Köye İnen Salgın


Zor ayların ardından düğünlerin yeniden izin verilmesiyle birlikte, evlenmeyi bekleyen çiftler salondan gün alır olmuşlardı. Ali ve Asu’nun evlenme hayali arşa yükselircesine sabretmiş ve nihayet düğün zamanı gelmişti. Uzun bekleyişlerin hüküm sürdüğü bu zamanlarda evlenmeyi göze alabilmek sabrın mükâfatı olduğu kadar riskinde ağa babasıydı ama yine de Ali ve Asu bu riski göğüslemeyi göze almışlardı. Düğün günü gelip çatmış ve bütün heyecanı doruklara çıkartmıştı. Ali’nin babası Nedim Gitti, düğün hazırlıklarının ardından tüm eşe, dosta davetiye yollamıştı. Akşam 19.30’da herkes düğün salonunda olmaya başlamıştı. Aslında düğün Asu’nun babası Sinan Demez’in telkinleriyle kurban bayramından sonra olacaktı ama damat tarafının baskılarıyla bu telkinler bertaraf edilmişti. Düğün başlamış orkestralar kulakları sağır etmeye meyleder gibi çalmaya devam ediyordu. Kızlı, erkekli salon tıklım, tıklım dolmuştu, ne var ki halâ insanlar gelmeye devam ediyordu. Salgının dünya genelinde maddi ve manevi verdiği zarar hat safa da olmasına karşın halâ umutlar vardı ve yaşama tutunmanın izleri tüm risklere rağmen alınabilecek tüm tedbirler alınarak bu çiftin en mutlu günüyle resmediyordu hayata. Salondakiler iyice coşmuş gelin ve damadı unuturcasına halay çekiyorlardı. Düğün salonu İstanbul ilinin Anadolu yakasındaki, gelişmekte hız kesmeyen gözde ilçelerinden biri olan Sultanbeyli’de idi. Düğün salonunun sahibi Yalvaç Gürleş, hem Sultanbeyli’de ki hem de Küçükçekmece’de ki düğün salonunu işletiyordu. Yalvaç Gürleş, işinde titiz davranan ve hiçbir aksiliğe yer vermemeye özen gösteren biriydi. Ali ve Asu’nun düğününden bir gün öncesiydi; salonda düğün hazırlıkları devam ederken Yalvaç Gürleş düğün pastasını her zamanki pastanesinden sipariş etmişti. Pastane de Sultanbeyli’de bulunan ve yine sahibinin de kendisi olduğu Gürleşin pastanesi idi. Pastane de pastaları Yalvaç Gürleş ’in oğlu Hakan Gürleş yapardı. Düğüne bir gün kala Hakan Gürleş hastalanınca, pastayı yapma görevi yardımcısı Gülizar Tekinsiz ’e kalmıştı. Gülizar Tekinsiz, başına buyruk bir kadın olduğu kadar kindar ve bencil bir kadındı. Kötü kalpliliği yüzünden kimse onu sevmezdi o yüzden birbirini seven ve seven herkese düşman kesilirdi. Ustası Hakan Gürleş ısrar etmese pastanedeki işleri asla öğrenemezdi. Gülizar Tekinsiz, bir gün öncesinde; torbacılık yaparak insanları zehirleyen sevgilisi keçi Abbas ile buluşmuş, beş saat sonrasında evine dönmüştü. Gülizar Tekinsiz evine geri döndüğünde nefes darlığı çektiğini fark etmişti. Fakat artan nefes darlığına ve yükselen ateşine aldırmıyordu. Arkadaşı Dilara Doğruyol, halini hatırını sormak için aradığında, ses tellerinin alabildiğince kısıldığını fark etmiş ve konuşmakta zorlandığını gördüğünde sevgilisi keçi Abbas’ın sayesinde yeni tip corona salgınına yakalandığını anlamıştı. Arkadaşı Dilara Doğruyol, Gülizar Tekinsiz ‘in çok öksürdüğünü duyunca, genzini yakarcasına nükseden bir korku ve üzüntüyle birazda telaffuz etmekte zorlanarak “Bu halin ne böyle, Allah korusun salgına mı yakalandın yoksa?” diye sormuştu. Fakat Gülizar Tekinsiz, onu her zaman destekleyen ve seven tek arkadaşına sert tepki vererek salgına yakalandığını gizlemişti. Gülizar Tekinsiz her ne kadar arkadaşı Dilara Doğruyol’u, seviyormuş gibi davransa da aslında hep onu kıskanır ve arkasından kuyusunu kazmaya çalışırdı. Nitekim Dilara Doğruyol’un sevgilisi hakkındaki bir takım gerçekleri öğrenerek, üzerini yalanlarla süsleyerek, Dilara Doğruyol’u sevgilisinden ayırmayı başarmıştı. Dilara Doğruyol bunu hiçbir zaman öğrenmese de sevgilisi Serdar Oğuzoğlu mesleği gereği Gülizar Tekinsiz ’in yaptıklarını hemen öğrenmiş ve hesabını sormuştu ama yine de Dilara Doğruyol’a anlatamamıştı. Gülizar Tekinsiz ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi pastaneye gitmiş ve işe başlamıştı. Hakan Gürleş, arayıp işe gelemeyeceğini söylediğinde işin başa düştüğünü biliyordu. Bir an, “Peki ya bulaşan salgın?” diye düşünse de, “Aman ben hasta olduysam bana ne, herkes hasta olsun.” Diyerek düğün pastasını yapmaya başlamıştı. Gülizar Tekinsiz her ne kadar mesleğini sevmese de elleri maharetliydi, öğlen başlayıp akşama kadar beş katlı düğün pastasını yapmıştı. Pastaneden çıkarken takvime bakan Gülizar Tekinsiz, takvimin iki ağustos olduğunu gördü ve takvime bakarak, “umarım yarın evlenecek olanlar ve pastayı yiyenler salgına maruz kalır.” Diyerek beddua edip, pastaneyi kapatarak çıktı. Ali ve Asu salgın yasağından dolayı resmi nikâhı bir ay öncesinden kıydırmış ve resmen evlenmişlerdi. Üç ağustos akşamı saat 22.00’ı gösterdiğinde salondaki herkes yorulmaya başlamış, halsizleşmiş ve öksürmeye başlamışlardı. Çok değil bundan yaklaşık iki saat öncesinde gelin ve damat düğün pastasını kesip salondaki herkese mutlu pozlar verdiğinde ve pasta herkese servis edildiğinde herkes çok mutluydu. İhtişamlı salonda hemen hemen herkes öksürük sesleriyle ve tedirginliklerle boğuşur olmuştu. Düğünde herkes öksürmeye başladığında düğünde bulunan Durmuş Durmaz ve ailesi, salondan ayrılarak evine doğru yol almıştı. Gülizar Tekinsiz ’in yüzünden düğünde bulunan 586 kişi salgına yakalanmıştı. Çok vakit kaybetmeden ambulanslar çağırılmış hastaneye götürülerek düğündeki herkes teste ve tedaviye tabi tutulmuştu. Durmuş Durmaz ve ailesi evlerine gitmeden önce hastaneye giderek test yaptırmış fakat sabahına kurban bayramı için memleketleri olan Çorum’a gidecekleri için sonucunu beklemeden hastaneden ayrılarak evlerine gitmişlerdi. Durmuş Durmaz sabahın ilk ışıklarında yola çıkmış ve saatler süren yolculuk sonrasında akşam saatlerinde Çorum’un Alaca ilçesindeki İsmailli köyüne gitmişlerdi. Kurban bayramı başlamıştı ancak Durmuş Durmaz ve ailesi yakalandığı salgını atlatabilmiş değildi. İsmailli köyü Alaca ilçesinin en güzel iki köyünden biriydi. Verimli toprağı ve renk, renk dağlarıyla doğayı zenginleştiren bir köydü. Ovanın ortasındaki bu köy kendisini koruma kalkanı gibi çevreleyen ağaçlarla doluydu. Her beş sokağından birinde soğuk ve gür akan pınarıyla ve dolu, dolu meyve ağaçlarıyla dolu bu köyün insanları, kurban bayramı sevincinin yanı sıra ikinci bir bayram havası olan düğün hazırlıklarına başlamışlardı. Köylerde kır düğünleri meşhur olduğu için düğünler en az üç gün sürerdi. Düğün Onur ve Ayla’nın düğünüydü. Düğünün başlamasına bir gün kala Onur Arslan arkadaşı Serdar Oğuzoğlu’nu özel davet etmişti. Serdar Oğuzoğlu da hiç vakit kaybetmeden İsmailli köyüne gidip düğüne katılmıştı. Durmuş Durmaz ve ailesi dâhil Hemen, hemen herkes düğüne katılmıştı. Düğün bittiğinde Durmuş Durmaz’ın dört çocuğunun da yakalandıkları salgından dolayı durumu giderek ağırlaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı.

Onur ve arkadaşı Serdar düğünden iki gün sonra Onur’un ailesinin evinde sohbet etmeye başlamışlardı.

“Serdar, köyden hemen ayrılacak mısın?”

“İstanbul’a dönmem gerekiyor Onur, o yüzden Çarşamba günü dönmeyi planlıyorum.”

“Anladım. Ya soracağım ama bir türlü soramıyorum. Senin, Dilara Doğruyol ile meselen ne oldu?”

“Hiç sorma Onur, o iş çok karışık, sağ olsun bir çıyan yüzünden ayrıldık.”

“Hayırdır, ne oldu ki, kim o çıyan?”

“Boş ver kardeşim uzun hikâye.”

Akşam köyde herkes huzurlu ve neşeli evlerinde otururken, köyün camisinden yapılan bir anons herkesin huzurunu idam etmiş ve anında herkesi adeta kimsesizler mezarlığına gömmüştü. Anonsta; “Sayın köy halkı, altı vatandaşın yakalandığı salgın, o kişilerin köyümüze gelmesiyle köyümüze sirayet etmiştir. Bu sebeple kaymakamlığımızın kararı ile köy karantinaya alınarak giriş, çıkışlar 14 gün boyunca yasaklanmıştır. Lütfen bu süre zarfında evlerinizden çıkmayınız.”

Köy halkı adeta şok olmuştu, köyde jandarmalar her yeri tutmuş insanlara sokağa çıkmama telkinlerinde bulunuyorlardı.

Köydeki düğüne Durmuş Durmaz ve ailesinin de katılması köydeki herkese salgın bulaşmasına neden olmuştu. Bu salgından Serdar Oğuzoğlu da nasibini almış ve salgına yakalanmıştı. Köyde hızla yayılan salgından dolayı durumu ağırlaşanlar ambulanslarla ilçedeki hastaneye kaldırılıyorlardı. Serdar Oğuzoğlu yakalandığı salgından çok etkilenmişti o yüzden sevdiği kıza bir mektup yazmaya karar vermişti.

“Tüm güzellikleri yüreğinde barındıran ömür törpüm benim, nasılsın? Biliyorum bana çok kızgınsın ama bilmelisin ki her şey arkadaşın Gülizar yüzünden oldu. Evet, ben mesleğimi senden sakladım. Evet, belalı ve sorunlu bir geçmişim oldu. Ama ben Gülizar’ın anlattığı gibi kötü biri değilim. Ben, her ne yaptım ise mesleğimin gerektirdiği çerçevede yaptım ve masum olan hiç kimseye zarar vermedim. Mesleğimden dolayı mafya kılıklı insanların yanında bulunduğum doğru ancak ben hiçbir zaman suç işlemedim. Bilmeni istiyorum yürek sızım, ben söylendiği gibi seni aldatmadım. Ben senden başkasına bakmayı asla düşünmem. Sen beni bunca zamana rağmen tanıyamamış olsan da ben sana kırgın değilim ve seni çok seviyorum. Sana bu şiirim ile veda ediyorum;

Bir kuru fitne idi karanfilleri saran,

Sardığında ruhumuzu biz idik solan.

Gelip de çatınca yalan üstüne yalan.

Meçhul bir kurşun ile öldü “Biz” olan.

Arkadaşındı inandın ona.

Bir kez olsun dinleyip de sormadın bana.

Vurdun “Biz” i taştan taşa.

Kalbin acırken bile inandın ona.

Biliyorum sende sevdin beni.

Ama sildin beni, kalbimi bilmez gibi.

Ruhumdaki yaşlar dinmedi ben sende öldüğümden beri.

Bak sevgimiz ne hale geldi.

Ey ruhu, ruhuma işlemiş sevgili.

Kulak ver esirgeme benden sevgini.

Eskisi gibi olabilir miyiz bu halimle bilemem amma,

Hiç değilse unutma beni.

Bu sana son satırlarım sevdiğim.

Söylemesi zor ama bu cani yaratığa benimde kapıldı bedenim.

Belki sessiz sedasız ölümün kollarına gideceğim.

Bil ki bu sana son vedam sevdiceğim.

Serdar Oğuzoğlu yazdığı mektubu arkadaşının aracılığıyla gizli bir şekilde köyden kaçan kimselerce postaneye verdirerek Dilara Doğruyol’a göndertti.

Aradan günler geçmişti, köyde karantina devam ediyor ve günden güne salgın köyde bulunanlara teker teker bulaşıyordu. Serdar Oğuzoğlu’nun gönderdiği mektup sahibine ulaştığında, Dilara Doğruyol mektubu alıp okumuş ve okudukları karşısında şok olmuştu. İnsanın en yakın arkadaşının arkasından kuyusunu kazması; güvenilen dağlara kar yağması değil adeta çığ düşmesi gibiydi ve en yakın arkadaşı tarafından, yalanlarla sevgilisinden ayırması tahammüllerin zorlanabilecek en üst seviyesini bile alt üst edebilecek nitelikteydi. Hangi gerçeğe yanmalıydı bir yürek? Hangi yıkıma dökmeliydi gözyaşlarını? Oysa sevdiğinden ayrılmanın zorluğu altında yeterince ezilmişti şimdi ise ayrılışının ardındaki gerçekler dağlar gibi çökmüştü göğüs kafesine. Bir yanda gizliden gizliye düşmanlık yapan en yakın arkadaşı, bir yanda sevgilisinden ayrılması, bir yanda sevgilisinin masum oluşu, bir yanda da sevgilisinin salgına yakalanması, feryatlarıyla dünyayı yıkarcasına acı veriyordu. Hiç vakit kaybetmeden Serdar Oğuzoğlu’nun gittiği köye gitmiş ancak köye girememişti. Ayrıldığı sevgilisini aratan Dilara Doğruyol onu hastanede yoğum bakımda bulduğunda ne yapacağını bilememişti. Yanına giremiyordu şimdi ise ona sadece sevgilisinin iyileşmesi için dualar etmek kalmıştı.

Serkan EMİR


Like it? Share with your friends!

Serkan Emir
Ben bir yazar aday adayı olarak pek çok yazı ve kitap çalışması yapıyorum. Okumayı ve yazmayı çok seviyorum ve bu anlamda insanın en iyi dostunun, sırdaşının ve psikiyatristinin kendi kalemi defteri olduğunu düşünüyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir