Yol


Hissettiğim tek şey korkudan ibaretti. Babamın göğsünde açtığım yarıktan avucuma fışkıran kandan ziyade gözlerindeki şaşkınlık ve çaresizlikten doğan korkudan ibaret. Şimdilik içimi parçalayacak olan pişmanlık ve vicdan azabından ses seda yok. Belki sonradan baş gösteriyordu bu duygular. Emin değilim. Ne de olsa babamı daha önce hiç öldürmemiştim. Peki içimde kaç kere öldürmüştüm?

Masanın ardında, sırtını dayadığı koltuğundan ona doğru yürüdüğümü görünce sarılacağımı düşünerek ellerini iki yana açıp gülümsemişti. Tam da o sırada, hiç beklemediği bir anda bıçağı göğsüne saplamıştım. Bir iki sendeledi, bileklerimden kavradı, sonra yüzüstü yere kapaklandı. Babamı neden öldürdüğümle ilgili cümleler kurmayacağım. Ölüm gerçeği, çünkülü cümlelerle kurulan bütün gerekçelerin üzerini çizip değersiz kılıyordu. Babam boylu boyunca beyaz parkeye kanını işlerken, nedendir bilmem ama şifresi annemin ölüm tarihi olan kasadan çıkarttığım tüm paraları siyah bir poşete koydum. Onu tabii ki para için öldürdüğümü düşünebilirsiniz ama öyle değil. Dediğim gibi, bir önemi yok.

Otoparktaki arabama binerken poşetteki paraları sırt çantama doluşturdum. Araba göğsünde, göstergedeki saat henüz on üç dakikanın geçtiğini gösteriyordu. Yola çıktığımda nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Şehir merkezine giden yoldan sapıp çevre yoluna girdim. İki saatlik yol boyunca bir kaç arabada ve kırmızı bir motosikletten başka kimseye rastlamadım. Ne bir polis aracı ne de çevirme vardı. Şoku çoktan atlatmış, karnımın acıktığını fark etmiştim. Yol üzerinde durmaktansa, bir kasabaya açılan yola saptım. Bir süre gittikten sonra tabeladaki yazıları zorla seçebildiğim derme çatma bir lokantanın önünde durdum. Yer yer sıvalı ve kırık tuğlaların ayakta tuttuğu bu lokantadan içeri girince sekiz ahşap masadan başka bir şey göze çarpmıyordu.  Cam kenarındaki masalardan birine oturarak mutfakta olabileceğini tahmin ettiğim garsona seslendim. Biraz sonra saçları beyazlamış, elleri ve yüzü benli altmışlı yaşlarında bir adam topallayarak mutfaktan çıkarak geldi. Sadece mercimek çorbasının olduğunu, onun da taze olmadığını söyledi. Başka seçeneğim olmadığı içim çorbayı kabul ettim. Geldiği gibi topallayarak bir şeyler mırıldanıp geri gitti. Yaklaşık beş dakika sonra elindeki tepside dumanı tüten mercimek çorbası ve bir kaç parça bayat ekmekle geri döndü. Çorbanın renginden birkaç günlük olduğu belli oluyordu. Kimselerin uğramadığı, zor durumda kalanların kafasını kapıdan içeri uzatıp gerisin geri kaçtığı bu acayip yerde benim gibi bir meczuptan başka kimse oturamazdı.

Yaşlı adam karşımdaki sandalyelerden birini çekip pencere pervazına kolunu dayayarak dışarıyı seyre daldı. Hava açıktı ama her an yağmur da yağabilirdi. İçimdeki duyguları yansıtan bir havaydı işte.

Adamın yüzündeki ifadeden bir şeyler çıkartamıyordum.

“Buralara pek kimseler uğramıyor gibi.” diyerek bir girizgâh yaptım. Adam hiç istifini bozmadı.

“Kimse, kimseler uğramıyor. Önceleri ana yol şu karşıda gördüğün yoldan gider  kasabanın içine doğru ilerlerdi. Kaç yıl evvel güzergâhı değiştirdiler. Senin gibi yolunu şaşmayanlar dışında da pek misafirim yok.”

Ağzıma götürdüğüm çorbaya üflerken gülümsedim.

“Eşin, çocukların falan kimse yok mu? Tek başına mı burayı idare ediyorsun?”

“Önceleri siparişlere yetişemediğim için bir kaç yardımcı almıştım yanıma. Artık tek başıma idare ediyorum. Gelen giden yok nasıl olsa. Arka taraftaki mutfakta bir köşeye serdiğim yer yatağında yatıyorum. Evim de aşım da burası.”

“Evlenmedin mi?”

“Evlenmedim.”

Sorup sormamaktan tereddüt etmiyordum. Alacağım cevabın tersliğinden de çekincem yoktu. Ne de olsa babamı öldürmüştüm. Bu ihtiyarı öldürmeye gücüm elbette yeterdi. Muhtemelen babamın cesedi bulunmuştur da. Peki bu ihtiyarın cesedi kaç gün, kaç ay, kaç zaman sonra bulunacaktı? Bulunması için de yine benim gibi bir meczubu beklemesi gerekecekti.

“Neden? Hiçbir kadını bir ömür geçirecek kadar sevemedin mi?”

Konuşmamız başladığından beri ilk defa kafasını bana çevirdi. Gözlerimin içine baktı. Göz torbaları sarkmış, kaşları dağınıktı. İkimizin donuk bakışları birbirine kenetlendi. Sandalyesini çevirdi, kollarını masaya dayayıp benli parmaklarını birbirine geçirdi. Bir müddet böyle kaldık.

“Fark eder mi?” diye burnundan soldu.

“Etmez mi?”

“Fark ederse bir şey değişir mi?”

“Değişmez.” dedim diri bir sesle.

İnsanlara, duygulara, yaşam sevincine, aşka, kadına, dünyaya dair çok şey bildiğim söylenemez. Şu yaşlı adamın hikâyesini de bilmiyorum. Belki de zamanında çok sevdiği bir kadın vardı hayatında. Hatta evlenmeye yakın bir zamanda herhangi bir kazadan ötürü topal kalan bu adamı eksik ve kusurlu gören sevdiği onu yüzüstü bırakmış olabilirdi. Belki de hiçbir zaman bir baltaya sap olamamıştı. Veya belki de şu yıkık dökük lokantadan dışarı çıkmadan yaşamıştı yıllarca. Bilmiyordum.

Başka bir şey de sormadım. Tadı damağımda kalmasa da karnım doymuştu. Nedendir bilmiyorum ama sırt çantamı dizlerime oturttum ve içindeki paranın neredeyse hepsini masaya bıraktım. Belki de bu lokantadan hiç çıkmadan bir hayat yaşadığı fikrinden belki de hiçbir sebebi yokken yaptım. Emin olamıyordum. Adamın gözleri yerinden fırlayıp göz torbalarına düşecekmişçesine açıldı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp kapıya yöneldim.

“Şey… Evladım… Bu paralar…”

“Rastgele bey amca!” deyip kapıyı açtım.

“Sağ ol. Sağ ol evladım. Bu iyiliğini hiç ama hiç unutmayacağım.” gözlerini paralardan alamadan, sesi titreyerek kurmuştu bu minnet cümlelerini.

“Unutursun bey amca, unutursun. Hatta ben bu kapıdan çıkar çıkmaz unutursun. Sen de her şeyi unutmaya muktedir bir insanoğlusun.”

Babamı neden öldürdüğümün bir önemi yok demiştim. Kasayı neden boşalttığımın da, neden bu yola saptığımın da. Belki de ben Tanrı’nın, babamdan aldığım hayatı bu yaşlı adama bahşetmesi için tuttuğu bir katildim.

Ne kadar yol gittiğimi hesap etmeden gördüğüm ilk patikaya saptım. Önümü görmekte zorlanıyordum. Midemdeki sancılardan kıvranıyor, başımdaki zonklamayla sarsılıyordum. Çorba dokunmuş olabilirdi.

Nerede olduğumu bilmeden yokuş aşağı gidiyordum. Kırmızı harflerle yazılı “Uçurum kenarında fotoğraf çektirmek tehlikeli ve yasaktır!” yazısını zar zor seçebildim. Eğer gözlerim beni yanıltmıyorsa, önümde yeryüzünü kaplayan masmavi bir deniz uzanıyordu. Fakat garipliktir ki kulağıma deniz dalgalarının kayalara çarpan sesi değil de polis sirenlerinin sesleri geliyordu. Vitesi boşa alıp koltuğa iyice yaslanarak dalgaların sesine doğru gözlerimi kapattım.


Like it? Share with your friends!

3 shares
Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

3 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend