Beyefendi Dağının Ardı


Gözlerini dağların arasında açmıştı Berivan. Heybetli, güçlü kuvvetli, sarı dağlardı bunlar. Yeşili de sarıya kaçan, üstlerinde bir örtü serili uyuyan dev insanlar gibi dağlar. Mutlaka birer ada sahiptiler. Öyle ya, Berivan; Berivan’sa eğer, onlar da birisiydiler. Mesela küçük kız daha 3 yaşındayken, evlerinin penceresinden bakıldığında tam karşıda gözükene “Yeleli” demişti. Zirvesinden sağ eteğine doğru artan bitki örtüsüydü dağın yeleleri. Tam çaprazda boylu boyunca uzanıp köyü kapatan, engebesi bol dağ ise “Beyefendi” idi. “Aşağı kaçan” ile “Yukarı bakan” ise ta uzaktan Beyefendi’nin karşısına serilmiş iki güzellikti.

Berivan, en çok Yeleli’yi severdi şüphesiz. Ancak yaşı büyüdükçe Beyefendi’ye olan ilgisi artmaya başlamış, gün boyu keçilerini Yeleli’de otlattıktan sonra Beyefendi’yi ziyarete gitmeden edemez olmuştu. Abisi Özgür ise her gün sabahtan kalkar, ayağına evdeki tek şehirli ayakkabısını giyer, köyden geçen servisle Beyefendi’yi aşıp “okul” diye bir yere giderdi.

Berivan, 8 yaşına geldiğinde babası ona artık okula gideceğini söyledi. “Keçiler?” diye sordu kız. İçinde, ayak bastığında dünyaları onun sandığı dağın bir de ardını görme heyecanı vardı. Ancak keçilerini de ölüme terk edemezdi ya. Belki doğduğu günden hatta daha anasının karnına düştüğü andan beri düşe kalka peşlerindeydi keçilerin. Onlarla hayal kurmuş, onlarla gülmüş, onlarla ağlamıştı.

“Zehra gidecek.” dedi babası.

Doğru ya, ablası Zehra ortaokulu bitirmişti. Liseyi de okuyacak hali yoktu herhalde. İşte şimdi Berivan’ın gülümsemesi yayıldı yanaklarına doğru. Sıra ondaydı. Ablaları ve abilerinin atladığı maceraya o da atılacak, Beyefendi’nin ardını görecek, okulun ne olduğunu öğrenecekti.

İlk sabah, abisi ile yan yana çeşme başına yürüdüler. Servis her gün burada durur, köydeki tüm okullu çocukları alıp virajlı toprak yola girerdi. Dağın çevresinden dolanırken onlar, Berivan hayret içinde kaldı. Çok, çok uzaklar vardı. Dağların ardı, tepeler, yollar… Hele okula varınca büsbütün şaştı. Okul denilen şey meğerse bir evdi. Büyük, bir sürü camı olan bir ev.

“Abi, Aşağı kaçanla Yukarı bakanın da ardı var?”

“Olmaz mı, daha neler neler vardır hele bir bilsen.”

“Ne vardır abi?”

“Sen hiç ilçe görmemişsin, şehir görmemişsin. Büyük, kocaman kocaman şehirler vardır Berivan…”

“Sen gördün?”

“Ben de görmemişim. Ama görecem. Lise ilçededir. Liseye gidecem. Sonra ta İstanbul’a gidecem. Orda bir okul vardır, okulların en büyüğü. Hâkim olacam oradan çıkıp.”

“Abi sen neler söylüyorsun? Hiç baba izin verir?”

“Baba benim adımı neden Özgür koymuş, Berivan? Bir oğlum okusun büyük adam olsun istemiş.” Berivan abisinin sözlerine epey şaşırmıştı. Ta İstanbullara gitmeyi göze alacak ne iş vardı okulda? Merak da etmişti bir hayli.

İçeri girmeden önce sıra olup İstiklal Marşı okudular. Berivan marşı bilmiyordu. Ama besbelli dua gibi bir şeydi. Anası sabahın köründe evlerinin kapısını açarken dua okurdu. Gece yatmadan kapıyı kaparken de. Bu marş da herhalde okula girme duasıydı. Abisine sordu.

“Duadır Berivan. Ama sadece okula girme duası değil. Kitapların başında da yazar. Sınıflarda da. Şükür duası gibi yani. Her nimete eriştiğinde okursun.”

Binaya girince ayrı sınıflara yöneldiler. Genç bir hanım öğretmen Berivan’ın omzuna elini koydu. “Sen bu tarafa.” diyerek onu 1. sınıfa götürdü.

Sınıf kalabalıktı. Herkes oturuyordu. Berivan da boş bir yere oturup etrafı merakla izledi. Birazdan öğretmen sınıfa geldi. Öğrencileri ayağa kalkmaya davet etti. İyi dersler dileyip, oturabilirsiniz, dedi. Berivan’ı sınıfa getiren kadındı öğretmen. Saçları saman rengi, gözleri ineklerinki gibi kocamandı. Teni ise süt beyazı. Çocuklardan biri “Çok güzelsin hocam” dedi. Belli ki hepsi aynı şeyi düşünüyordu.

Öğretmen güler yüzü ile herkesin kendini tanıtmasını, nelerden hoşlandığını ve gelecekte ne olmak istediğini anlatmasını istedi. Sıra Berivan’a gelene dek 3 köyden 10 çocuk konuştu. Hepsini heyecanla dinleyen Berivan, kendi sırasında ayağa kalktı. Kalbi gümbür gümbürdü.

“Ben Berivan” dedi. Daha ne diyecekti? Bir an aklına hiçbir şey gelmedi.

“Çok güzel bir isimmiş, manasını bizimle paylaşabilir misin?”

“Tabi öğretmen hanım. İnek sağan kız anlamına geliyor adım.”

“Hm inek sağmayı biliyor musun peki?” Sınıf güldü. İnek sağmayı bilmemek diye bir şey hiç mümkün olabilir miydi?

“Bilmem mi? Bizim Bozoğlan ile Şirin’i ben sağarım her gün.”

“Ne güzel. Peki büyüyünce ne olacaksın bakalım?”

“Abim hâkim olacakmış hocam.”

“Ya sen Berivan?” Hiç üzerine düşünülmemiş bir soruydu bu küçük kız için. Kaşlarını çattı, düşündü.

“Bilmem, herhalde inekler yavrular. Onlara bakarım.” deyiverdi. Öğretmen gülümsedi.

“Belki sen de hâkim olursun abin gibi.” dedi.

Berivan şaşaladı. Aklının kıyısından bile geçemezdi bu düşünce. Hâkim olmak… Bir kere hâkim nedir onu dahi bilmiyordu. Okul çıkışı abisine sordu.

“Hâkim karar verir.” dedi abisi. “Yalan ile gerçeği ayırır.”

“O zaman baba hakimdir?”

“Baba bizim evin hakimidir. Ama okumamış olduğundan bazen yanlış muhakeme eder.”

“Muhakeme nedir abi? Sen nasıl konuşuyorsun böyle.”

“Yani doğruyu tam bilemediği de olur. Mesela geçen sene senin keçilerden kaçanlar olduydu ya.”

“Hee olduydu”

“Ben dedim babaya onlar kaçmamıştır. Hasan abinin konağına giderken görmüşüm. Onlar almıştır. Baba yok dedi. Bir de üstüne üstlük ablamız Hatice’yi Hasan Abiye gelin etti.”

“Hatice ablaya soralım. O görmüştür belki.”

“Çıkamıyor ki evden. Soramayız. Hasan Abi fena adamdır.”

“E baba niye verdi ablayı?”

“Belki daha çok keçi gitmesin diyedir. Ama Berivan, ben okumuş hâkim olunca ablayı da keçileri de kurtaracam.”

Servis dağ yolundan döne döne indi. Köye vardı. Özgür hemen çeşmede elini yıkadı. Bir avuç su içti. Kardeşi ise Beyefendi’ye dikti gözlerini. Bugün pek çok şey öğrenmişti. Dağın ardındaki büyük camlı evi çok sevmiş, güzel yüzlü, kibar öğretmen hanıma karşı ise derin bir hayranlıkla dolmuştu.

“Abi” dedi “Öğretmen bir soru sordu. Ben cevabı bilemedim.”

“Ne sordu?”

“Büyüyünce ne olacaksın dedi.”

“Ana olacam deseydin.”

“Ya ben de hâkim olsam abi?”

“Sen hiç kızdan hâkim gördün?”

Berivan abisine hak verdi. Heves kırıklığı ile başını önüne eğip yürümeye devam etti. Öğretmeni ne diye öyle demişti sanki. O hiç görmüş müydü kızdan hâkim?

“Ya öğretmen olsam abi?”

“Baba ne derse odur. Sanmam seni liseye göndersin.”

“Ya sen hâkim olunca?”

Eve vardılar. Kapıyı anne açtı.

“Berivan üstünü değiş, ineğe gidecez.” dedi.

Üniformasını çıkarıp eteğini giydi küçük kız. Başına da bir çember geçirdi. Şimdi adının hakkını vermeye gidecek; okulu, Beyefendi’yi ve geleceğini bir süre unutacaktı. Sürenin sonunda Bozoğlan ve Şirin’in danalarının danaları, onun ise okul çağında yavruları olacaktı. Ancak o; okuldan dönen kızını ineğe götürmeyecek, ona “Çalış, kızım.” diyecekti “Dayın gibi uzakları gör, büyük adam ol.”

Kızı anasını dinleyecek miydi? Orası meçhul. Ama mutlaka hanelerden birinde bir kız annesini dinleyecek, kızdan hâkim olup köyüne örnek olacaktı. Mutlaka bir Berivan Beyefendi dağının ardında kaybedecekti ineklerini.

Betül Nisa GENÇ


Like it? Share with your friends!

Betül Nisa Genç
İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

3 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir