Ve O Yine Yoktu


İçtiğim zaman tadını hiçbir su satıcısında bulamayacağım bir lezzet de ki pınar suyu oluklarından taşmış bizim bahçeye doğru akıyordu. Bense bahçelerin önündeki uzun kavak ağaçların tepesinde ılık rüzgârın senfonisi eşliğinde uçarak süzülüyordum. Pınardan akan su sesi, ağaçların dallarına yuva yapan kuşların sesi, uzun saçlarımı gözlerimin önünden alarak dalgalanmasını sağlayıp dans eden rüzgârın sesi ve havlayan köpeklerin sesi dinmeyi bilmeyen bir huzur resmediyordu yüreğimde. Dağlar yemyeşildi. Ne güneşin gülümseyemediği yerleri karanlıkta kalıyordu ne de ineklerin kahverengi beyaz renkleri yeşilliğe gölge olabiliyordu. Hiç olur mu demeyin oldu bile beş yüz metre uzaklıkta dört yapraklı yoncayı kestirebilmiştim yukarıdan. Baharın tüm güzelliğiyle cam gibi parlayarak ilişiyordu o bir tek dört yapraklı yonca. Hava da uçabilmenin keyfini yaşarken şansı getirebilecek olan dört yapraklı yoncaya gözlerimle sıkı sıkı sarılmış son sürat ona doğru uçuyordum. Belki de o onun kaderiydi ama onca otların içinde bezenerek gizlenmişken bir ineğin midesine bırakamazdım şansımı. Beyaz benekli ineğin yoncaya bakışlarını hiç beğenmemiştim bir sırtlanın avına keskin dişleriyle sinsice baktığı gibi bakıyordu. Kurtarılası bir masumu onca otla bir tutup sırtlan suratlının dişleri arasına almasına müsaade edemeyecek kadar hızlansam da kuş gibi uçuyor olmamın kuş kadar hafif olmadığım gerçeği rüzgârın yavaşlatmasıyla yansıyordu yüzüme. İnek çok daha yakındı ve hala harekete geçmemişti. Son gücümle aşağı doğru indim ancak o kadar hızlanmıştım ki rüzgârında payı ile yalpalanıp ineğin üzerine düştüm. Önce yavaş yavaş güneş sönmeye başladı sonra da ineğin sesi kesildi sonra gözlerimi bir açtım babaannemin evinde yerde serili bir yatak da yatıyorum. Meğer hepsi rüyaymış. Tüm bu gördüklerim kâbus mu yoksa rüya mıydı diye düşünürken istemsiz sıkmış olduğum yumruğumu fark ettim. Ne kadar sıkmışsam neredeyse elime kan oturacakmış elimi açtığımda dört yapraklı yoncanın elimde olduğunu gördüm. Bu nasıl mümkündü? Nasıl rüya da gördüğüm yonca gerçekte elimde olabilir ki? Hem de ben o yoncayı inekten koruyamamışken, hem de rüyamda elime bile almamışken…

Başımda hafif bir ağrı vardı ne hikmetse saçlarım gözlerimin önüne gelmiyordu. Elimi kafama götürdüm bir de baktım ki kafam sarılıydı. Yataktan fırladığım gibi aynanın karşısına geçip bu gerçek mi bakacaktım tam doğruldum, ayağa kalktım koşarken yorgana takıldım yere düştüm. Beynim çift kale maç yaptı resmen kafamın içinde. Başım döndü olduğum yere çöktüm. En sevdiğim mor papatyalı yorganım pusu kurmuştu bana gülünecek sakarlığıma hayıflanıyordum. Çapraz bağdaştan kurtulup ayağa kalktım derin bir nefes alıp vererek içimdeki ne oluyor arkadaş sorusuna kafamda yanıt arıyordum. Usulca aynanın karşısına geçtim belki dört tur dönülmüş bir sargı vardı kafamda ve kafamın sağ arka tarafı muhtemelen kırılmış, kanamış tentürdiyot dökülerek sarılmıştı. O zaman tüm bunlar rüya değil gerçekmiş dedim kendi kendime. Bunun nasıl olabileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. İçim içime sığmıyordu meğer rüyamda uçtuğumu sanmam gerçekmiş, meğer gerçekten uçuyormuşum. Heyecandan ellerim titriyordu hemen koşarak kapıyı açıp dışarıya çıktım bir de baktım ki üzerimde sadece don ve atlet var. Kimse görmeden çabucak geri içeriye kaçtım. İnsan elbiseleriyle mücadele eder mi? Resmen elbiselerimi giymekle boğuşuyordum. Zor da olsa giyinmiş çıkmıştım evden o kadar çok heyecanlıydım ki kendime hâkim olamıyordum. Kalbim deli bir tay gibi coşuyordu. Öylesine delice çarpıyordu ki kalbim beni tanıyan, bilen biri beni o halde görse hayırdır o mu geldi ki kalbin böyle küt küt atıyor derdi. Ama bu durum sadece burukluğun içindeyken uçabilmekle bir kırıntı da olsa mutluluk gelmesiydi. Deneyecektim kendimi artık rüya olmadığından emindim ama yine de küçük bir deneme yapacaktım. Pınarın arkasına yanaşıp pınarın tepesinden atlayacaktım. Eğer uçamazsam en fazla yere düşerim bu yükseklikten hiç bir şey olmazdı. Pınarın tepesindeki taşa çıktım ve düzensiz nefes alış verişimi toparlamaya çalışarak büyük heyecanla atladım aşağıya. Uçamadım. Yere düştüm ve hiçbir anlam veremedim. Neden uçamadım diye düşünürken daha yüksek bir yerden atlamak geldi aklıma ve hiç vakit kaybetmeden köyün girişindeki mağaranın kayalığına çıktım oradan deneyecektim uçmayı. Oldukça soğukkanlıydım. İçime doğuyordu bu sefer uçacaktım, tıpkı önceki sefer gibi kavak ağaçlarının tepesinde gökyüzünde aşkım gibi sonsuzluğumda süzülecektim. Ve kuşkusuz bir güvenle atladım kayalığın tepesinden bir kanat gibi çırpıyordum kollarımı ama sonuç yine hüsrandı uçamamış yere düşmüştüm üstelik beynim sulanmış gibi çalkalanıyordu yerinde bu sefer. Ben nasıl uçabilmiştim? Bu nasıl mümkün olmuştu? Ve şimdi neden uçamıyordum? Anlayamıyordum. Son çare aklıma son bir kez daha denemek geldi. Bu sefer baraj kenarına gidip barağın dibindeki ağaçtan atlayacaktım. O ağaç hem çok yüksekti hem de bu sefer de uçamazsam en azından baraja düşecek yaralanmadan yüzerek çıkabilecektim. Öncekiler gibi uçmak namına ümidim de kalmamıştı ya son bir kez deneyecektim kavak ağacının tepesine tırmanarak çıktım. Kendimi uçtuğum anlardaki gibi özgür hissediyordum. Barajın dalgaları eşliğinde kendi ekseninde gezinmesi, rüzgârın sıcak sıcak yüzüme değmesi ve kırılan cesaretimin minicik kırıntısıyla atlamaya hazırlanıyordum. Tam adımımı atacaktım bir ses, bir ilahi ses vardı kulaklarımda. Bu ses onun sesiydi imkânsızdı bu sesi duymam ama duyuyordum rüzgârın içinde. O kalbime, ruhuma işleyen ses bana atla diyordu. Atla gel yanıma. İçimdeki cesaretsizlik yenilmiş yerini kor alevle yanan bir hasret almıştı. Derin derin nefes almaya başladım ve tüm cesaretimi toplayıp bir atlayış daha gerçekleştirdim boşluğa doğru hayallerimin en bitik anında ruhani güzellikteki o aşkın sesine kulak vererek. Ve oldu. İnanamıyordum sonunda oldu. Sonunda daha önce nasıl yaptığımı bilmeden gerçekleştirmiş olduğum uçuşu gerçekleştirdim. Uçuyordum. Allah’ım uçmak bu kadar mı güzel olurmuş? Hep sen bir meleksin derdim de inanmazdı bak o da doğruymuş bir sesine görünmez kanatlarım canlandı. Hem de o orada yokken, hem de nereden geldiğini bilmediğim bir ses ile…

Bu nasıl tarifsiz bir mutluluktu. Acaba kalbim miydi kanatlarım? Benim uçmamı sağlayan kalbim miydi? Ya da beni uçuran ona duyduğum aşk mıydı?

Koskoca köy avuç içi kadar kalmıştı gökyüzünde. Bulutlar o ısırılası kar görünümlü erişilmez varlıklar ne de sise bürünerek hükmediyordu gökyüzüne ve sen sonsuzluğum yine ateş düşürerek hatırlatmıştın bana kendini.

Söylesene bendeki senin bu aşkın hiç dinmeyecek mi?

Kuşlara merhabaları saçıyor, garip garip bakmalarına aldırmadan çocuk gibi yarış yapıyordum onlarla ah be susuzluğum ne olurdu burada olsan da görseydin beni. Şu biçare mutluluğuma ortak olsaydın olmaz mıydı?

Sen sonsuzluğum, sen gökyüzüm, gökyüzü seninle güzel. Bu eşsiz sonsuzluk senin sesinle varlığınla özel.

Ruhun karışmış rüzgâra, kokun karışmış gözyaşlarıma ah be papatya çiçeğim ne vardı burada olsaydın. Ne vardı gitmeseydin.

Uçabilmenin mutluluğu özlemin hüznüyle bölünmüştü ve uçmak artık keyif vermiyordu. Süzülerek aşağıya indim. Madde bağımlısı gibi krize giriyordum. O ilahi ses bir kez daha can vermeliydi bana, bir kez daha duyurmalıydı kendini. Ama mümkün değildi ki o yoktu. Onu arayamazdım. O kadar çaresizlik kaplamıştı ki bedenimi dayanamadım telefonumu çıkarttım ve onu aradım biliyorum açmayacaktı. İlk başta kapalı olacağını düşündüm ama çalmaya başladı telefonu. Çaldı, çaldı uzun uzun çaldı telefon tam kapatacakken bir ses tüm çaresizliği ortadan ikiye böldü. Efendim. Efendim. Alo konuşacak mısın? Sana diyorum alo. Ya madem bir ses vermeyeceksin niye arıyorsun beni? A alo çok çok özür dilerim sanırım bir anda kalbim durdu, heyecandan konuşamadım. Açıkçası açacağını sanmıyordum özür dilerim. Tamam, tamam neden aradın? Şey ben, ben seni özledim. Özleme kapatıyorum telefonu. Dur kapatma sana anlatacaklarım var bir de izin ver bari biraz sesine sarılabileyim. Tamam söyle. Telefonda tüm olanı biteni anlatmıştım ona ilk başta inanamamıştı ama benim asla yalan söylemediğimi bildiği için inanmıştı. Babaannemin evinin oradaki avluda kesilmiş ağaçların üzerinde oturuyordum telefonu çoktan kapatmış keşke, keşke biraz daha sesini duyabilseydim diye düşünüyordum.

Sonra kafamı kaldırdım bir de baktım o gelmiş. Karşımda duruyor. Ne yapacağımı ne diyeceğimi şaşırdım. Önce sen buraya nasıl gelebildin diyebildim sonra can havliyle sarılmak için bir adım attım tam sarılacaktım çekindim. Gözlerime baktı ve gel buraya deli diyerek bana sarıldı. Gözlerim dolmuş ağlamak üzereydim aslında bende seni özledim ama bilirsin ben pek adım atmayı sevmiyorum ya da ne biliyim beceremiyorum sanırım dedi. uzun uzun konuştuk, gülüştük. Bak bu doğallıktaki sebzeleri her zaman bulamazsın gel melemen yapalım dedim elinden tuttum birlikte bahçeye gittik. Domates, biber filan toplarken gözümüze kayısı ağacı ilişti toplayıp onları da yiyelim dedik ben ağaca çıktım biraz kayısı topladım tam inecekken ayağım kaydı yere düştüm.

Gözlerimi bir açtım leblebi şehrinden uzakta İstanbul’da evimdeydim. Ne köy vardı ne de o. Kafam allak bullaktı. Beynim uyuşuyor, anlamaya çalışıyorum ve işin içinden çıkamadıkça ruhumu daraltıyordum. Çok sonradan anlayabilmiştim aslında tüm bunların hepsinin üç beş saniyelik rüya olduğunu.

Zaten gerçek olamayacak kadar güzel olan bu hayat anca rüya da mümkündü.

Ve o yine yoktu.


Like it? Share with your friends!

Serkan Emir
Ben bir yazar aday adayı olarak pek çok yazı ve kitap çalışması yapıyorum. Okumayı ve yazmayı çok seviyorum ve bu anlamda insanın en iyi dostunun, sırdaşının ve psikiyatristinin kendi kalemi defteri olduğunu düşünüyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend