi paylaşmış. Bundan sonrası yok. Fırtınalı bir gecede yük taşırken denize düşüp akıntıyla birlikte sürüklendi mi yoksa her şeyi geride bırakarak bir kaçakçıyla anlaşıp ecnebi memleketlerine mi sığındı kimseler bilmiyor.

Bunların doğruluğunu sorgulamadan soluğu İstanbul’da Yusuf’un çalıştığı söylenen limanda aldım. Koca konteyner ve demir yığını gemilerin bulunduğu limanda ne yaptığımı, ne aradığımı bilmeden bir oraya bir buraya gidiyordum. Yusuf burada kim bilir neler yaşamıştı. O yükleri gemilere taşırken çocukluğundaki anılara sığınmıştır belki diye düşündüm bir an. Ama hangilerine?

Yirmi yıldan fazla bir zaman geçmişti. Limanda, uçsuz bucaksız denize karşı durdum. Geçmişle bugün arasındaki bir su içimlik zamanı düşündüm. Bunca sene yaşadık ama hatıralarımızı toplasak iki güne sığdırabilirdik. Denizden gelen havayla doldurdum ciğerlerimi. Başım dönmeye başladı. Daha fazla zaman kaybetmeden elimi cebime attım. Kıymetliyi özenle çıkartıp son bir kez baktım. Sonra denize doğru bütün kuvvetimle fırlattım.

Ferhat BİRLİK


Like it? Share with your friends!

Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir