İthal Katil



İthal katil de olur mu demeyin. Ben öyküme ithal ettim. Bal gibi oldu.

O gün liman ana baba günüydü. Yelkenlilerin birisi gidiyor, birisi geliyordu. Limanda gemi bağlayacak yer olmayınca da açıkta beklemek zorunda kalıyorlardı. Yelkenli gemilerin bazıları yolcu, bazıları da ticari mal taşıyordu. Limanda bekleyen iki adet askeri yelkenli de vardı. Yolculuğa çıkacak yelkenlilerden para verebilecek olanların yanına, bunun adına koruma vergisi deniliyordu, korsan saldırısına karşı bir koruma yelkenlisi veriliyordu: tabii ki talep fazla olmayıp elde askeri yelkenli kalmışsa. Gerçi, yükünün pahada fazla olduğu sızdırılan yelkenlilere birden fazla korsan gemisi saldırınca, koruma yelkenlisi kaşla göz arasında ortadan kayboluyordu.

Akşam olunca, sokaktaki gürültü patırtı azaldı. Efendi olanlar, evlerine, sıcak mı soğuk mu belli olmayan yuvalarına döndüler; hırt ve işveli olanlar karanlık köşeleri tuttular, barları doldurdular, randevu evlerini ziyaret ettiler. Biraz daha paralı olanlar da metresleriyle otel odalarına yerleştiler.

Gece yarısına doğru şehrin tepesindeki köhne otelden bir çığlık sesi geldi. Pek uyuyan yoktu ama otelde iş tutanlar bu sesten oldukça rahatsız oldular. İşlerine devam edeceklerdi ama ses bir türlü kesilmiyordu.

“İmdat! Öldürdü onu! İmdat! Öldürdü onu!” diye feryat eden sese doğru otel kâtibi koştu. Ses en üst kattaki tek odadan geliyordu. Burası otelin müdavimlerine ayrılırdı. Hem tepeden baktığı için manzarası güzeldi, hem de içerde olan kişi yan odalardan gelen sesle rahatsız olmazdı. Otel o kadar eskiydi ki, alt katta odalarda iş tutanlar duvar çatlaklarından bile izlenebilirdi. Gelen sesler de hoş mu olurdu, rahatsız edici mi, bunu da dinleyenlere sormak gerek.

Her neyse, otel kâtibi nefes nefese üst kata çıktı. Tiz çığlık sesi içerden hâlâ geliyordu. Kapıya şiddetle vurup “Açın kapıyı” diye bağırdı. Bağırmasına bağırdı da kendi sesinden ürktü. Aslında cılız ve pısırık bir çocuktu, babası zorlamasa gece vakti resepsiyonu asla beklemezdi. Ama bir heyecana kapılıp önce kabadayılaşmıştı. Sonra sustu.

İçerdeki çığlık kesilmişti ve kapıyı açan yoktu. Çocuk ne yapacağını düşünürken meraklı gözler etraftan ona dikilmişti. Durumu kavrayan ve çocuğun korktuğunu fark eden bir korsan, çocuğa “Çekil kenara” dedi ve çocuğun kenara çekilmesiyle birlikte kapıya yüklendi.

Kapı o kadar zayıftı ki, aniden ve kolayca açılan kapıyla birlikte yere yuvarlandı. Tiz ses yine çığlık attı “İmdat beni de öldürecek!” Korsan çevik bir hareketle yerden kalkıp, üstünü başını silkelerken etrafına bakındı. Odada kimse yoktu. Arkasından odaya giren kâtip “Karşıya ve yukarıya bakın” diye ikaz etti.

Korsan başını kaldırınca bir de ne görsün. Pencere perdesinin tepesine tünemiş bir papağan dehşetle ona doğru bakıyordu. Korsan şöyle bir elini kaldırınca papağan yine çığlık attı “Beni de öldürecek!”

Korsan “Beni delirtme!” diye bağırdı “Seni kim öldürecek? Neden öldürecek?” Bu arada odanın içi meraklı erkekler ve kadınlarla dolmuştu. Kâtip ise hızla aşağıya doğru yönelmişti. Eve koşup babasına haber verecekti. Papağanın önce sesi çıkmadı, sonra yine titrek bir sesle “Söyleyemem, beni de öldürür” dedi. Korsan “Tamam öyleyse sesini kes” diyordu ki, kalabalıktan birisi bağırdı ve yerde yatan cesedi göstererek, “Bu bizim kaptan. Biz onun kanını yerde komayız! Yakalayın şu kuşu!” dedi.

Yakalayın demesi kolay. Gel de sen yakala korsan efendi. Kuş yüksekten uçtu, herkesin şaşkın bakışları arasında odadan merdiven koridoruna geçti, salak kâtibin, babasına giderken açık bıraktığı otel kapısından fırlayıp dışarıya çıktı. Uçarken, “Ben manyak mıyım? Söyleyeyim de beni de mi öldürsün?” diye bağırıyordu.

Toplanan gurubun elinde sorgulanabilecek kişi olarak bir tek kâtip kalmıştı. Herhalde gecenin on ikisinde uyumuyordu ve yukarıya birisi çıkmışsa görmüş olmalıydı. Katil, odalarda kalanlardan birisiyse, otelde toplam on, on beş kişi vardı, o zaman yandı gülüm keten helva, katili bulmak için papağanı yakalamaları gerekecekti.

Gerçi topluluğun katili bulma gibi bir sorunu yoktu ama ölen adam korsanlardan birisinin kaptanı olduğuna göre diğer tayfalar katili bulma misyonu peşine düşebilirlerdi. Bu arada korsanlar keten helva deyiminden anlamazlar ve misyon kelimesi o zamanlar kullanılmıyordu ama olsun ben kullandım oldu. Nasıl olsa bu öyküyü onlar okumayacaklar.

Çocuk, babasıyla beraber döndükten sonra sorgulandı. Çocuk uyumadığına dair yeminler etti. Yukarıya, müşterilerden başka çıkan kimse olmamıştı. Gerçi etraf pek sessiz değildi ama üst katın kapısının sesi, tek oda olduğu için, rahatça fark edilebilirdi ve kapıyı açan veya kapatan olmamıştı. Korsan kaptan ilk kez otele yalnız başına gelmişti. Dışarıdan o odaya tırmanmak imkânsızdı. Falan, filan. Yani neredeyse çocuk tek şüpheli olacaktı. Ancak titremekte olan çocuğa bakanlar böyle bir fikri kafalarından kovdular.

Yetkililer geldiler, cesedi oradan aldılar. Meraklı kalabalığa dönerek, katili mutlaka bulacaklarını söylediler. İfade vermek isteyen varsa komutanın bürosunda misafir edilecekti. Tabii söylenenlere kimse inanmadı. Bir korsanın katilini bulmak için hiçbir komutan uğraşmazdı, sadece ellerini ovuşturur ve bir tane daha eksildi diye düşünürdü. Hâlbuki dünyadaki haydutlar ne o gün eksildi, ne bugün eksiliyor, ne de yarın eksilecek.

Tayfalar birkaç gün mırın kırın ettiler. Kendilerine yeni bir kaptan seçtiler ve işlerine baktılar. Katili ne arayan oldu, ne de soran. Katili bilen papağan ise ağzını kilitledi, başka bir şehre, başka bir korsanın omzuna konmak üzere uçtu ve bu konudan bir daha hiç bahsetmedi.

Bu durumda, katilin kim olduğunu açıklamak bana kalıyor. Katil benim. Gördünüz mü kendimi öyküye bir kişi olarak ithal ettim, korsanı öldürdüm ve sonra yine dışarıya çıktım. Şimdi bu öykünün yazarıyım.

Öyküye son vermeden önce olayı bir özetleyeyim. Bu gıcık korsan, öykülerimden birisinde yazış tarzımı eleştirip duruyordu. Eleştirenin kim olduğunu başta anlamamıştım, ama öykünün sonunda korsan efendi bardan dışarıya çıkıp arzı endam etmişti. Uzun zamandır fırsat kolluyordum. O gece otele yalnız başına gitmesini sağladım. Nasıl mı? Yazar benim kardeşim. Ben nasıl istersem öyle gider.

Sonra; sonrası kolay, katili bir tek papağanın bilmesini sağladım ki, diğerleri içeriye birisinin girdiğini sansınlar ama papağan korkudan katilin adını söylemesin. Ben intikamımı aldım. Umarım bu öykü, öykülerimi okuyup beğenmeyenlerin de kulaklarına küpe olur.


Like it? Share with your friends!

Orhan Tuncay
Öykü, roman, şiir, inceleme, deneme yazıyorum, çeviri yapıyorum. Lisede kompozisyondan sıfır almıştım, açığı kapatmaya çalışıyorum. Basılı çeviri sayısı elliyi, özgün eser sayısı on adedi geçti. Edebiyat ve felsefe ruhun gıdasıdır derler, ben de inanıyorum.

1 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend