Sırlı Cam


Sonbaharın aylak günlerinden biri, yerlerde yapraklar, ince ince yağan yağmur. Sirkeci’den Eminönü’ne botumda küçük ama can yakan bir taşla iniyorum. Durup kendimi bu eziyetten kurtaracak sabrım yok. Bugün kendime son bir güzellik yapacağım çünkü. Ayaklarım memnunsuz bir gülüş atıyor sözümün üstüne. Eğip başımı bakıyorum.

Bu ayaklar yarın bir yalancının ayakları olacak.

Hüzünleniyorum. Kendimle ilgili gerçekleri hep onlara bakarak anımsarım ben. Tuhaf. Tuhaf ama gerçek.

Eminönü-Kadıköy vapur iskelesine varıyorum. İskelenin hemen yanında bir ambulansın kapıları kapanmak üzere. Tek saniyelik bir anda bir meraklının gözleriyle bakıyorum içerideki telaşa. Adamı bıraksa adam da yaşamı bırakacakmış gibi sıkı sıkı ellerinden tutup ağlayan bir çocuk görüyorum. Telaş da sanki dönüp bana bakıyor o an. Hatta bakmakla da kalmıyor, içime sızıyor. Hızla ayrılıyorum oradan. “Oğlu muydu acaba? Ne de seviyor babasını.” Turnikeden geçiyorum, bir vapur ıslığı. İşte şimdi ayaklarım, vapuru kaçan birinin ayakları. Neyse, diyorum. “Ne de olsa acelem yok”. Bu iskelede var olduklarını ilk kez fark ettiğim oysa yıpranmışlıklarından zaman dökülen banklardan birine oturup bekliyorum. Pür dikkat yolcuların çoğalışını, denizin dalgalarını, martıların takip ettiği yolculukları izliyorum. O sıra taş mı dürtüyor ne oluyorsa ayaklarım yine yokluyor moralimi. Yarın diyor sen bir yalancı olacaksın, biz de bir yalancının ayakları. En derininden bir nefes çekiyorum içime. “İyi de ne yapayım? İster miydim ben böyle olmasını?” İstemesen olmazdı, diyorlar. Çocukça bir tavırla bakışlarımı havaya kaldırıyorum. Kulaklarımı tıkayıp sizi duymuyorum diye bağırma şeklim bu. Ancak bu da mani olmuyor zihnimde yankılanan cümlelere. Kalkıp yerimden düşüncelerimi kandırıp savurmak mümkünmüş gibi ani dönüşlerle volta atıyorum iskelenin boş kısmında. Az sonra nihayet bir vapur yanaşıyor. Bir kurtarıcı. Umuyorum ki her şeyi kısa süreli olsa da unutacağım güzel bir yolculuk olacak bu. Huzura bir an evvel kavuşma niyetiyle aralardan sıvışa sıvışa ilk sıralarda biniyorum gemiye. Havada tüm sonbahara rağmen bir kış soğuğu var, dışarıda oturmaya cesaret edemiyorum. İçeride, henüz kapalı keman kutularının hizasında bir cam kenarı kestiriyorum gözüme. Biliyorum az sonra başlayacak müzik, kendimden geçeceğim. Ne ayaklarım gelecek aklıma ne sinir bozucu sataşmaları. Bir yandan da köpük köpük kabaran denizi izleyeceğim, yolculuğuma eşlik eden martıları, fotoğraf çekilen insanları, çay tost diye gezen adamı… Bir kez daha güzel bir hayattan güzel bir kesit yaşayacağım. Bir kez ve son kez. İçimde vicdanımı dövmeye kalkan umudumla vapurun ıslığını bu kez yalnız benim için çalınıyormuş gibi, buradaki herkes ve her şey de yalnız benim için varmış gibi hissederek dinledim. İşte, hayatımın son gülümser anı da bu oluyor. Bir an sonra bakışımın değdiği alana küçük bir serçe giriyor. Bana bakıyor sanki. Evet, evet tam gözlerime. Hatta cesur bakışlarla, uzun uzun ve dik dik. Ambulanstan içime dolan telaş bu kez kocaman oluyor. “Nasıl kesintisiz bi bakış bu?” Köpüklerce zaman geçiyor ki serçe kayboluyor. Uçmadığından eminim. Tek kanat çırpmadı, öylece yok oldu. Ayağa fırlamış buluyorum kendimi birden. Atlayacağım suya, gideceğim peşinden. Göğe karışmadıysa suya karışmış olmalı, değil mi? Tabi, tabi. Başka seçenek mi var? Ancak bu anlamsız, ani fikir karşısında mantığım ağır basıyor ve sessizce oturuyorum. Avuç kadar varlığı koca deryada kulaç atarak bulmak mümkün değil ki. Hem belki uçtu, ben fark etmedim. Zaten neden bıraksındı ki kendini öylece? Delirmiş miydi benim gibi?

Çevremde beni izleyen yüzler var, ancak asla tanımadığım, önemsiz yüzler… Ben de tek tek inceliyorum hepsini. Acaba bilirler mi bir serçenin böyle bir havada ta kıyıya dek gidebilip gidemeyeceğini? Bir kısmı, ters ters bakmaya devam ediyor, bir kısmıysa gülümsemeye başlıyor. Benim de güleceğim tutuyor, ne de komik böyle seyretmek insanları. Ama yok, hiçbiri bilmiyor bence o küçük bedenin akıbetini. Aman ne olacaksa olsun zaten. Ne insafsız serçe! Gözlerime baka baka yok oldu, gitti.

Ayaklarım öyle gülüyor ki bu sözüme ne kemanın sesi ne de onlara bakmama taktiğim yetmiyor bu gülüşü bastırmaya. İçime koca koca taşlar fırlatıyor, beni paramparça ediyor kahkahalarıyla. Daha fazla dayanamıyorum. Tekrar kalkıyorum, bu kez serçenin intihar ettiği parmaklıklarla ardında beni gördüğü camın arasındaki derin boşluğa geçiyorum. Artık boşluğun içinde koca bir boşluk var ve bunu kimse bilmiyor.

Buz gibi nefesler alıyorum, sakinleşmeye çalışıyorum. Bir an sonra dönüp de camın ardına bakarken buluyorum kendimi. Şaşıp kalıyorum. Karşımda da yalnızca şaşıp kalan bir ben oluyor. Kendimden çekinip bakışımı yere çeviriyorum ve beklenen gerçekleşiyor: ayaklarımla karşılaşıp orada öylece kalakalıyorum.

 “Serçenin dik dik baktığı da ben değildim öyleyse, tek yanı sırlı cam hiç gösterir mi ardını? Tabi ya, kendiydi izlediği. Ya da belki öyle bir serçe yoktu. Beni benle yüzleştirmek için zihnimin ürettiği bir kandırmacaydı belki sadece. Olamaz mı? Çıldırmış bir kuşun esrarengiz yok oluşundan kuvvetli bir ihtimal bu sanki. Her neyse ya da her neydiyse, hiçbir kaçışın olmadığı bir karşılaşmanın ve hatta kaçmama bilincinin ağırlığı altında kalmama yetmişti. Evet, ben istememiştim işlerin bu hale gelmesini ama anlamıştım, fark etmiştim. Bir gün tek bir açıklama yapmadan, görüşmeyeceğimizi bile bile görüşürüz deyip de bir daha dönmemek üzere evden çıkmak zorunda kalacağımı sezmiştim. Evet tüm sebepler de benimle ilgiliydi, hatta birçoğu sebep denemeyecek şeylerdi muhtemel ki. Ama bugün, bu hayatımın sonu olmak zorundaydı ve benim de canım yanıyordu. Bu kimliğimi burada soyunup artık bambaşka bir insan olmalıydım. Belki kendimi anlamaya, içimi dinlemeye biraz evvelden başlasaydım sonum böyle olmazdı ama oluvermişti işte. Artık ne yapabilirdim ki? İçinde var olmadığım, varla yok, sessizle suskun, uyumluyla fikirsiz arasında kaldığım bu hayata devam edemezdim.” Yazık ki beni asla anlamayacak bir eşim ve iki çocuğum vardı. İşte vicdanıma dokunan, onlardan kaçmaya çalışırken kendimi de kaçılacaklar arasına koymama sebep olan da buydu.

O an bir serçe kadar küçülüp parmaklıkların arasından fark edilmeyecek bir kayboluş sergilemeyi istedim. Hatta cesaret edip gözlerimin ta içine baktım, camın sırrı bu kez de ben oldum. Dolu dolu gözlerimi ağlatıncaya dek sordum. Geri döner miyim acaba? Dönsem de bu bir dönüş olur mu ki? Her şey değişmiş olacak, yalnız ben değil. Hem sen kalk sebepsiz yere terk et aileni, sonra bir de geri gel, olacak şey mi? Peki ya yapamazsam? Ya gidemezsem?

Gidemezsem bugün, yarın ölürüm. Ölü bir baba daha mı iyi kötü bir babadan? O telaş anı. Tutar mı ellerimden çocuklarım sıkı sıkı? Buz kesmiş olsalar bile? Yok yok, ben gitmeliyim. Gitmeli miyim?

Kadıköy. Hani son güzel saatlerimi yaşayacaktım buraya gelirken?

Vapurdan yere dönük başımla iniyorum. İşte şimdi ayaklarım, yarın ölecek birinin ayakları.

Betül Nisa GENÇ


Beğendiniz mi? Lütfen paylaşın!

Betül Nisa Genç

İstanbul Atatürk Fen Lisesi mezunuyum. Marmara üniversitesinde tıp okuyorum. Tam bir insan olabilmek ve insanı anlayabilmek için yazıyorum.

1 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Güzel arkadaşım yüreğine sağlık 😊 Kelimelerin kağıdının üzerinde can bulduğu daha nice hikayeler yazacağından hiç kuşkum yok. Canımsın 💙

Send this to a friend