Göç’ük IV


Birinci bölümü okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz.
İkinci bölümü okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz.
Üçüncü bölümü okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz.

Zevra, Ekim 2012 Türkiye

Taksi şoförü dün gece saatlerinde beni sınıra ulaştırdı. Yol boyunca hiç konuşmadık. Zaten yolculuğu uyuyarak geçirmiştim. Jehan’ın verdiği para destesinin içindeki kâğıtta yazan numarayı aradık ve yarım saat sonra Derman adındaki kaçakçı sınır noktasına geldi. Uzun bir yolculuktan sonra beni eski bir depoya götürdü. Buğday tenli, karakaşlı ve kara gözlü bir adamdı. Gözlerini vücut hatlarımda gezdirdiğini hissedebiliyordum ama ne başımı kaldırabiliyor ne de konuşabiliyordum. Sabahtandır avucumda sıkıca kavradığım bir avuç parayı hiç saymadan Derman’a uzattım. O da saymadan cebine koydu. Tiz bir ıslık çalınca ürktüm. Orta yaşlarda bir genç geldi. Derman cebinden birkaç kâğıt parayı gence uzatıp yemek getirmesini söyledi. Uzun zamandan beridir bir şey yemediğim için midem sırtıma yapışmıştı.

“Yorgunsundur. Ayakta kalma şöyle otur.” diyerek tekli bir koltuğu gösterdi. Tabi herkese yemek ısmarlayıp rahat koltuklarda oturtmuyordu Derman. Jehan’ın aramasının büyük etkisini hissedebiliyordum. Yoksa kim bilir hangi depo veya kulübede onlarca kişiyle birlikte ayağımı dahi uzatamayacak kadar dar bir yerde bekletileceğimin farkındaydım.

Sırt çantamı dizime koydum ve koltuğa gömüldüm. Yarım saat sonra yemek almaya giden genç elindeki yemek dolu tepsiyi önümdeki masaya bıraktı. Tepsideki tüm tabakları silip süpürdüm. Tüm yemeği bitirdiğimi gören Derman beni merakla izliyordu. Elimdeki su bardağını tepsiye koyarken teşekkür ettim. Derman tekli koltuğa yaklaştı. Elimi, araladığım çantanın içerisine önceden koyduğum makasa uzattım. Fakat elim metal makasa değil kadife bir kumaş parçalara temas etti. Elimi kadife kumaşın altına uzatıp makası kavradım fakat bir şey daha vardı. Ne olduğunu tahmin edemediğim bir şey. Çantayı aralayıp elbiseleri bir kenara çekince desteler dolusu paralara gözüm takıldı. Elimi hızla çekip zinciri kapattım. Derman karşımda dikildi.

“Yemeğini de yediysen birkaç saat sonra yola çıkacağız.”

Birkaç saat sona mavi bir minibüse dört çocuk, üç erkek ve dokuz kadın bindirildik. Yaklaşık yirmi saat süren yolcuğun sonunda Ege Denizi’ne açılan bir kıyıda durdu minibüs. Hazırda bekleyen bir şişme bota ezile büzüle bindirildik. Kendi kaderlerine kederlenen yüzler denizin dalgalarına daldı. Beyaz bir köpürtü eşliğinde çalışan motorun hareket etmesiyle kara parçasından uzaklaşarak denizin belirsiz maviliğine doğru açıldık.

Her şey ardımızda kalmıştı. Denizlerin ardına bırakmıştık anılarımızı, topraklarımızı, benliklerimizi. Serin hava yüzümü çizercesine esiyordu. Derin bir nefes almak için erken miydi? Belirsizlikle geçen günler geride kalmış mıydı? Beynim bu düşüncelerle çalkalanırken büyük bir sahil güvenlik gemisi görüş alanımıza girdi. Kaçakçı, hızla yaklaşan gemidekilere direnmeden motoru durdurdu. Hiç kimseden ses çıkmayınca atıldım.

“Kara neredeyse görünüyor niye durdun! Devam etsene!”

Kaçakçı duymazdan gelerek omuz silkti.

Umut dolu gözler yerlerini hüzne ve çaresizliğe çoktan teslim etmişti. Çocukların anlamsız bakışları, derin iç çekenler, deniz tuttuğu için sararıp kusmaktan bitap düşenler…

Ayağa kalktım ve görüş alanımıza girmeye başlayan kara yönünde suya attım kendimi. Arkamdan birkaç kişinin daha atladığını duysam da hiç durmadan ve ardıma bakmadan kulaç attım. Deniz suyunu yuta yuta durmadan kulaç attım. Belirsiz bir geleceğe doğru.

-SON-


Like it? Share with your friends!

1 share
Ferhat Birlik
Okuduğum bölüm adına mesleki pek bir şey yapmadım. Uzun zamandır yollardayım. Elimde yeni yetme bir çanta. Güler yüzlü. Kendimi bilmediğim günlerden beridir yazıyorum. Bileceğim güne değin de yazacağım gibi. Yazacağız hayatı, ince elediğimiz tezatlıklarıyla.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Send this to a friend