Otoban


Adam kendi gökyüzüne uzun bir yol çizdi, toprak bir yol. Tam kendini bu yola atacaktı ki başarıyla çizdiği iki paralel çizginin yürümekle bitmeyecek uzunlukta olduğunu fark etti. Bir araba karaladı bu kez. Tabi düz çizgi çekmek kadar kolay olmamış, aradan birkaç dakika geçmişti. Ancak nihayetinde bir arabaydı işte. Tekerleri vardı ve gayet sağlamdı. Şoför koltuğuna yerleşti. Bir şarkı çalıyordu, kasetten mi radyodan mı bilemedi adam o anda. Güzel bir şarkıydı. Adını hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamayınca neyse dedi, anahtarı çevirdi.

Yol, topraktı, taşlıydı hatta. Belki koca kayalar bile vardı içinde. Vitesi 2’ye bile atamazdı bu durumda. Arabayı bir çırpıda sildi. Asfalt dökmesi gerekiyordu çizgilerin arasına. Döktü, yeniden tekerlekler çizdi. Bu kez radyoyu çizerken adını bildiği bir şarkı yazdı üzerine. Tekrar direksiyonun başına geçti, işte şimdi hız yapabilirdi. Ancak etraf çok boş geldi gözüne. Dışarıya benzemiyordu bu haliyle. Yalnız yol vardı, bir de gök. Fazla hayaliydi, fazla eksikti. Yani evet, bir an evvel çılgınlar gibi araba sürmek istiyordu adam ama resim bittiğinde, kendini özgür ve mutlu hissedebilmesi için her şey gerçekle örtüşmeliydi. İki yana ağaçlar çizdi. Hem de cesur, kocaman ağaçlar. Yolun sonuna doğru biraz yaşlanıyordu tabi onlar da. Sonuçta oraya gelene dek zaman geçecekti. Resme aktarılması gereken göz ardı edilmeyecek bir gerçekti zaman. “Çok iyi bir ressamım” diye düşündü adam böbürlenerek. Ancak haklı olduğu söylenebilirdi. Nasılsa şimdiden tablosunu izlemek için sıraya giren 29 kişi vardı ve öne geçmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Kavgalar çıkıyordu, belki kan da akıyordu ama normal değil miydi tüm bunlar? Hele böyle bir ortamda?

Nerde kalmıştık? Ağaçlar. Aslında önce onların var olması gerekmez miydi? Otobanın kenarına hangi deli orman kurardı, daha doğrusu bunu yapacak akıllı var mıydı? Bu kez kendi düşüncesizliğine kızarak tekrar sildi her şeyi. Önce bütün tahtayı, doğup toprağından koparıldığı yerle doldurdu. Resim kusursuz bir ormana dönüşünce izleyicilerine basit açıklamalar yaparak bir bir kesti ağaçları. Ortaya otoban için alan açtı. Sonra asfalt, sonra araba.

Ayağını gaz pedalına koydu. Keyfine diyecek yoktu. Bu keyfi paylaşma mücadelesi ise 29 kişi arasında hala sürmekteydi. Bir zaman sonra adamın eli ondan habersizce ve aniden yola bir atlayış karaladı. Tam aracının önüne. Bir kadın. Bir şeyden kaçıyor. Hayır, hayır bu resimde bu olmamalıydı. Bugün de bunu çizmemeliydi. Adam sağ kolunu tutmaya, durdurmaya çalıştı ancak herhalde hayvani bir hırsla hareket eden elinin arka planda emir aldığı yer çok daha güçlüydü ki beceremedi. Anlı boncuk boncuk terle doldu. Titremeye ve korku içinde “hayır, hayır” diye sayıklamaya başladı. Tabi bütün karşı çıkışı nafileydi. İşte, kadının elbisesinde kan vardı. Adam bunu görüyordu ama görmekten çok biliyordu. “Beni kan tutuyor diyebildi” gözlerini kapatırken. Oysa bu yalandı. Resimden anlayan adamlar birbirini yaralarken bayılmamıştı. Şimdi de yalnız başka bir yerde var olabilmek için burada yok oluyordu zaten. Titrek terli eli ormana kalem yerine silah tutan kendini çizdi. Ve ardından bir kol yardımıyla bir bedene bağladı. Şimdi sürücü koltuğu boştu, adam silahla beraber ormandaydı. Kadın bir yandan yarasını tutuyor bir yandan kaçıyordu, oysa boşuna çabalıyordu. Nasılsa saniyeler sonra katili ona yetişecekti.

Gece vakti adam gözlerini karanlığa açtığında ranzanın tavanında çizdiği kadının doğrudan aşağıya ona baktığını hissetti. Öyle muhtaç ve öyle korkaktı ki bu bir çift göz; adam, onu kurtarmak istedi. Silahın önüne atlayıp geçmişteki kendine engel olmak, hatta yanına yaklaşabilirse bir güzel dayak atmak istedi. Kızmak, bağırmak, onu boş duran arabaya zorla tıkıp çok uzaklara götürmek… Tek yapabildiğiyse haykırmak oldu. Koğuştan birkaç kişi uyandı, homurdandı, küfredip yine yattı.

 “Neden”

Kadın sevgilisiydi. Yani onu aldatan sevgilisi.

Bu yeterli miydi? Yok yok adam hâkim değildi. Ölüm cezasına çarptıramazdı kimseyi. Ki olsa bile yalnız karar verici olurdu. Cellat değil. Oysa o daha çok bir cellada benziyordu.

Hâkim kimdi asıl sorun buydu. Kimin emrini uygulamıştı? Nasıl bu kadar kaybetmişti kendisini? Tahtadan zamanı sildi. Tüm ağaçları karmakarışık yaşlarda dağıttı ormana. Sonsuza kadar düşünebilmek için sonun olmadığı bir an yarattı kendine. Otobanda bir sandalye, anlamsız bir duvar, üzerine asılmış koca bir ayna. Kendiyle göz göze gelmek için bir kapan.

“Neden?”


Like it? Share with your friends!

1 share
Betül Nisa Genç
İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend