Bir Lokma Şefkat


Sokak lambasının yansıması, kavruk teninde gölge oyunları oynuyordu. Zaten tek bildiği oyun da buydu. Rüzgarın ılığı da olur, soğuğu da; ama onun hissettiği hep soğuktu. Dizlerini karnına doğru çekti ve ellerini üstünde kavuşturarak kafasını koydu, gözlerini kapatıp hayal etti. Sıcak bir yaz akşamı, bu kez ay ışığı gölge oyunları yapıyor teninde sokak lambası yerine. Bahçesinde salıncak kurulu bir ev; annesi elindeki tabakları asma yapraklarının sardığı çardağın içine kurulmuşmasaya özenle yerleştiriyor. Sıcacık ve şefkat dolu bir koku yayılıyor etrafa daha önce hiç duymadığı. Anne çorbasının kokusu olsa gerek. Gözlerini açtı çabucak. Etrafına baktı ıssız ve soğuk. Saat gecenin kaçı? Sonra düşündü insan bilmediği şeyin hayalini kurabilir miydi? Olası bir şeydi hayalini kurduğu şey; milyonlarca insana göre sıradan.

Hayat yeterince adil miydi ona karşı? Epeyce uzun zaman olmuştu bunu sorgulamaya başlayalı.

Annesinin ölümünden bahsetmişti babası zil zurna sarhoş olmadığı bir gün. Sadece bir kez dinleyebilmişti babasından bu hikayeyi. Anlatmaz konuşmazdı. Sanki annesi hiç olmamıştı onun hayatında. Doğum sancısı vurduğunda pencerelerini cam yerine muşambaların kapattığı, yağmur damlalarının akan çatıdan plastik leğenlere biriktiği derme çatma baraka evin tek odasına kurulu sobanın dumanından zehirlenerek canını nasıl teslim ettiğini. Hasan’ım diyebilmiş son nefesinde. Adını daha doğmadan koyduğu evladının kokusunu alamadan vermiş son nefesini. Annesi ona emanet etmiş Hasan’ı. Ama o hiçe saymış sevgiye, merhamete ve şefkate muhtaç bu emaneti… Vefa duygusundan yoksun, evlat sevgisinden bihaber, amaçsız ve aciz. Ona babalık vasfını hiç yakıştıramıyordu Hasan. Babasını aksi, sinirli, geçimsiz, öfke kusan bir adam olarak tanıdı aklı erdi ereli. Annesini kaybettiği için üzülsemiydi bilemedi. Böyle bir adamla nasıl yaşanabilirdi? Bu kadar acımasız birine baba demek gelmiyordu içinden. Bir ayağı aksadığı için aksak Asafderlerdi ona. Hasan içinde öyleydi. Baba değildi o! Aksak Asaf’tı… Aksak ve aksi!

 Asaf yine hırıltılı sesiyle kükredi:

–  Hasan… Hasan buraya gel pis velet. Hangi cehennemdesin?

Haklıydı… Asaf’ın cehenmemindeydi Hasan oldum olası.

Yine pantolonundan kemerini sıyırırken çıkan o hışırtılı ses. Nerde olsa tanırdı aşina olduğu bu sesi. Vücudunda kemerin darbesiyle oluşan çürükler; artık belirgin izler bırakmaya başlamıştı. 8 yaşındaki bedeni de, aklı da artık bu işkencelere dayanamıyordu. Annesinin karnındayken bile olsa birlikte oldukları tek yer bu anne ocağını terk etmeye karar verdi. Zaten ona dair hiçbir şey yoktu bu viranede Hasan’ın sadakati dışında.

Koştu Hasan… Çıplak ayaklarını taşlı yollar dövercesine incitirken acı ile yanması umurunda değildi. Akşam ayazının yeli kulaklarını uyuşturdu, hafif çise vardı. Soğuktan ayaklarını hissetmediğini fark ettiği anda sağ yanından bir sıcaklık okşadı sanki minik bedenini. O hisle kendine gelip ne olduğunu kavrayabildi Hasan. O zamana kadar sadece koştu ne olup bittiğini düşünmeden. Durdu başını sıcağa doğru çevirdi ve kocaman bir camekanın raflarında dizili ekmekleri fark etti, sonra o ekmeklerin sıcacık kokusunu içine çekti. Pala bıyıklı, iri cüsseli, çatık kaşlı ama gözleri merhametle bakanyaşlıca sayılabilecek bir adamla göz göze geldi. Birkaç saniye bakıştılar. Pala amca ağır adımlarla yaklaştı Hasan’a. Eğildi. 

Ne bu halin çocuk… Donmuşsun. Gel benimle dedi Hasan’ın saçlarını okşarken. Hasan’ın kaşları düştü iki damla yaşsüzüldü yanaklarından tir tir titreyen bedenine doğru.Merhametin ve şefkatin bu kadarını bile görmemişti Hasan. Hiçbir şey demeden yürüdü Pala amcanın peşi sıra. Küçük bir iskemleye oturttu Hasan’ı. Bir parça sıcak ekmek koparıp verdi üşümekten buz tutmuş ellerinin arasına. Hasan ağzını bulmakta zorlanıyordu içine işleyen soğuğun minik bedenine verdiği hasarla. Hem yorgunluktan, hem de ısındıkça gevşeyen vücudu sızdı kaldı iskemlenin üstünde. 

 İki ekmek, üç poğaça, birde simit… 

 Ragıp dayı yine mis gibi sarmış ekmeklerinin kokusu caddeyi…

Hasan bu sesle açtı gözlerini. Etrafına bakındı anlayamadı ne olduğunu. Neredeydi? Ama sonra hatırladı, baktı Pala amcasına. 

 “-Uyandın mı Paşam!” dedi tebessüm ederek Ragıp dayı. Hasan ses etmedi. Gözü sıcak poğaçalara, çıtır çıtır simitlere ilişti.

 -Çekinme, istediğinden yiyebilirsin…

Hasan başını önüne eğdi…

 -Adın ne senin?

 -Hasan.

– Kimsen yok mu? Ne yapıyordun sokakta o halde, nerde kalıyorsun?

Hasan’dan yine ses çıkmadı.

 -Anladım çocuk, belli ki kalacak yerin de, sığınacak kimsen de yok. Bak ne diyeceğim sana. Sokakta benim simitlerimi satmak ister misin? Ben ancak buraya yetebiliyorum. Ragıp dayının simitleri meşhurdur. Herkes tatmalı. Hem para kazanırsın, hem de akşamları burada kalırsın. Olur mu?

Hasan başını salladı gözleri ışıldayarak…

– Sıcak simiiitttt! Ragıp dayının ellerinden çıktı bunlar…

Tam bir yıl geçmişti Hasan dokuz yaşındaydı artık. Ama sadece bedeni.  Ruhu da aklı da daha büyüktü aslında. Ne çok şey görüp yaşamıştı. Ragıp dayının yanında gülmeyi öğrenmişti ama sokaklar acımasız, zorba insanlarla doluydu. Küçümseyip alay edenler, Piç, sokak serserisi, velet diye isim koyanlar. Ama en çok velet sinirine dokunurdu. Aksak Asaf’da böyle seslenirdi çünkü ona. Geçmişinde bıraktığı bu adamla ilgili hiçbir şey anımsamak istemiyordu. Bazen etrafı izlerken, çocuklara bakardı öylece. Annesi ya da babası ilesokakta yürüyen, parkta oynayan çocuklara.  Gerçek çocuklara… Korumacı tavırlar, yanına koşan endişeli anneler, nazlanmasına, şımarmasına göz yuman babalar.  Aslında o da çocuk değil miydi? Neden olmadık isimlerle yaftalanıp, olmadık hakaretler işitir, kendisinden yetişkin biri gibi davranması beklenirdi. Bazen büyüyünce ne olacağını düşünürdü sonra kızardı kendine, hiç olacaktı tabi. Şimdi hiçti, büyüyünce de hiç olacaktı. Kabullenmişti artık insanların ona hiç gibi davranmalarını.

İçinden avazı çıktığınca bağırdı Hasan: “Ben de çocuğum, görsenize beni. Dokuz yaşındayım daha. Sizin evlatlarınızla aynı yaştayım.” Sonra da içinden sustu. Sesini duyuracak kadar bağırmaya cesareti yoktu. Bir gün bu cesareti olur muydu, onu da bilmiyordu.

Sıcak simitleri soğumuş, akşam ayazı çıkmaya başlamıştı. Kalan son simitlerini sokakta ki birkaç kediye bölüştürdü. Sonra da sıcak yuvası Pala amcasının fırınına doğru yol aldı. Fırının önüne geldiğin de anlam veremediği bir kalabalık karşıladı Hasan’ı. Aralardan sızıp görmek istedi ama bişeygöremedi. Ragıp dayı da yoktu. Ragıp dayı diye seslendi hiç bu kadar yüksek sesle konuşmamıştı, bağırmamıştı. Bir daha seslendi: “Ragıp dayıııı…” Yine sesini duyuramadı. İnsanların konuşmalarına kulak verdi. 

 Kalp krizi geçirmiş diyorlar. ” Ne oldu ki birden bire Ah Ragıp dayı. Ne iyi adamdı.” dedi biri.

Almanya’dan oğlu geliyormuş cenazeyi kaldırmaya. Hayırsızın biri. Hiç arayıp sormazdı babasını. Adamcağız baba yadigarı bu fırınla geçimini sağlardı. Şimdi burayı da kapatır o oğlan. Almanya’dan gelip, burada fırıncılık yapacak değil ya!

 Hasan duyduklarına inanamadı, gerçek olmasın diye dualar etti yüksek sesle. Bu kez içinden olmazdı sesini duyurmalıydı. Saatler ilerledikçe fırının önünü insanlar teker teker boşaltırken, Hasan gidemedi vefasızlık olurmuş gibi geldi yoldaşına. Her zaman ışıkları yanan, mis gibi kokular yayan fırın karalar bağlamıştı. Ne ışıkları yanıyordu, ne de mis gibi kokular yayıyordu. Marifetli elleriyle, şefkatli bakışlarıyla türküler mırıldanan Pala amcası da yoktu. O geceyi bulduğu bir kartonu üstüne yorgan yaptı, artık hiç göremeyeceği Pala amcasının eşiğinde geçirdi. Soğuk bir ayazda tanıdığı bu merhametli adamı, yine bir ayazda kaybetti. İçi tarifsiz acıyordu. Bundan sonra ki hayatında bir Pala amcası daha olur muydu? Hiç ihtimal vermedi. O gece annesiyle mazisinin olduğu evi görmek istedi. Ağır adımlarla yürüdü. Bir ayağı gitmek istiyor, bir ayağı geri dönmek istiyordu. Ama içinde öyle güçlü bir dürtü vardı ki onu zorlayan. Adımları hızlanmaya başladı. Yaklaştıkça kalp atışlarının da hızlandığını fark etti. İçeri girmeye cesaret edemezdi, girmekte istemiyordu zaten. Bir tarafta babasına olan nefreti,diğer taraftan annesine olan sadakati.  Evin tahta olan bahçe kapısına baktı. Evden hızlıca kaçtığı o gün çivisine takılan ayağında ki izi hala duruyordu. Uzaktan bir süre izledi. Ne kadar zaman  geçtiğini bilmeden. Arkasını döndü bu kez koşmadan usulca uzaklaştı onu çocukluğundan mahrumbırakan viraneden. Son zamanlar da sıkça öksürmeye başlamıştı. Vücudu soğuya alışmıştı ama başka türlü üşüyordu artık. Bu aralar banklar ağırlıyordu geceleri Hasan’ı. Pala amcası gibi içten değildi, üstelik çokta sertti.

Simit satarken etrafı izlediği zamanlar da annesinin elinden tutup yürüyen çocukların arkasından bakardı ve hep bir annenin elinden tutup uzaklaştığını hayal ederdi. O gece yine mesken tuttuğu banklardan birine uzandı, içinden bir şeylerin çekildiğini hissetti. Gözleri kapandı… Ve bir anne eli tuttuelinden, huzurla uzaklaştı minik bedeni kara, soğuk geceden.

Selvi GÜLBAHAR


Like it? Share with your friends!

İnce Tezat
Kişisel yazılarınızı bize göndererek sitemizde yer almasını ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz. https://www.incetezat.com/misafir-yazarlik/

3 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir